Ana Sayfa Yazılar Dost Siteler Site Haritası İletişim Hakkımızda  
| Kullanıcı Girişi: 
 YAZILAR
 Adli Bilimler
 Bilişim
 Diğer Disiplinler
 English
 Güncel
 Hukuk
 Kriminoloji
 Otobiyografi
 Özel Dosyalar
 Polis Özel
 Polis Yönetimi
 Polisiye
 Polislik
 Sinema
 Suç Türleri
 Terör
  -Genel
  -PKK
  -Sol Terör Örgütleri
  -Şehit
  -Terör
 
 

ARAMA
   Arama
 
 

Son Üyeler
FROFESÖR
MKELEŞ
yemreavci
Bilal Erdem
salodemir
 
En Çok Okunanlar
Aile İçi Şiddet

Türkiye'de Sol Terör Örgütlerinin Gençlere Yönelik Faaliyetleri Bağlamında Aile Ve Polisin Rolü

Seri Katiller

Askerlik Konusunda Atılacak Somut Adımlar

Mutluluk Yoldur

 
Son Yorumlananlar Yazılar
BAĞIMLININ BİR GÜNÜ!

Makam teklifi neden istenebilir?

Sünnet Polisi Ultra Projesi

 

 Eski Bir Örgüt Mensubunun Anıları-DHKP-C ´nin Kirli Yüzü-5 Yazdır 
 Yazar: Suç Ve Ceza 21.06.2009  
Eski Bir Örgüt Mensubunun Anıları-DHKP-C ´nin Kirli Yüzü-5

