| YAZILAR |
|
Warning: mysql_fetch_array(): supplied argument is not a valid MySQL result resource in /home/sucveceza/domains/sucveceza.com/public_html/index.php on line 307
| |
| |
|
| Eski Bir Örgüt Mensubunun Anıları-DHKP-C ´nin Kirli Yüzü-4 |
|
| Yazar:
Suç Ve Ceza |
14.06.2009
|
 |
Açlık grevinin 27. gününe gelmiştik. Koğuştakiler birbirlerine türlü türlü nazlar yapıyorlardı. Kıpırdayamıyorlar, durumlarından yakınıyorlardı. Yakınmayla, anlatmaya çalıştığım şey, ya durumlarını abartıp ne kadar fedakâr olduklarını birbirlerine kanıtlama yarışı içine girmeleri, ya da gerçekten dökülüyor olmaları... Ben hareketsiz ve onların sahip olduğu birçok olanaktan yoksun ve koşullarım hem fiziki, hem moral anlamında çok kötü olduğu halde kendimi onlardan daha iyi görüyordum. Ama tuvalete vs. giderken yalpalıyordum. Onlar elde çamaşır yıkamıyor ve ailelere veriyorlardı. Bana ise kirli çamaşırlarımı vermek yasaktı. 30. gün olmuştu. Artık benim de sağlık durumum oldukça bozulmuştu. 30’lu günleri geçtiğimiz bir gün tuvalete giderken sendeleyerek düştüm. S.Ö “Kalk ayağa salak, birde seninle mi uğraşacağız” diye bağırdı. Oysa ki kendisi 20. günlerde düşüp, kalkıyordu… Üstelik havalandırmada temiz hava alıyor, TV. seyrediyordu. Moral olarak da iyiydi. Benim gibi cezaevi içinde ikinci bir cezaevini yaşamak, hakarete uğrayıp küçümsenmek ve kendi çamaşırlarını yıkayıp, zorla açlık grevi yapmak zorunda da bırakılmamıştı. Buna rağmen pişkince bağırıp, kendi durumunu görmezlikten gelebiliyordu. Yüreği de yüzü gibi çirkin olan S.Ö... Açlık grevinin 30’lu günlerinde bile, hasta ruh yapısını ve komplekslerini tatmin etmekten vazgeçmeyecek kadar sadist ve aşağılık... Tıpkı Gamze Bayram gibi sadist, ruh hastası, henüz ne yaptığını bile bilmeyen zavalı bir mahluk. Nefretim öylesine çoğalmıştı ve o kadar nettim ki, onların içyüzünü her geçen gün daha iyi kavrıyordum. Artık ziyarete çıkmakta zorlanıyordum. Aileme “Önümüzdeki günlerde görüşe çıkmazsam merak etmeyin” dedim. Nefesim daralıyordu. Oysa bunu söylerken ailemle aylarca görüştürülmeyeceğimi nereden bilebilirdim. Yoksa hastayken bile her ziyarete çıkardım. Nöbetçiler bir süre aşağılama kampanyalarından vazgeçtiler. Anlaşılan açlık onların performansını düşürmüştü. Artık gece sorgulamaya da çekmiyorlardı. Yaklaşımlarında oldukça yumuşama vardı. Açlık grevinin bitiminde beni bırakacaklarını düşünmeye başlamıştım. Artık şeker yiyemiyor ve sıvı almakta zorlanıyordum. 43. gün açlık grevi sona erdi. Açlık grevi sonrası 1 haftalık süre boyunca günde 3 kez olmak üzere diyet yemek veriyorlardı. Doğal olarak, 43 günlük açlık sonunda şiddetli baş ağrıları, mide yanmaları ve karında şişlik meydana geldi. Onlar kendileri, hareket ediyor ve sağlıkçıların denetiminde bu ağrıları hafifletmek için mide ilaçları kullanıyorlardı. Bir gün ben de artık dayanamadım. Mide için ilaç istedim. Bana “Vücudun kendini toplasın, hiç merak etme, biz sana ilaç vereceğiz” dediler. Son dönemlerdeki yumuşamadan sonra, bu sözü iyi niyetle söylediklerini düşünmüştüm. Aklıma bir ara “o zaman onlar niye ilaç