Şimdi bir hastane düşünün.
Yüzlerce odası var bu hastanenin ve bu yüzlerce odadaki doktorlar hastalara müdahale ediyorlar.
Kimisi ameliyat ediyor hastasını. Kimisi ayakta tedavi oluyor.
Bununla birlikte bu personel, tedaviye veya ameliyata başlamadan önce "yetkili bir hastane görevlisi"ni aramak zorunda.
Normalde hasta odalarındaki personel de tecrübeli, işini bilen kişiler.
Ama yine de tedaviye başlarken ve tedavi sırasında bu "yetkili kişi"yle görüşmek zorundalar.
Tabii bu durum yetkili kişi için de zor.
Oturduğu yerden yüzlerce ameliyatı, tedaviyi yönetmekle mükellef zira.
Hepsini ayrı ayrı değerlendirmesi, yönlendirmesi zor zanaat.
Bazen sokaktaki ambulans görevlisi bile arıyor bu yetkili kişiyi ki nasıl hareket etsinler diye.
Böyle böyle, uzaktan kumanda ile kotarılmaya çalışılıyor işler.
Oysaki uzaktan kumandaya gerek yok, zira televizyon hemen önümüzde.
Ama olmaz.
Zira mevzuat böyle.
***
Niye uydurduk böyle bir öyküyü?
Çünkü bu öykünün bir benzeri halihazırda bir realite.
Şimdi ne yapacaksınız biliyor musunuz?
"Hastanenin odaları"nın yerine "polis birimleri"ni koyacaksınız, "yetkili kişi" yerine de "cumhuriyet savcısı"nı.
Dileyen "polis birimi" yerine "jandarma birimi" de yazabilir.
Farketmez.
Maksat hasıl olur nihayetinde.
***
Sırası gelmişken, ne oldu ne bitti, bir özetleyelim.
2005 yılına kadar gözaltı yetkisi polisteydi.
Polis bir suçla karşılaşması durumunda buna müdahale edip olayın şüpheli veya şüphelilerini yakalayıp gözaltına alıyor, mesai saati bitmişse şahsı nezarethaneye koyuyordu.
Sonra bir takım işkence ve kötü muamele söylentileri oldu.
Epeyce de yankı buldu bu söylentiler.
Abartıldı.
Abartıldığı kadar da kabartıldı.
Derken mevzuat değişti ve gözaltı yetkisi polisin (tabii bir de jandarmanın) elinden alındı ve cumhuriyet savcılarına verildi.
Neden?
İşkenceyi önlemek için.
Nasıl işledi sistem?
Normalde her polis biriminde bir savcının olmasını gerektirecek şekilde çıkarıldı kanun.
Bakıldı ki olacak şey değil, bu defa "telefon diplomasisi" devreye girdi.
Bir olayla karşılaşan polis, şüphelinin gözaltına alınıp alınmaması ile ilgili hususu nöbetçi savcıya arzetti, savcı nasıl talimat verdiyse öyle hareket etti.
Tabii her ilde veya büyük ilçede bir tane nöbetçi savcı vardı ve onlarca birimin bulunduğu bir yerde bir savcı uzaktan konuları nasıl takip edebiliyorsa onlar da öyle halletmeye çalıştı tahkikat işini.
Öyle oldu böyle oldu, takvimler bir bir indirildi.
2005'de 2009'a gelindi.
***
Polisin işkence ithamıyla yetkilerinin alınması ne derecede isabetli bir karardır?
Polis görevli olduğu topluma uzaydan mı gelmiştir?
Bu toplumun üyelerinin tamamı sütten çıkmış ak kaşık mıdır?
Bu toplumda şiddete meyyal olmanın kökleri nerelere uzanmaktadır?
Bu toplumda ailede şiddet yok mudur?
Okulda şiddet yok mudur?
Şiddet hâlâ bir terbiye aracı olarak tasvip görmemekte midir?
***
Soruları çoğaltabiliriz.
Ancak burada amacımız soru sormak değil, işe yarar cevaplar bulmak.