Bu sıralarda F.G yanıma geldi. “Bak Semra su istiyor musun?” dedi. Doğrusu susuzluktan çenem açılmıyordu. Yataktan doğrulamıyordum. Boynumu tutamıyordum. Bebek gibi bakıma muhtaçtım. “Evet” dedim. “O zaman itiraf yap, her şeyi anlat” dedi. Ben de “Ajan ya da işbirlikçi değilim, beni siz yalana zorluyorsunuz” dedim. Filiz “Sen yalan söyle, biz doğruları alırız” dedi. Ben de “Peki ben polisin ajanıyım. Görevim cezaevi hakkında polise bilgi vermek” dedim. Ama bu cümleyi alabilmek için teybi ağzıma dayamak zorunda kaldılar. Çünkü hem sesim çıkmıyordu, hem de “ben” demek için bile enerji gerekiyordu. Neredeyse bu cümleyi 2 saatte konuştum. Gözlerimin karardığını hissettim. Gözlerimi açtığımda, başımda, daha sonra ölüm orucunda ölen İlginç Özkeskin vardı. Elinde seyyar kabloyla çektikleri ampul vardı… İlginç, aynı zamanda doktordu. Nursel Demirdövücü de hemşireydi. Nursel’in işkenceci hemşirem olan Suna’ya “Bir daha ayağına iğneyi batır bakalım” dediğini duydum. Ben gözlerimi açınca S.Ö “Numaracı, bayılma numarası yapıp, sorgudan kurtulacağını mı sandın. 2 saatlik baygınlık mı olur?” dediğini belli belirsiz duydum. İlginç Özkeskin hemen gitti. Suna bana serum taktı. 3 gün boyunca serum takmaya devam ettiler. F.G “Yeter bak 3 gündür sana serum takıyoruz. Artık sağlıklısın. Adam gibi konuş” diyordu. Ben de sürekli “Su verin” diyordum. Beynim dönüyor sanki aklım gidiyor - geliyor gibiydi. Serpil ise “Biz seni susuz da yaşatırız” diyordu ben su isteyince. Ben de “Nasıl olsa beni böyle öldüremezsiniz. Herkes anlar işkence yaptığınızı” diyordum. O da “Sen bizi salak mı sandın! Seni öldürür, öldürür yine diriltiriz. Ayrıca sen istesen bile biz seni böyle gebertmeyiz” diyordu. “O zaman su ver” diyordum. Kızıp gidiyordu.
Ağzım hala kupkuruydu. Leş gibi kokuyordu. Halsizdim. Fakat zannedersem serumdan kaynaklanıyordu. Ağzıma bir serinlik geliyordu. Bunalıyor ve sadece ölmeyi düşünüyordum. Kendi kendime “Beni serumla ne kadar yaşatırlar?” diye düşünüyor ve yaşıyor olmama şaşırıyordum. Serumla yaşatabilecekleri aklıma hiç gelmezdi çünkü. Hala eldivenle altımdan almaya devam ediyorlardı. Yeni doğmuş bebek gibiydim. Hiç bir ihtiyacımı karşılayamıyordum. Latife ve Şimel’i şimdi aklımdan hiç çıkaramıyordum. Eğer bunları yaşamasam ve gerçek olduğunu bizzat yaşayarak öğrenmeseydim bu yöntemleri uyguladıklarına kimse inandıramazdı beni.
Benden her itiraf almaya geldiklerinde, su alabilmek için “Ajanım” dedim. “İyi ama şimdi ne itiraf yapacağım” diye kara kara düşünüyordum. Bu nedenle onlara “Beni iyileştirin, su vermezseniz itiraf yapmam” diyordum. Onlarda “Önce konuş” diyorlardı. Bende “ajanım işte konuşmuyorum. O zaman öldürün” diyordum. O zaman çok kızıyor ve “Adi f….., köpek sen işbirlikçi değil, faşist ideolojiyi benimsemiş bir ajansın. Polissin. Abilerine mi yaranacaksın? Gebereceksin işte. Konuş, seni iyileştirir yine aynı şeyleri yaparız. Salak mısın sen? Kendine eziyet ediyorsun. Hani? Polis abilerin nerede? Onların umurunda bile değilsin? Umurunda olsan, seni öldürelim diye buraya gönderirler miydi hiç? Evlerinde buz gibi sularını içiyorlar. Hem senin o masum, bebek suratına ne oldu böcek gibi oldun bak. Gerçek yüzünü açığa çıkardık” dedi Filiz. Suna’ya “Aynayı getir” dedi. Bana “Yüzünü görmek ister misin?” Bak burnun da kocaman olmuş” dedi.
Gerçekten korkunçtum. Ben miydim acaba? Yüzümün her tarafı pul pul olmuş ve sivilce dolmuştu. Sanki bir iskelet kafası gibiydi. Çukura inmiş, gözler simsiyah, incecik bir deri, burnum kocaman olmuş yüzümün rengi mor sarı karışımı ölü suratı gibi. Baygınlık geçirecektim sanki bu tablo karşısında. Mezardan fırlamış bir hayalet gibi…Kendime de kızıyordum “İskelet gibi olmuşum ama bir türlü ölemiyorum” diye.
F.G “Söyle bakalım Semra ölülerin önce neresi kopar?” dedi, sonra da “Burnu. Bak burnun ne kadar kocaman olmuş, kopacak” dedi. Serumla ayaktaydım ama durumumda farklılık yoktu. Kollarımdan tutup ayağa kaldırıyorlardı. Ama bıraktıklarında yine düşüyordum. Yastıkları yükselttiler. Ayaklarımın altına da yastık koydular. F.G, “Bak kızım sana pahalı serum takıyoruz, hadi konuş” dedi. Evet bana pahalı serumlar takıyorlar, iyileşmem için çaba gösteriyorlardı. Bunu beni çok sevdikleri için değil, iyileştikten sonra itiraf yapacağımı zannettikleri için yapıyorlardı. Oysa itiraf edecek bir şeyim yoktu.
Ben arada bir delirdiğimi zannediyor, sonra kendime geliyordum. Çeşit, çeşit hayaller görüyordum. F.G Suna’ya “Koğuşa taşıyın” dedi. Nursel Demirdövücü, Havva Suiçmez, Yasemin Okuyucu, Birsen Kars, Münire Demirel, Gamze Bayram, Asuman Özcan, Gülizar Kesici, F.G, S.Y, Funda Davran koğuştaydı. Bana yine serum taktılar. Münevver Köz ve S.Y yanıma geldiler. Serpil, “Semra, ranzanın altına bomba yerleştirdik. Savcı, müdürler aramaya gelecekler. Sesini çıkarırsan burayı havaya uçururuz” dedi. Benim bağırmamdan çekiniyorlardı. Çünkü daha evvel iki kez sayım esnasında bağırmıştım. Demek ki, arama esnasında da bağırmamdan çekiniyorlardı. Sayımlarda “Bana işkence yapıyorlar, gelin, bakın” diye bağırmıştım. Kafasını uzatarak bakmaya çalışan gardiyanı engelleyerek “Hadi git, o hasta” demişlerdi. Şimdide kendilerince önlem almaya çalışıyor ve bana “Ranzanın altına, bomba yerleştirdik, sesini çıkarırsan havaya uçururuz” diye tehdit ediyorlardı.
Serpil, Suna’ya “Yüzünü duvara çevir” dedi. Ben aramaya gelince bağırmaya karar verdim. Sonucu ne olursa olsun, bağırmaya kesinlikle kararlıydım. Savcı benim işkence yapılmış halimi görür ve beni öldürseler bile, işkenceci yüzlerini duyurmuş olurum, hem ölüm de benim için kurtuluş olur, diye düşündüm. Ayrıca ranzanın altına bomba yerleştirme meselesinin, beni kandırmak için yaptıkları bir blöf olduğunu anlayabiliyordum.