alıyorlar” diye bir düşünce geldi ama, üzerinde fazlaca düşünüp, sözlerinde bir art niyet aramadım. Çünkü açlık grevi sırasında, her hafta tartılıyordum. Herkesin kilosunu düzenli olarak tartıyorlardı. Koğuşta en zayıf Mesude adlı bir kızdı. Ben de 40-39-38 kilo arasında gidip geliyordum. İlaç vermemelerinin sebebinin bu olabileceğini düşündüm. Ama çok yakında bu ruh hastası, iğrenç mahlukların böylesine iyi niyetli bir değerlendirmenin yanından bile geçmeyecek kadar art niyetli olduklarını, kafalarındaki şeytanca planlarını hayata geçirmek için, kendimi toparlamamı beklediklerini anlayıp, saflığıma şaşıracaktım. Bu insan müsveddesi, işkenceci psikopatların, bırak gözaltıyı bırakıp, bu işkenceye son vermeyi, daha ağır ve sistemli işkenceye hazırlandıklarını anlamalıydım. Bir hafta sonra yine uykudan uyandırıp, yemekhaneye indirdiler. S.Y ve F.G masada beni bekliyorlardı. Serpil, ilk sorgu hariç, hiçbir sorguya katılmamıştı. Üstelik masada teyp de yoktu. Onu görünce ve masada teyp de olmayınca yüzümde bir tebessüm belirdi. Oturdum masaya. Ben, “Yanlışlık yaptık, gözaltın sona erdi” diyeceklerini zannediyordum. F.G korkunç bir bakış fırlattı. “Evet Semra oyun bitti” dedi. O an yemekhanenin sigortaları attı. Bunun bilinçli bir yöntem olduğunu önceleri anlamadım. Fakat sonraları, bu karartmanın onların, profesyonelce uyguladıkları bir psikolojik işkence yöntemlerinden biri olduğunu anlayacaktım. F.G karanlıkta konuşuyordu. “Konuşman senin için iyi olur. Sen bundan sonra gözaltının ne olduğunu anlayacaksın. Biz sana ne yaptık ki şikayet ediyorsun, asıl bundan sonra göreceksin …. !” dedi. “Ne demek yani?” dedim. İlk kez açık bir dille “Artık oynama, polisle yaptığın işbirliğini anlat” dedi. Resmen şok olmuştum. İçimden; “Bu iş ciddi galiba, bunlar benim polis ajanı veya işbirlikçisi olduğumu zannediyorlar” diyerek, ikna etmeye çalıştım. “Sadece itiraf etmek için konuş!.. yoksa çeneni açma! Evet mi? Hayır mı?” dediler. Serpil, Filiz’e “Boşuna uğraşma, sanki polis abileri madalya verecek de hala oyun oynuyor” dedi. S.Ö’e “Götür” dedi Filiz. Serpil, Filiz’e “Koşullarını anlatmayı unuttun” dedi. Bunun üzerine Filiz “Ekmek, yemek, su ve sigara yok, itiraf yapana kadar böyle. Samimi itiraf yaparsan düşünürüz. Partimiz, kimseye vermediği şansı sana veriyor ve senden samimi itiraf bekliyor. Samimi olursan durumun hafifler” dedi. Ben de “Ne itirafı?” dememe kalmadan “Götür” dedi. Ben nöbetçi eşliğinde yatakhaneye gittim. Ranzaya doğru ilerlerken S.Ö “Nereye? Nereye? perde arkasına kibar komutan. Artık kibarlığından da, kibirliliğinden de eser kalmayacak. Artist Semra” dedi. Adeta kin kusuyor, pis dilinden zehir damlıyordu. Hayatı boyunca bir baltaya sap olamamış ve hastalıklı kişilik yapısının verdiği aşağılık komplekslerini tatmin edebileceği en mükemmel işi vermişlerdi ona. O da basit beyniyle doya doya tadını çıkarıyordu bu durumun. “Kibar komutan, kibirli, artist” cümlesinde bile, bir eziklik, çekememe ve sitem vardı. Kendisine bu saçma, sözde ve anlamsız paye verilmemiş ama şimdi, bu payenin daha önce verilmiş olduğu