Olabilir, polis teşkilatı yüzbinlerce mensubu bulunan bir kurum.
Arada işini yanlış yapanlar çıkabilir. Çıkması da doğaldır.
Ama artık aradan 4 koca yıl geçmiştir.
Kötü muamelenin gerçekten de "kötü" bir şey olduğu artık polis teşkilatı tarafından idrak edilmiştir.
Eğitim proğramları düzenlenmiştir.
Seminerler, kurslar verilmiştir.
Onlarca emniyet mensubu yurt dışında yüksek lisans ve doktora eğitimi görmüştür.
Yeni okullar, eğitim merkezleri açılmıştır.
Yani ciddi bir şeyler yapılmıştır.
Bu noktada polisteki dönüşüm tamamlanmıştır.
Bir dönemlerin ünlü reklam repliğini tekrarlarsak polis kurumunda "hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır"
***
Artık yapılması gereken polise yeniden güvenmek ve ona yetkilerini geri vermektir.
Bu özellikle de kamunun menfaatinedir.
Zira kamu düzeninin koruyucusu olan polisin yetkilerinin artması direkt sokağa yansıyacak ve kendini huzursuz hisseden vatandaşın bu olumsuz duygusu giderilecektir.
***
Zira sokakta güven ortamını tesis etmek başka bir şeydir evrak hazırlayıp adli dosya açmak başka şey.
Polislik başka bir meslektir savcılık başka bir meslektir.
Savcılara polislik yaptırmanın artık lüzumu yoktur.
Bir savcının binlerce dava dosyasıyla meşgul olduğu odasından yani oturduğu yerden sokaklarda asayişi sağlamasını beklemek en başta o savcıya karşı yapılmış bir insafsızlıktır.
***
Bir olaya sıcağı sıcağına müdahale eden bir polisin sahip olduğu bilgi ve görgü ile olayı telefonla öğrenen savcının aynı isabette karar verecekleri tartışmalıdır.
Bazen toplum düzeninin sağlanması için "toplum doktorluğu" çerçevesinde tedbirler alınması gerekir.
Hayat hep kanun kitabında yazıldığı gibi değildir.
Telefonla talimat almanın bazen vahim sonuçları olabilmektedir.
Bu defa savcılar tekrar be tekrar aranmakta ve düzenin korunmasına çalışılmaktadır.
Bütün bu çabalar sırasında da olay ve olayın şüphelileri öylece ortada kalmaktadır.
***
Artık zaman değişti.
Toplum değişiyor.
Polis de değişti.
***
Sıkı rejim uygulamak bazen bünye için iyi gelir.
Fazla kilolar atılır, antreman yapılınca vücut canlanır.
Ama bunu ölçüsünce yapmazsanız beden yorgun düşer.
Zayıflaşır.
Güçten takatten kesilir, canlılığı pörsür.
Atalar demişler güzel sözü; "ifrat da tefrit de kötüdür"
***
Aslolan kamu düzenidir.
Aslolan düzenin devamlılığının sağlanmasıdır.
Ve aslolan bu düzenin devamlılığının "gerçekten" sağlanmasıdır.
"Dostlar alışverişte görsün" diye düzen muhafaza edilmez.
Konu hassastır, naziktir.
İhmale gelmez.
***
Hasta odasındaki doktora güvenin.
Zira hastayı gören odur. Doğru teşhisi koyan da.
Onu tedavi edecek de odur, iyileştirecek de.
Zira onun işi budur.
Doktor eğitimlidir, görgülüdür.
Ona itimat edin.
Etmezseniz alınır, zoruna gider bu muamele.
Yine işini yapar, yapmaz değil.
Ancak hangi istekle, hangi hevesle?
***
En kötüsü de nedir bilir misiniz?
Hastanın bakışlarında görülen "o zaman sen neden varsın?" sorusu.
O bakışı gördü mü doktor bir şey diyemez, durur.
Sorusunun cevabını alamayınca hasta da tedirgin olur.
***
Bu böyle gider, giden gider duran durur.
Bir de bakmışsınız akşam olur.