Savcı içeri girer girmez, DHKP/C temsilcisi Sadi Naci Özpolat “Çabuk arayın, arkadaşımız hasta” dedi. Aynı anda ben de “İşkence yapıyorlar” diye bağırdım. Savcı “Bakacağım” diye Sadi’yle tartışıyordu. Sadi ise “Açlık grevinde delirdi” diyordu. Savcı “Bakacağım, o zaman hastaneye yatırırız” dedi. S.Ö ağzımı kapatıyor, Nursel Demirdövücü ise bacaklarımı tutuyordu ve bana “Semra, korkma o savcı, sana işkence yapan polis değil diyordu. Suna savcıya, “Çıkın işte sizi polis sanıyor” dedi. Ben de Suna’nın elini ısırdım. “Yalan söylüyorlar, gelin bakın, bunlar işkence yapıyor” dedim. Savcı ile Sadi epeyce tartıştılar. S.Ö “Öldüreceğim işte çekin gidin” deyip boğazıma yapıştı. Filiz’e “Öldüreyim mi?” dedi. F.G “Bırak, sakın yapma” dedi. Sadi, savcıyı apar-topar dışarı çıkardı. Funda Davran ise, suratıma okkalı bir tokat yapıştırıp, küfürler yağdırdı. F.G gelip “Bırakın yüzüne vurmayın” dedi. Serpil “Seni boğarım köpek, anladık düşmansın, düşmana mesaj da gönderdin. Artık kes sesini” dedi. Daha sonra “Bir daha çeneni açarsan seni susuz, susuz yollarım öteki tarafa" dedi. Beni tekrar perde arkasına taşıdılar. Sesimi duyurabildiğim için oldukça rahatlamıştım. En azından, bundan sonra resmi olarak birilerinin durumumdan haberi vardı. Bu arada işkencecilerim kudurmuştu ama… Bağırmam işe yaramıştı. Özellikle Suna “Elimi köpek gibi ısırdın. Senden bunun hesabını soracağım” deyip duruyordu. Yaptıkları işkenceyi gizleyebilmek için, ellerinden gelen herşeyi yapıyorlardı. İşkence yapmayı doğal görüyorlardı ama bunun ortaya çıkmasından çekiniyorlardı. “Ne dediysek yaptık, ne yaptıysak savunduk” diyenlerin hali aslında yürekler acısıydı. Her taraflarından riyakârlık akıyordu. Yaptıklarının doğru olduğuna inanmıyorlardı ki savunsunlar. Hem işkenceye karşı olduğunu söyleyip, hem de işkence yaptıkları açığa çıktığında inandırıcılıkları kalmazdı çünkü. Bu yüzden uzmanı oldukları işkence yöntemlerini, perdelerin arkasında yapmalı ve herkesten gizlemeliydiler. Ama çekirge bu sefer sıçrayamamıştı. Kızgınlıklarının, öfkelerinin nedeni, yakayı ele vermiş olmalarındandı.
Az sonra F.G yanıma geldi. “Provokasyona yönelik en ufak birşey yaparsan gazetelere "ajan" diye manşet attırırım. Sen ajanlığını ispatladın. Sen resmen polissin” dedi ve Suna’ya serum takmasını söyledi.
Ertesi gün F.G tekrar yanıma gelmişti. Halsizdim, sanki bir tek kalbim çalışıyordu. Aklım ne kadar başımdaydı bilemiyorum. Tuhaf tuhaf hayaller görüyordum. Vücudum, vücut olmaktan çıkmış, kokmuş bir et yığınına dönüşmüştü. Serum takacak damar bile bulamıyorlardı. Filiz, yarım çay bardağı su ile birlikte gelmişti. “Bak su vereceğim anlatacak mısın?” dedi. Dengesizleşmiştim. Saçma-sapan şeyler söylüyor, birkaç dakika sonra kendim de şaşırıyordum. Mesela; “Suyu ver, konuşacağım” diyordum. Suyu verince “Bir daha ver o zaman” diyordum. “Birden veremem, miden bozulur” diyordu. “O zaman sigara ver” diyordum. “Olmaz, hastasın” diyordu. Kendimi gerçekten ajan zannediyordum. Bilincim yerinde değildi. “Ajanım ama konuşmam” diyordum. Arada bir saçmalıyordum, hafifçe tokat atıyordu. “Bu savaş siz size, ben bize inanıyorum, beni netleştiremezsiniz” diyordum. Onlar da “Saçmalama, bizim seni netleştirmek gibi bir derdimiz yok. Zaten geberteceğiz konuş artık” diyorlardı.
Daha önce de belirttiğim gibi ajan ya da provokatör olmayı isterdim. Ama değildim. Böyle yüklenildiği için bilincimde böyle kalmış sanırım. Ajan gibi hissediyordum bazen kendimi. Bilincim yerindeyken de beni öylesine zorlamışlar ve o kadar çok işkence yapmışlardı ki, iddialarını kabul etmek zorunda kalmıştım. Ama iş itiraf yapıp, her şeyi anlatmaya gelince tıkanıyordum. Çünkü ortada ne itiraf yapacak şey, ne de anlatılacak gerçekler vardı. Yaşadığım bunca işkencelerden sonra, ölüm de artık hafif geliyordu ve ölümü de göze almıştım. Ölmeyi gerçekten istiyordum. Bu yüzden “Evet ajanım ama korkmuyorum öldürün” diyordum. Onlarsa benden itiraf almadan öldürmeye yanaşmıyorlardı. Bu yüzden ortaya garip bir durum, bir kör döngü ortaya çıkmıştı. Bir yandan ajan olup konuşmayan birisi, diğer yandan itiraf yaptırmadan öldürmek istemeyen işkenceciler. Ben de bir çıkmaz içindeydim, işkenceciler de.
F.G; “Götür bunu yatır, serum tak, yemek ver” dedi. Şok oldum. Yemek ve su …şaşırdım. Su ile karışık süt verdiler. 3-4 kez azar azar verdiler. Gamze başımdan tutuyor, kaldırıyor ve süt içiriyordu. Sabaha kadar uyumuşum. Gerçi sabah mı, akşam mı, bilemiyordum. Artık hiç soru sormuyorlardı. Uyandığımda kolumda serum vardı. S.Ö’in elinde bir tepsi, “Hadi yine iyisin. Siz olsanız bize yemek vermezsiniz” diyordu. Siz-biz kendilerini ne kadar kaptırmışlardı bu sizli-bizli savaş oyunlarına. Saçmaladığının farkında bile değildi. Öfkem iyice artmıştı. “Madem öyle, madem beni öldürecekler” dedim içimden “Bakın ben size ajan neymiş gösteririm. Size istemediğiniz kadar itiraf yaparım” dedim ve başladım içimden anlatacağım senaryoların kurgularını düşünmeye örgütün son dönemlerde nerelerde operasyonlar yediğini tek tek düşündüm. Ve kafamda hayali bir itiraf taslağı oluşturdum.
Bana süt içiriyor, peynir, pekmez vs. yediriyorlardı. Tuzsuz çorba içiriyorlardı. 3-4 gün boyunca böyle devam etti. Artık ayağa kalkabiliyordum. Tutuna tutuna tuvalete gidebiliyordum.
F.G yanıma geldi. “Evet Semra, artık iyileştin. Bize itiraf yapman iyi olur” dedi. İşin ciddiyetini kavramıştım. “Ajanım” desem itiraf istiyorlar, “Değilim” desem işkenceye devam ediyorlardı. Artık yaşadıklarımdan bıkmıştım. Ailemi düşünmüyordum. Çünkü düşündükçe yüreğim daralıyordu. Kabuslar görüyordum. Vurdumduymazlık oyunu oynamaya başladım. Kendi kendime “Her şeyden zevk al” dedim. Mesela; kahvaltı getirdiklerinde “Susuzluğu düşün, tadını çıkar” diyordum. Aklıma ailem geldiğinde, bu düşünceyi aklımdan çıkarıyor, bana acı verecek her türlü düşünceyi “ölene” kadar erteliyordum. Unutmak, düşünmemeye çalışmak en iyisiydi. Yaşadığım koşulların zorluğu, gördüğüm işkenceler, içinde bulunduğum çıkmaz, bana zaten yeterince acı veriyordu. Bir de bu acılara yenilerini ekleyip, kendi durumumu daha fazla zorlaştırmak ve daha çekilmez hale getirmek istemiyordum. Bir çıkış bulabilmem ve içinde bulunduğum bu iğrenç durumdan kurtulabilmem zaten mümkün değildi. Daha fazla düşünmek ve kafa yormak da, bana birşey kazandırmıyordu. “Her şey nasıl olsa olacağına varır deyip, içinde bulunduğum durumu kabullenmek ve sonucu beklemekten başka yapacak birşey yoktu. Ben de kendimi oyalamaya, zaman geçirip, bir an önce sonucu görmeye çalışıyordum. Bu arada, kendimle, geçmişimle ve yaptıklarımla, köklü ve amansız bir hesaplaşma yaşıyordum. Boşa geçirdiğim yılların, boş hayallerin, yaşadığım ve yaşattığım acıların ağırlığını yüreğimde daha fazla duyuyordum. Bu örgütü ve bu insanları daha önce tanıyamamış olduğum için kendime kızıyordum. Kullandıkları süslü cümleler ve alâkalarının bile olmadığı yaldızlı iddialarla zehirledikleri gencecik insanlara acıyordum. Onlara seslenebilmeyi ve “Kanmayın bu örgüte, yalan söylüyorlar, onlar insanlıktan, dürüstlükten anlamazlar. Sizi, sizin temiz duygularınızı kullanıyorlar. Kirli işlerini size yaptırıp, bunun halk ve devrim için olduğuna inandırıyorlar … İşleri bittiğinde, ya da isteklerini yerine getiremediğinizde, sizin onların gözünde hiç bir değeriniz kalmaz, yaklaşmayın bu örgüte. Yaklaştıysanız bile; büyük acılarla karşılaşmadan, büyük acılar yaşamadan ve yaşatmadan önce, henüz vakit varken uzaklaşın. Elinizi asla kana bulamayın. Bu örgüt size acıdan başka birşey veremez vb.” şeyler söyleyebilmeyi; onlara, henüz göremedikleri ya da görmek istemedikleri gerçekleri anlatmayı çok istiyordum.