birisine işkence yapıyordu. Ne kadar iyi bir tatmin aracı ve oyunu bulmuştu kendisi için. Onun bu haline hem büyük bir öfke duyuyor, hem de acıyordum. Bulunduğu yerden ve yaptığı işten o kadar memnundu ki ona “Başka bir yerde olmak ister misin?” diye sorsalar, kendini tatmin ettiği bu oyunu bırakıp, asla gitmek istemezdi. Polis ajanı olduğum, ya da polisle işbirliği yaptığım varsayımından yola çıkarak, benden itiraflarda bulunmamı ve her şeyi anlatmamı istiyorlardı. Bu yüzü tanıdıktan ve gördükten sonra bunu yapmış olmayı o kadar çok istiyordum ki, bu iğrenç yaratıkların insanlara, insanlığa zarar vermesini önleyebilecek her şey onurlu bir görev ve insanlık borcu olurdu çünkü. Ama maalesef böyle onurlu bir işi yapmak yerine, terör örgütünün adını “savaş” koyduğu, bu kirli ve kanlı oyuna alet olmuştum. Keşke çocukluk hayallerime kulak verip büyüdükten sonra da polis olmak isteyip, bunun için uğraş verseydim diye düşünüyordum. Fakat beni bu kirli oyuna alet eden terör örgütünün kirli yöntemleri şimdi de beni vuruyordu. Adına “halk için mücadele” dedikleri, kirli bir oyun başlatıyor, bu oyunun adını “savaş” koyuyor, sonra da bu savaşın ağırlığını taşıyamayıp paronayak oluyorlardı. Psikolojik olarak dengesizleşmiş, kendi ürettikleri kurgulara kendilerini inandırmışlardı. Birkaç operasyon yemiş, darmadağın olmuş, şimdi de neye uğradıklarını anlamadıkları bu operasyonların suçunu yükleyecekleri günah keçileri arıyorlardı kendilerine, uzmanlaştırdıkları psikolojik ve fiziki işkence yöntemlerini kullanarak. Kendi elleriyle yaratmaya çalışıyorlardı bu suçluları. Kim bilir bugüne kadar kimlere uygulamış, kimleri delirtmiş, oyunlarına alet ettikleri kaç günahsız insanı günah keçisi ve suçlu ilan etmişlerdi. Örgütlerinin, başarısızlıklarının sorumluluğunu bile üstlenme cesaretinden bile yoksundular. Birkaç suçlu yaratıp zevahiri kurtarmalıydılar ve bana yapmaya çalıştıkları da buydu. Beni perdelerle çevrilmiş bölüme götürdüler. Böylece, perdelerle çevrilmiş bölümün gizemini yaşayarak öğrenecektim. Bunun daha ağır bir gözaltı ve işkence süreci olduğunu sezinliyordum. Kim bilir bu perdeli bölüm daha önce kimleri konuk etmişti? Sadece 3 nöbetçim vardı. Ranzamın tepesinde gözlerimi yakan bir lamba ve hiç değişmeyen nöbetçim S.Ö’le birlikte yeni nöbetçilerim olan Gamze Bayram ve Sevim Kocakafa. Yatağa oturdum. S.Ö, gözlerini gözlerimden ayırmadan bakıyordu. Önceleri neden böyle hiç ayırmadan gözlerimin içine baktığını anlayamamıştım. Fakat daha sonra perde arkasına alındığımda gerçeği anladım. 24 saat boyunca gözlerini hiç ayırmadan bakıyorlardı bana. Her saat başı nöbetçi değişiyor, ama bir çift göz bana hep bakıyordu. Tabi ilk anda anlamamıştım. S.Ö’e “Ne bakıyorsun durmadan?” dedim. Gamze’ye, “Gamze flasterle poşeti getir” dedi. Gamze flaster ve poşeti getirdi. Poşette mavi çarşaflarla örülmüş büyüklü, küçüklü ipler vardı. Niyetlerinin kötü olduğunu anladım. “Siz manyak mısınız?” dedim. Bunun üzerine S.