F.G’e “Bak ben ajan falan değilim. Susuzluğa dayanamadım. Ajanım dersem hemen öldüreceğinizi zannettiğim için iyileştirirseniz itiraf yapacağımı söyledim” dedim. F.G kızdı ve “Bunu sandalyeye oturtun. Aklı başına gelinceye kadar uyumayacak” dedi. Kaç gün bilmiyorum. Sandalyede oturuyor ve hiç uyumuyordum. Uyuklar gibi olduğumda da hemen uyandırıyorlar. Arada bir saçma davranışlarda bulunuyor, kabuslar, hayaller görüyor ve nöbetçilerle “Uyuyacağım” diye kavga ediyordum. F.G yanıma gelerek, “Ajanım de köpek” diyerek, teybi ağzıma yaklaştırdı. Ben de “Ajanım, tamam uyumak istiyorum” dedim. Sorular sordu. Her sorduğu soruya ajanmış gibi, daha önce kafamda oluşturduğum senaryoları sıralayarak cevap veriyordum. Ben anlattıkça o soruyor, söylediklerimi zorla yazdırıyordu. Uykusuzluktan sarhoş gibi konuşuyordum. “Hepsini anlatana kadar yatmayacak” diyerek çekip gitti.
Yine geldi. Bu kez “Ben ajan değilim. Yalana zorluyorsunuz. Artık yalan söyleyecek beynim kalmadı. Artık senaryo da uyduramıyorum. Uykum var” dedim. Bana “Sen o kadar zeki olamazsın. Bu kadar isabetli yalanlar uyduramazsın… Bildiğin şeyler var. Yalan söylüyor, aralara doğruları serpiştiriyorsun, yaşamak için direniyorsun, itiraf etmesen de öleceksin” dedi. Ben de “İşkence yapıyorsunuz, ben de yalan söylüyorum. Tahmin yapıyor, kurgu yapıyor, sonra da ajanmış gibi itiraf ediyorum. Doğrular tesadüftür. Üstelik artık delirdiğimi zannediyorum” dedim. S.Ö’e “Elini, ağzını, ayağını bağla” dedi. Sandalyeye oturttu. Yine uyutmuyorlardı. S.Ö, “İnatçı, uyku sorununu da aştın. Ama biz sana gösteririz” dedi. Ayağımın, birini bir ranzaya, ötekini de diğer ranzaya bağladı. “İyi bak, böyle bağlarlar. Siz bağlıyorsunuz ya hanımefendi” dedi. “Biz kim? Sen manyak mısın” dedim. Ağzımı ve arkadan da ellerimi bağladı. Sürenin ne kadar olduğunu bilmiyorum. Yemek yediriyorlardı. Ayaklarım ve ellerim şişmişti. Ovuyorlardı. Uyuklayınca uyandırıyorlar, “Deli numarası yapma” diyorlardı. İlginç hayaller görüyordum. Kendimi bazen bir gemide, bazen de okulda zannediyordum. Kabus ve hayallerin ardı arkası kesilmiyordu. Arada bir kendime geliyordum. O zaman da cezaevini ve gerçekliğimi hatırlıyordum.
Bu dönemlerde yine F.G geldi. S.Ö’e “Tuvalete götür, sandalyeye oturt” dedi. Kendisi de elinde iple geldi. “Korkuyor musun” dedi. Korkuyordum fakat “Hayır” dedim, nasıl olsa ölecektim. “Yalancı rengin kül gibi oldu baksana” dedi ve gitti.
F.G arada bir geliyor, beni itirafa zorluyor, hakaretlerde bulunuyordu. Yine yanıma geldi ve “Ajanım de köpek, anlat” diyerek beni tokatladı. Sarhoş gibiydim. Bazen benden ne istediklerini ve niye vurduklarını bile unutuyordum. O bana bir şeyler soruyor, ben de anlatınca da “Kızım sen manyak mısın? Numara yapma” diyordu. Demek ki yine saçmalıyordum. “Hadi git yat, kalkınca anlatacaksın, tamam mı?” dedi. Yattım, ne kadar uykusuz kaldım ve ne kadar yattım bilemiyorum. Ama bugün bile uykusuzluk karmaşasını çözemiyorum. Uyuduktan sonra beni arada bir kaldırıyor, yemek yediriyorlardı. Benimse aklımdan yemeği bir an önce yiyip, uyumak geçiriyordu. Bu yemeği kabul etmesem bile zorla yediriyorlardı yemekleri. Ben yemekle uyku arasında, uykuyu tercih ediyordum. Yemek vermeme, susuz bırakma, ranzaya bağlama, ayak ve ağzımın bağlanması, küfür, hakaret, aşağılama, iple boğma provaları ve aklıma gelen-gelmeyen onlarca psikolojik yöntemden sonra uykusuzluğu da tatmıştım. Hepsinin yaşattığı acılar, yöntemlerin farklılığına göre değişiyordu. Fiziksel olarak oldukça kötü bir durumdaydım. Psikolojimse alt-üst olmuştu. Kafamı toparlayamıyordum. Özellikle uykusuzluk döneminde kendimi iyice kaybetmiştim ve bu süre de kabuslarla, hayallerle geçmişti. Bazen nerede olduğumu unutuyor ve kendi gerçekliğimi yitiriyordum. Bu zebanilerin arasında kalmak bile insanı tedirgin ediyordu ve başlı başına bir işkenceydi zaten. Bu kötü günlerin son bulacağına ve buradan kurtulacağıma ihtimal bile vermiyordum.
Bir gün beni kaldırdılar. Birbirinden güzel yemekler getirmişlerdi. “Bugün yılbaşı” dediler. Benimle dalga geçtiklerini düşündüm. Fakat yine de yemekleri yedim ve yattım. Tekrar kalktığımda her taraflara yığınaklar yapmışlardı. Tuvalete giderken bile yığınakların üzerinden atlamak zorunda kalıyor, atlarken düşüyordum. Çünkü henüz tam olarak iyileşmemiştim. Kafam darmadağınıktı ve birşey hatırlayamıyordum. Kafamı toparlamak için çaba sarf etmeye başladım. Zaman zaman toplu olarak slogan attıklarını duyuyordum. Uzun süre düşündükten ve onların kendi aralarındaki konuşmalarını dinledikten sonra nerede olduğumu bana yaptıklarını hatırlamaya başladım.
Olan biteni ve yaşadığım süreci kavradıktan sonra benimle uğraşmıyor olmaları dikkatimi çekti. Ne başımdaki nöbetçiler gözlerini ayırmadan bakıyorlardı, ne de beni sorguluyorlardı. Sadece yemeği mutlaka yememi istiyorlardı. Aşağı kattan TV haberlerinin sesi geliyordu. “Dışarıda kar yağıyor ve burası Bayrampaşa Cezaevi’nin önü, içeride hala barikatlar var. 3 gün süre tanındı…vs. şeklinde bölük pörçük haber seslerini duyuyordum. Perde arkasında Nursel ve Yasemin, şarap şişeleri ile birşeyler yapıyorlar ve harıl harıl bir gidiş-geliş trafiği. Ayrıca, Gamze’ye molotof tarifleri… vs. veriyorlardı. Radyo dinliyorlardı. Oysa benim sorgumun sürdüğü bütün bir süreç boyunca koğuşta radyo dinlemek yasaktı. Amaçları, benim dünyayla olan bağlantımı kesmekti. Ama, yemekhaneden ve karşı koğuştan gelen televizyon haberlerine sürekli kulak kabartıyordum. Onlar, beni her şeyden tecrit ederek, iyice yalnızlaştırarak, psikolojik olarak zayıflatmaya çalışmışlardı. Ben her uyanıp yemek yerken, koğuşta neler olup bittiğini çözmeye çalıştım. Ancak birkaç gün sonra Ümraniye Cezaevi’nde çatışma olduğunu, bu nedenle barikatlar kurduklarını anladım.
Bu süreçten biraz faydalanarak, kendimi toparlamaya ve dinlemeye çalıştım. Sadece neler yaşadığımla ilgilenmeye gayret ediyordum. Ailemi düşündüm. Ne yapıyorlardı acaba? Kim bilir beni ne kadar merak ediyorlardı. Bu konu beni çok üzüyordu, o nedenle hemen kafamdan atıyordum bu üzüntülü düşüncemi.
Yine bana uyguladıkları işkence yöntemleriyle, ne kadar süre işkence yaptıklarını düşündüm. Bir ara “ajanlığı” kabul edip, hayali itiraflarda bulunmuştum. Açlık, uykusuzluk, susuzluk, psikolojik işkence yöntemleri, şeytana taş çıkartacak binbir çeşidi…vs… Hepsini tek tek geçirdim aklımdan. Hatırlamaya, anlamaya, kavramaya çalıştım. Hala, bu iğrenç, ruh hastası, kompleksli işkenceci mahlukların arasındaydım. Hepsinden tiksiniyor ve nefret ediyordum. Öfkemin, kızgınlığımın, kinimin sonsuza kadar geçmesi asla mümkün değildi. Birkaç gün boyunca, benim kafamdan bunların geçtiği süreçte barikatları kaldırdılar. Yaşadıklarım bir korku filminden alınmış sahneler gibiydi. Barikattan sonra, normal yaşama dönmüşlerdi. Beni yeniden sorguya almalarını, ya da öldürmelerini bekliyordum. Çünkü beni iyileştirmiş, yeniden sağlığıma kavuşturup, kendimi toparlamamı sağlamışlardı. Beni öldüreceklerse bile, iyice iyileştirmeleri, vücudumda işkence izlerinin kapanmasını beklemeleri gerekiyordu. Latife ve Şimel’e de belli ki, böyle yapmışlardı. Çünkü aksi halde işkence yaptıkları açığa çıkar, başlarına iş alırlardı. Ben bunları düşünüp beklerken, ne beni sorguya aldılar, ne de başka birşey yaptılar.
Bir ara işkenceci hemşirem S.Ö yanıma geldi. “Gözün aydın, banyo yapacaksın, artık bitlendin” dedi. Şaşırmıştım. Herhalde 1,5-2 aydır yıkanmıyordum. Tıpkı Aksaray’daki meşhur delinin saçları gibiydi saçlarım. Korkunçtu. İyice uzamış, top, top olmuştu ve yapış yapıştı. Gözlerimin altı simsiyahtı. Artık tuvalete aynayı da yeniden asmışlardı. Yanaklarım ise, o güne kadar hiç olmadığı kadar tombuldu. Elim, ayağım şişmişti. Derilerim soyuluyordu. Vücudumdaki ve ellerimdeki morluklar kaybolmuştu. Tırnaklarımda hafif siyahlıklar kalmıştı. Tırnaklarımı tutup çektiğimde kağıt gibi yırtılıyordu. İncecikti. Banyoda “Kaldır kolunu, soyun, yıkayacağım seni” dedi. Kolumu kaldıramıyordum. O hem yıkadı. Saçlarımla uğraştı, ama açamadı, yıkama işlemi bitince, beni giyindirdi. Henüz tam iyileşememiştim. Yürürken sendeliyor, düşüyor, kollarımı yukarı kaldıramıyordum ve hareket ettirmekte güçlük çekiyordum. Hâlâ sersem gibiydim. Beynimin içinde sanki sis bulutları dolaşıyordu. Bazı şeyleri hatırlayabiliyor, fakat tam olarak neler olduğunu anlamakta güçlük çekiyordum. Bir belirsizlik perdesi vardı ve bir türlü tam olarak kalkmıyordu. Çözemediğim şeyler üzerinde düşünüp, sis perdesini yavaş yavaş aralamaya gayret ediyordum. Hayalleri, kabusları, işkenceleri hatırlıyordum. Bana yaptıkları işkence yöntemlerini de net olarak hatırlıyordum. Fakat uykusuzluk ve susuzluk döneminde geçici olarak bilinç kayıpları yaşamıştım. Bunlar kafamda iz bırakmıştı. Halen hafızamı tam olarak toparlamakta güçlük çekiyordum. Bugün bile tam olarak çözemediğim karmaşa dönemleri var. Beni artık sorgulamaya almadıkları, iyileştirmeye başladıkları, uykusuzluk dönemlerimi ve sonrası, toparlamakta ve çözmekte zorlandığım dönemlerimden her birisi.
Ara sıra erkekler koğuşundan gelenler oluyor, video çekimi yapıp, kendi aralarında konuşuyorlardı. Beni niye videoya çektiklerini, maksatlarının ne olduğunu ve bu çekimler sırasında neler söylediğimi ve yaptığımı bilmiyorum. Bunu halen hatırlamıyorum. Fakat o dönemde, Bayrampaşa Cezaevi’nde olan ve daha sonra Kırklareli Cezaevi’ne gelen bir arkadaştan bu kasetin içeriğini öğrendim. Bu çekimleri yaptıktan sonra, işkenceci şefler, kasetleri videodan tüm koğuşa seyrettiriyorlarmış. Kasetteki kişi, yani ben, saçları dağınık, deli tipli, ucube birisiymiş. Konuşmalarımdan çıkardığı sonuç, kafasını yediği ve deli olduğuymuş. Ama işkenceci şef, “Kurtulmak için deli numarası yapan bir ajan” diyormuş, sürekli kaseti seyrettirirken. Bu şef, Ercan Kartal’mış. Onlara küfür ediyormuşum, ajanım konuşmam vs. diyormuşum. Arada bir anlamsız şeyler söylüyormuşum. Ama örgütün iddialarının tümü yalandı. Ben ajan değildim. Fakat yedikleri operasyonların ve örgütün dağılmasının hesabını verebilmek için günah keçisine ihtiyaçları vardı. Benden istedikleri de ajan ya da işbirlikçi olduğumu ısrarla kabul etmemi söylemeleriydi. Sonra da beni öldürüp, dosyayı kapatacaklar, "Operasyonlara neden olan haini bulduk ve cezalandırdık, hiç bir suç cezasız kalmaz, yaşasın halkın adaleti” diyeceklerdi. Ama işler umdukları gibi gitmemişti. Ben çetin ceviz çıkmıştım ve iddialarını kendi istedikleri doğrultuda ve içlerine sinecek şekilde kabullenmemiştim. Uzun bir süre sonra yaptığım her sahte itirafı da, kısa bir süre sonra geri almıştım. Birkaç kez çığlık atarak, durumumun Cezaevi İdaresi Savcısı tarafından öğrenilmesini sağlamıştım. Sonradan öğrendiğim şeylerden biri de, durumumun basında da yer aldığıydı. Ailem de bunu öğrenmiş, cezaevindeki örgüt temsilcilerine baskı yapmaya başlamıştı. Bu durum onların kafalarındaki planlarını hayata geçirmelerini zorlaştırmıştı. Cezaevinde, kendi durumları açısından da kritik bir dönemeç yaşıyorlardı ve içerideki durumlarını zorlaştıracak tavırlardan uzak durmaları gerekiyordu. İşkence yaptığına ilişkin söylemler her tarafta ayyuka çıkmıştı ve böyle olmadığını da ispatlamaları gerekiyordu. Bu yüzden beni iyileştirmeye başlamışlardı. Ancak benim üzerime, haince, adice, hayvanca ve iğrenç bir biçimde öylesine büyük bir baskıyla gelmişlerdi ki, iyileştirmeye başladıkları döneme kadar, neredeyse uygulamadıkları, psikolojik ve fiziki işkence yöntemi kalmamıştı. Bu bende çok derin fiziksel ve özellikle de psikolojik etkiler bırakmıştı. Israrla benden ajan olduğumu kabul etmemi istemişlerdi. Direnç noktamı çok fazla zorlamışlardı. Öyle ki bir dönem kendimi, gerçekten ajan gibi hissetmeye ve bu duyguyla hareket etmeye başlamıştım. Bana “Siz olsanız böyle yapardınız, şöyle yapardınız” şeklinde geliyor ve gerçek bir ajanmışım gibi davranıyorlardı. Ben de onlara gerçek bir ajanmışım gibi tavırlar alıyor ve yanıtlar veriyordum. Onlar toplu olarak marş söylediklerinde, ben de milliyetçi marşlar söylüyordum. Bunlar yarı bilinçli, yarı bilinçsiz yaptığım şeyler olmakla birlikte, içimde onlara karşı yaşattığım öfkeyi, kini dışa vuruş, ifade ediş biçimimdi. Koşullarının ve sürecin uygun olmaması nedeniyle beni öldüremiyorlardı. Ama bana karşı düşmanca yürüttükleri karalama kampanyaları ve uyguladıkları psikolojik işkence yöntemlerinden de vazgeçmiyorlardı. Sadece fiziksel işkence yapmaktan vazgeçmişlerdi. Ben de onların bu yöntemlerine, kendi yöntemlerimle cevap vermeye çalışıyordum. Ortaya tam bir sinir savaşı çıkmıştı.