Ö “Birkez daha konuşursan ağzını flasterle kapatır, ellerini bağlarız” dedi. Bende “Vay be gerçekten sen yaparsın, ama bir gün senin gözlerine ben de rahat bakacağım” dedim. “Bir gün senin mezarının üzerinde otlar bitecek. Ölüler bakamaz” dedi. O anki duygularımı anlatamam. Sanki boğuluyordum. Aklıma birden Latife Ereren ve Şimel Aydın geldi. Bu resmen bir işkence ve bunlar da işkenceciydi. Demek ki Latife ve Şimel’e de böyle yapmışlardı. Oysa dışarıdayken bize ne kadarda farklı anlatıyorlardı. Sözde bu insanlar kendi suçlarını itiraf etmişler ve bir fiske bile yemeden öldürülmüşlerdi. Oysa ajan ve polise bile “İşkence yapmayız” diyorlardı. Bir de örgüt insan haklarından, demokrasiden yanaymış gibi görünüyor ve işkenceye karşı olduğunu söylerlerdi. Onlar değil miydi “İşkence insanlık suçudur” diyen. S.Ö’e “Hani işkence yapmazdınız” dedim. “Sen düşmansın, hem ağzını topla bana işkenceci diyemezsin” dedi. Ben de “Demek ki savaşlarda her şey mübah öyle mi?” dedim. “Kes sesini” dedi. Onlar değil miydi “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek diyen? Ve onlar değil miydi, sözde demokratik kurum ve kuruluşları aracılığıyla veya kişisel başvurularıyla insan hakları mahkemelerine, uluslararası af örgütlerine “Türkiye'de işkence var” diye şikayetlerde bulunan. Oysa işkencenin olduğu yer belliydi, işkenceyi yapanlar da. Bu konuda oldukça deneyimli oldukları ve azımsanamayacak bir birikim ve maharetle gerçekleştiriyorlardı işkencelerini. Bu insanlar gerçekten devrim yapsalar (!) ya da amaçlarına ulaşsalar, nasıl bir insanlık anlayışına sahip oldukları ve nasıl bir ülke yaratacakları konusunda da bilgi veriyordu pratikleri. Bir türlü uyuyamadım. Bir sağa, bir sola dönüp duruyordum. O kadar çok uyumak istiyordum ki. Uyumak ve hiç uyanmamak. Sabah olmuştu. Koğuştakiler her zamanki gibi kalktılar. Her sabah 08.00’de, “Kahvaltı” derlerdi. Yemek saatlerinde “Yemek hazır" diye anons yapılırdı. Ama gün boyu anonslardaki değişiklikler gözüme çarptı. Sabah koğuş nöbetçisi bağırıp “Arkadaşlar herkes kahvaltıya, sucuklu yumurta, peynir, börek” diye bağırdı, “Mis gibi mercimek çorbası var soğumadan aşağı inin, köfte de var nar gibi kızarmış vs…” diyorlardı. İçimden “Allah Allah, ne kadar da görgüsüzler ve alçaklar. Benim yemek ve suya dayanamayacağımı zannedip, kendilerince beni etkilemeye çalışıyorlar” diye düşündüm. Daha önce 43 gün aç kalmıştım. Ama susuzluğun ne demek olduğunu bilmiyordum. Onların bu psikolojik taktiklerinin boşa olmadığını bunun da diğerleri gibi ustası oldukları işkence yöntemlerinden biri olduğunu 3-4 güne kadar kavrayacaktım. Üstelik 43 günlük zorla açlık grevinin üzerinden daha, henüz bir hafta geçmişti. Bünyem de zayıftı, içim kavruluyordu. S.Ö “Hadi Semra bugün 4. gün. Bırak katır inadını. Latife 2. gün su diye inledi” dedi. “Ne demek istiyorsun” deyince, “Kızım polisle anlaşmanı anlat. Bak biz Ankara’da 11 kişiydik. Füsun’u kurtarabildiler mi? Hem de o MİT’in adamıydı. Konuş, suyunu al rahat rahat geber, kimsenin umurunda bile değilsin” dedi. Sinirlendim. Perdeleri yırtmaya çalıştım. Bu kontrolüm dışındaki bir tepkiydi. Resmen sinir küpü olmuştum. İçimden nefret, öfke, tiksinti gibi duygular çok