Artık günde üç kez yemek geliyordu. Yemekleri yemek zorundaydım. Yemeklerin içine bazen tutam tutam saç kılları atıyor, su sürahisinin üzerine sümük bulaştırıyorlardı. Yatağım leş gibiydi ve pislikten kokuyordu. Zannediyorum, çekimini yaptıkları şeylerden bazıları bunlardı. Koğuşta bunları başlatıp, belki de aralarında gülüyorlardı. İnsan denen varlığın bu kadar aşağılık, tiksinti verici iğrenç ve nefret duyulabilecek bir varlık olduğunu hatırlamam için onların yüzünü görmem yetiyordu. Bunlar insan olamazlardı. İnsan kılığına girmiş insan müsveddeleri, insanlığın yüz karası, utanç verici, ucube yaratıklardı sadece. Kinim, nefretim bin kat daha artmıştı. Gerçekten ölmeyi istiyordum. Ama bunun nasıl olacağını bilmiyordum. S.Ö’e “Beni niçin öldürmüyorsunuz?” diyordum. “Zamanı gelince, merak etme” dedi. Nöbetçiler ben uyanık olduğum sürece, yaptığım her hareketi taklit ediyorlardı. Resmen sinir krizleri geçiriyordum. Tırnaklarımı yiyerek, kazağımı söküp ipleriyle oynayarak, saçlarımı tel tel koparıp oynayarak kendimi avutmaya, bu tür oyunlarla oyalanmaya ve onları tahrik ederek, beni öldürmelerini sağlamaya çalışıyordum. Saç tellerimle tişörtümün üzerine yazıp sonra da okumalarını sağlıyordum. Herşey bana o kadar inanılmaz geliyordu ki, sanki bir film setinde, sinema çekiyorduk. Örgütün bir militanı olarak girmiştim cezaevine. Şimdiyse bu yaşadıklarım; rüyadan, kabustan, filmden öte şeylerdi. Filmi seyredersin biter. Rüya görürsün sona erer. Ama bu bitmiyordu. Bazen kendime “Acaba ben ajan mıyım? diye soruyordum. Sözde bu örgüt insan hakları savunucusuydu. Oysa bunlar, ancak ve ancak insan hakları tüccarları olabilirlerdi. Ne büyük bir iki yüzlülük örneğiydi sergiledikleri. Ama onlar için, iki ya da daha fazla bir yüzü olmak bir anlam ifade etmiyordu.
Ailemi, rüyamda görüyordum. Geceleri kalktığımda koğuştan fısıltılar geliyordu. Birbirlerine “Yat, yat, yine o bağırdı” diyorlardı. Anlıyordum ki kabustan dolayı çığlık atmışım. Bu çok sık oluyordu. Şu rüyamı hiç unutamıyorum. Gökyüzünde bir balon uçuyor ve ufak bir çocuk gülerek el sallıyordu. Ben de rüyamda ona gülümsüyordum. Nöbetçim Gamze Bayram beni dürttü. “Pis hain, alçak, yoldaşlarımız Ümraniye’de öldü diye gülüyorsun değil mi?” dedi. Gamze Bayram tam bir ruh hastası ve sadistti. Onunla hep kavga etmişimdir. Gerçi hepsiyle kavga ettim. Yine Funda Davran, Sevinç Kocakafa, Yasemin Okuyucu, S.Ö, Nursel Demirdövücü, Birsen Kars, F.G, S.Y, Havva Suiçmez, Asuman Özcan, Hayriye Gündüz, Gülay Kavak, Münire Demirel, Gülizar Kesici, Hatun Polat ve şu anda sıralamadığım birçoğu ilginç, kompleksli, ruh hastası, sadist tiplerdi. Özellikle ruh hastası olduklarını o kadar iyi kavrıyordum ki. Ayrı dünyadan bakıyordum onlara. Onları daha iyi görebiliyor ve çözebiliyordum.
S.Ö hariç nöbetçiler değişmişti. Yeni yeni insanlar tutuklanıp geliyordu. Bir gün gece nöbetçi uyandırdı. F.G’in yanına götürdü. Galiba 96 Şubat sonuydu. 95 Temmuz’unda sorguya almışlardı, 96 Şubat olmuştu. Filiz teybi açtı. “Evet Semra, artık iyileştin, her şeyi tek tek anlatacaksın, biz senin yeniden o koşulları kaldırabileceğini düşünmüyoruz” dedi. Ajan olmadığımı vs… anlatmaya çalıştım. Kızdı, bağırdı, çağırdı. “Senin delilik numaran bile ajan olduğunu gösterir” dedi. Manasız, manasız suratına bakınca, "Hatırlamıyor musun?” dedi. Dalga geçerek, “Abilerin taktikleri iyi öğretmiş, ama sen sonuna kadar dayanamıyor ve pes ediyorsun, mertçe ajanım desene” dedi. Ben de “Değilim ki” dedim. Bir tokat attı. Tehditler, konuşmalar, olmayan itiraflara zorlamalar. “Kalemi, kağıdı vereceğiz. İtiraf yapmazsan, herşeyi göze alır, aynı koşulları yaşatırız. İstediğin zaman iradeni nasıl kullandığını gördük, yine dayanırsın” dedi. Ben de “Söyleyecek bir şeyim yok” dedim. O da “El mi yaman bey mi yaman” dedi ve beni yukarı çıkardılar. İlginç duygular yaşıyordum. Ben de verdikleri kağıda ajanmış gibi yazılar yazdım. Ama bunlar, itiraf değil savunma gibiydi.
“Milletime; DHKP-C denilen bu örgüt insan hakları tüccarlığı yaparcasına bana şu şu şu … işkenceleri yaptı. Şimdi beni ölüme mahkum edip, sizden özür dilememi istiyorlar… Devlet lehine çalışmak hainlikse hainim…” böyle epeyce yazdım ve İstiklal Marşı'nın “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar/ Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var/ Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar” kıtasının tamamını yazıp, boğar kelimesinin altını çizerek onlara verdim. Zaten artık sağlıklı da düşünemiyordum. Amacım onları tahrik etmek ve bu süreyi kısa tutmaktı. Bu yazıyı verdikten sonra beni bir daha hiç sorguya almadılar.
Her gün nöbetçilerle tartışıyordum. Onlarda aşağılamalarına devam ediyorlardı. Yalnız hiç sorguya almadılar. S.Ö de dahil bütün nöbetçiler değişti ve gözaltım hafifledi. Ben onlara sataşınca, taklit vs. yapıyorlardı ama, ben ses çıkartmadığımda normal davranıyorlardı. Bu şekilde aylar bıkkınlık, sıkıntı ve bezginlik duygularıyla geçiyordu. Bu süreden sonra bırakılana kadar üzerime gelmediler. Beni bıraktıkları zamana kadar, onların içinde olmanın dışında bir sıkıntım kalmamıştı. Onların günlük koğuş yaşamlarını ve davranışlarını gözlemleyerek günlerimi geçirmeye çalışıyordum.
Şahit olduğum birçok şey içerisinden bir tanesi beynime kazındı. Bunu aktarmak istiyorum. Nöbetçilerimden Nilüfer Alcan ve Hülya Gülcan ortak bir çalışma yapıyorlardı. Nöbetçim oldukları için perde arkasında çalışıyorlardı. Bu bir broşürdü. 95 İnsan Hakları İhlali konusunda gazete kupürlerinden haberler topluyor, yazılar yazıyorlardı. Akıllarınca 1995 yılında, insan haklarına yönelik ihlalleri derleyerek bir kitapçık haline getirmeye çalışıyorlardı. Oysa sadece kendilerinin insanlık dışı tutumlarını ve insan onuruna yönelik aşağılamalarını bir kitapta toplamaya çalışsalar, birkaç ciltlik kitap yazmaları gerekirdi. Onları, insan hakları tüccarı olarak görmemin nedeni de buydu. Zaten insan haklarını savunuyor gibi görünüp, bu kisve altında, bu kadar büyük bir ustalıkla, kan dökmeyi, işkence yapmayı ve katliamlar gerçekleştirmeyi ancak bu ikiyüzlüler becerebilirlerdi. Gerçekten oldukça şaşırtıcıydı.
Günler, aylar böyle birbirini kovaladı. En son (Ölüm orucu dönemi) F.G (42. günü açlık grevinin) beni çağırdı. “Semra, bugüne kadar sen bize hiç yardımcı olmadın. Evet yanıldık. Ama sen de bize yardımcı olmadın. Şimdi nöbetçilerle artık tartışma. Biliyorsun açlık grevindeyiz. Onlar hasta. Üstelik her şeyi unutup bizimle olmanı istiyoruz. Sen hatalısın. Oyun oynamasaydın, bize yardımcı olsaydın, durumlar böyle olmazdı” dedi. Ben çok şaşırdım. Yine, defalarca onlara ajan olmadığımı söylediğimi, ama işkenceyle kabul ettirmeye çalıştıklarını söyledim. Bana “Zulüm yapıyorsun diyorsun. Böyle yapmayacağımı anlamalısın.” dedi. Yani açıkça “Biz işkence yaptık, ama seni ajan sandık” diyemiyordu. Çünkü, “Ajan olsam bile bana nasıl işkence yaparsınız" demiştim. Onlar da bu durumu kapatıp tekrar “Bizimle ol” diyorlardı. Onların bu kadar pişkin olmalarına şaşırıyordum. Ama ılımlı bir politika izlemeliydim. Çünkü oradan sağ olarak çıkmanın yolu buydu. Daha önceleri onlara sık sık “Zaten sağ bırakamazsınız, aksi takdirde işkence yaptığınızı açıklarım, bu da sizin işinize gelmez” diyordum. Asıl çekindikleri nokta buydu. Bana çok zor da gelse, ılımlı bir tablo çizmeye karar verdim. Onlara, yaşadıklarımı unutabileceğimi söyledim. Fakat içimde tarif edilemez bir öfke vardı. Ilımlı bir tablo çizmek zordu. Ama mecburdum. Tekrar, “Yaşadıklarımı unutsam bile bu koğuşta yaşamam mümkün değil” dedim. Onlar bırakamayacaklarını söyleyip, beni ikna etmeye çalıştılar. Tekrar ailemle görüştürmeye başladılar. Yaklaşık 10 ay sonra tekrar ailemle görüştüm. Kitap ve sigara verdiler. Gözaltı kalkmamıştı ama oldukça ılımlıydılar. Benim tek düşüncem, öfkemi ve kinimi hissettirmeden oradan çıkabilmekti.
Bir gün geldiler. Sabah ve Hürriyet Gazeteleri’nde çıkan haberleri gösterip haberi yalanlayan bir yazı yazmamı istediler. Aslında haber doğruydu. Gözaltında olduğumu ve örgüt tarafından infaz edilmeyi beklediğimi yazıyordu. Benimle birlikte birkaç insana daha ilişkin bir haber vardı. Örgütün amacı yaptığı işkenceyi gizlemek, haberi yalanlamaktı. Belli ki diğer insanları yumuşatmışlardı. Çünkü Raziye Katırcı’nın gözaltısı sona ermişti. Gerçi o fiziki anlamda işkenceli bir sorgu süreci yaşamamıştı. Fakat gözaltındaydı. Benim yumuşamayacağımı düşünüyorlardı. Tekrar tekrar kendileri ile birlikte olmamı istediler. Ben “Koğuşta yaşadığım süreçten sonra mümkün değil” diyor ve uygun bir tarzda reddediyordum. En son “Bayrampaşa Özel Tip’te kalırsan bırakırız” dediler. Kabul eder gibi göründüm. 21 Kasım’da beni bu koşulla serbest bıraktılar. Ben savcı ile görüşünce durumu iyice kavradım. Sıkışmışlardı ve mecburlardı bırakmaya. Aynı gün savcıya “Örgütçülerin olmadığı bir cezaevine gitmek istiyorum, bir gün dahi burada kalamam” dedim. Yardımcı oldu. Kırklareli’ye gitmem için ring ayarlandı. Asla sağ olarak çıkamayacağımı düşündüğüm cezaevinin bahçesine gittik. Bayrampaşa Cezaevi’nin bahçesi gözüme çok geniş, büyük geldi. Kafamda onlarca düşünceyle, kapısı açık ringe baktım… Ringe bindiğim andan itibaren benim için yeni bir sayfa açılacaktı. Ama bu yaşadıklarımı ömrüm boyunca hiç unutmayacaktım. Bayrampaşa’da acılarla dolu 1,5 yıl geçirmiştim. Gerçekleri öğrenmiştim. Şimdi ringe attığım adımla eski sayfayı kapayacak, güzel olan yeni sayfayı açacaktım. Bu iğrenç yüzlerden, işkencelerden, kabuslardan, hayallerden, acılardan ve ikiyüzlülükten kurtulmuştum. Ama izlerini hayatım boyunca üzerimde taşıyacaktım. Ve kaderimi bundan sonra bir terör örgütü değil, kendim belirleyecektim.
SEMRA DUYAR KİMDİR?
1973 yılında İstanbul’da doğdum. İlk ve orta öğrenimimi tamamladıktan sonra, lise dönemimde örgütle tanıştım ve öğrenimimi yarım bıraktım. Örgüte katılışımda ekonomik, sosyal, kültürel ve ailevi nedenlerin yanında, kendim ve insanlık için birşeyler yapma isteğim vardı.
Buna rağmen, örgüte girdiğim dönem, henüz politikadan, siyasetten anlamayacak kadar küçük yaştaydım. Belli bir olgunluğa erişince örgütün ideoloji, amaç ve yöntemleri noktasında çelişkilerim yoğunlaştı. Tutuklanma sürecimde, örgütü bırakmak istediğimi söylediğim andan itibaren yaşadığım 1,5 yıllık işkence süreci, aslında yaşamımda dönüm noktası oldu. Varolan çelişkilerin derinleşmesine ve yeni bir kararla, yeni bir sayfa açmama neden oldu. Yaşadığım sıkıntılı sürecin etkilerini üzerimden atıp, örgüt içinde yaşadığım süreci kafamda sıfırladım.
Aslında bunları uzun uzadıya yazmama gerek yok. Önemli olan yaşama yeniden tutkuyla, yanlışlarımla olgunlaşarak başlamamdı. Yeni hayatım cezaevinde eşimle tanışmamla bir boyut ve anlam kazandı. Eşimle yeni tanıştığım dönemlerde, eşimin tanınmış bir itirafçı olmasından kaynaklı yoğun eleştiri ve tepkilerle karşılaştım. Bana göre bu eleştiriler, sakat bir mantığın ürünüydü. Çünkü sevgide böylesi hesapların olması doğru değildi. Eşim de, benim gibi yüce erdemlerin teorisi ile örgüte katılmış, örgüt içerisinde cirit atan pislikleri görünce bunu elinin tersi ile itmiş ve yeni bir yaşam umudu ile vicdani muhasebesini de yaparak teslim olmuştu. Tüm eleştiri, tepki ve kaygılara rağmen, eksiklerimizi doldurabilir, fazlalıklarımızı törpüleyebiliriz dedik ve sadece kendimiz için, kendimiz adına, kendimiz karar vererek evlendik. Bu zor koşullarda sevginin yanı sıra acıları da yaşadık elbette.
Sonra hayatımın ikinci rengi doğdu; bebeğimiz. Henüz 30 günlük bir bebekti ve aldığı her nefeste yaşamı tanımaya çalışıyordu. 30 günlükken babası öldürüldü. Belki benim çocuğumla aynı kaderi paylaşan yüzlerce bebek var. Ama genel anlamda itirafçılığa, özelinde eşimin tanınmış bir itirafçı olmasından kaynaklı önyargıların, çocuğumuza ileri ki yaşamında yansıması, benim için bile endişe olarak hep varolacak.
Ben şimdi bir anneyim ve sorumluluğunu aldığım, bir hayat, bir insan. Bu çok ağır bir sorumluluk. Çünkü, ona verebileceğim, ya da vermekte eksik kalacağım her şey onun ileri ki yaşamını etkileyecek. Bir anne olarak onun manevi dünyasını sarıp, sarmalarsam, ileride yaşamın zorlukları karşısında eminim ki doğru durabilmeyi öğrenecektir.
Yukarıda ifade ettiğim gibi, ekonomik, sosyal, kültürel nedenlerin yanı sıra, ailevi nedenler de beni örgüte sürükleyen durumdu. Bir manevi boşluk... Belki bu doldurulmuş olsaydı ben de hayat karşısında doğru kararlar alarak, insana ve insanlık adına birşeyler yapma isteğimi doğru bir şekilde yapabilirdim. Önce kendime, sonra aileme ve daha sonra topluma faydalı olabilirdim.
Şimdi ben bir çocuk yetiştiriyorum. Fakat benim koşullarım daha farklı. Bir cezaevi ortamındayım ve 24 saat beraberiz. Zaman zaman duygusallaşıyor, üzülüyor ve öfkeleniyorum. Bunları en aza indirgeyerek yansıtma çabasındayım. Çünkü üzüntümü, sıkıntılarımı ona yansıttığımda belki babasızlığı daha derin hisseder, belki kendine güvensiz olur, belki onun manevi dünyasında tahribatlara yol açar.
Yine cezaevinde tek yaşasaydım odamı bir ev ortamına dönüştürmek için çaba sarf etmeyebilirdim. Bunlar ince ayrıntılar gibi görünebilir ama oyuncakların ya da benzeri süs eşyalarının onun görebileceği bir yerde olmasına özen gösterme çabam, onu ranzadan, betondan, parmaklıklardan daha uzak tutmak için. İnce ayrıntıları düşünmemin nedeni, kendisini daha sıcak bir ortamda hissetmesini sağlamaya çalışmak. Burası cezaevi ve 30-40 insan var. Bu da 30-40 değişik kültür anlamına geliyor. Koğuş kısmında zaman zaman tartışmalar, kavgalar vs.oluyor. Duyurmamaya, ya da oradaysam uzaklaştırmaya çalışıyorum. Çünkü, ileride yüksek sesin, tartışmaların, belki onda hırçın, âsî, isyankâr bir yapıya bürünmesine neden olabilir diye düşünüyorum. Bunlar önemsiz noktalar gibi görünse de, aslında çok önemli.
Her anne gibi ben de çocuğumu seviyorum ve onu sevgi ile büyütmeye çalışıyorum. İyi bir anne olmak istiyorum. İleride onun da sevgi ile çocuklar büyütmesi ve mutlu olmasının, ancak alabileceği sevgi ve şefkate bağlı olduğunu biliyorum. Yine kendisine özgüveni olan ve sağlıklı ruhsal yapıya sahip bir kişiliğe sahip olabilmesi buna bağlı.
Özcesi; bir insanın gelecekte kendisine, ailesine ve topluma yararlı ya da zararlı olması, ailesinin ona verdikleri ya da veremedikleri ile paraleldir.

SON

 
 Yazar: Suç Ve Ceza 21.06.2009  
 

Yazarın Diğer Yazıları:

  Yorumlar
 
İsim:  anti dhkpc
 
Yorum: 
 
İsim:  kamil
 
Yorum: 

  Yorum Yaz
 
İsim: 
 
Yorum: 
Kalan Karakter Sayısı:
 
Şifremi Unuttum 
Kayıt Ol 
YAZARLARIMIZ
Sınıf KOMİSERİ
Sınıf KOMİSERİ ETÜT SAATİ 21 BİRİNCİ VE İKİNCİ SINIFTAKİ ÖĞRENCİLERİN İLİŞKİLERİ
Abdullah MOLLAOĞLU
Abdullah MOLLAOĞLU Ertuğrul ÖZKÖK Medya Peygamberi mi?
İsmet KAPLAN
İsmet KAPLAN Makam teklifi neden istenebilir?
Elveda TANIK
Elveda TANIK Uyuşturucu Madde Kullanımının Kişi ve Toplum Üzerindeki Etkisi
Emsal TOPRAK
Emsal TOPRAK BAĞIMLININ BİR GÜNÜ!
Alparslan ALTEKİN
Alparslan ALTEKİN İNGİLİZ POLİSİ 16 ÜNİFORMA TEÇHİZATLARI
Caner TEKİNTAŞ
Caner TEKİNTAŞ KADRO MEKTUPLARI 17 Kalecik
Ercan TAŞTEKİN
Ercan TAŞTEKİN POLİSLİĞİN "P" Sİ
AST SINIF
AST SINIF KOLEJ YAZILARI-7 NÖBETLER
Önder AYTAÇ
Önder AYTAÇ Emniyet ve Anadolu´nun Sesi: Yaşasın TSK, Kahrolsun Militarizm ve Polis Devleti
Murat DAĞLAR
Murat DAĞLAR Tecavüzü Seyretmek
Fatih BALCI
Fatih BALCI Düşsel Gerçekler
İlhan DAĞDEVİREN
İlhan DAĞDEVİREN BU, ACI..
Ömer Faruk GÜLTEKİN
Ömer Faruk GÜLTEKİN Yokolan İnsanlık
 
 

   designed and coded by sucveceza.comekibi © 2007. Ayrıntılı bilgi  Her Hakkı Saklıdır.