yoğun olarak geçiyordu. Bunun üzerine ellerimi, ayaklarımı ranzaya bağladılar. Sabah 8, akşam 8 sayımından sonra tuvalete götürüyorlardı. Artık ailemle de görüştürmüyorlardı. Tuvaletteki ayna da, ben perde arkasına alındıktan sonra kaldırılmıştı. Bu arada tuvalet kullanımı da farklılaşmıştı. Kapı ardına kadar açıktı ve bana bakıyorlardı. Yani tuvalet ihtiyacımı giderirken. Çok ilginçti doğrusu, insanlar alçalabilir, küçülebilirdi ama kimse bu insan müsveddeleri kadar düşkünleşemezdi. El yüz yıkamakta yasaktı. Günlerdir su vermiyorlardı. 7. güne kadar sağlıklı sayabildim kaç gün olduğunu. Etlerimin morardığını ve derimin sarktığını görebiliyordum. Ayağa kalkamıyordum artık. S.Ö aynı zamanda hemşireydi. Hemşireler, hastaların, yardıma ihtiyacı olan insanların hizmetindedirler. Görevleri insanlara yardımcı olmak şifa dağıtmaktır. S.Ö ise hemşirelik döneminde öğrendiklerini, şifa dağıtmak için değil, pislik saçmak için kullanıyor, becerisini akıl almaz işkence yöntemlerine dönüştürerek uyguluyordu. Zorla tansiyonumu alıyor, ateşimi ölçüyordu. Tuvalet ihtiyacımı gidermek için ayağa kalkamıyordum, ama sık sık tuvaletim geliyordu. Buna anlam verememiştim. Dayanamayıp işkenceci hemşireme danıştım “Ben su içmiyorum, bu nedir?” dedim. Gülerek, “Latife de sormuştu. 20 gün olsa da sıvı çıkarırsın, insan vücudu kolay kolay pes etmez” dedi. Sık sık gelip, neremin ağrıdığını, ne gibi rahatsızlıklar duyduğumu soruyordu. Cevap vermiyordum. Ama astımlı gibi nefes alıyordum, kalbim ağrıyordu ve kulaklarım uğulduyordu. En ufak bir sese bile tahammülüm yoktu. Sanki beynimi oyuyorlardı. Koğuşta hiç yemek pişirmeyenler kek türü şeyler pişiriyorlardı. Anlaşılan bütün koğuş beni sorgulamayı sistemli bir kampanya haline dönüştürmüştü. “İçim yanıyor kalsiyum sandoz versene” diyorlardı. Tam kulağımın dibinde sandozu bardağa atıyor, çıkardığı sesi dinletip perde arkasından lakır lakır deviriyorlardı midelerine. Artık etlerim kokuyordu, dudaklarım, dilim resmen kupkuru olmuştu. Ağzımın içi sanki lağım çukuru gibi kokuyor, midem yanıyordu. Karşımda sürekli benim yaptığım hareketlerin aynısını yapıyordu nöbetçiler. Buna tiyatroda “hamur” oyunu diyorlarmış. Bu da psikolojik yöntemdi sinirlerimi zayıflatmak için. Her geçen günle birlikte durumum o kadar ağırlaştı ki, leğen getirip kollarımdan tutuyorlar ve ben de bir damla sıvıyı büyük bir sancıyla leğene boşaltıyordum. Kaçıncı gün olduğunu bilmiyordum. Beni ranzadan indirip “Tutunarak ihtiyacını gider” diyorlardı. Tabi bunu kibarca söylemiyorlardı. Kolumu bıraktıkları anda kafam o berbat çiniye çarpıyordu. Filiz Genç gelip müdahale etti, “Bu köpeği itiraf yapmadan kafasını yere vura vura geberteceksiniz, bundan sonra indirmeyin, eldiven takıp altından alın” dedi. Eli kolu bağlı, savunmasız bir insana karşı yaptıkları bu davranışlarla zeka düzeyini ve kapasitelerini gösteriyorlardı. F.G’in söylediği cümledeki “bu köpeği” kelimesine çok öfkelenmiştim. Köpek kimdi acaba? Aşağılık komplekslerini tatmin etmek için savunmasız bir insana yönelik hakaret, küfür, küçümseme yarışına girenler değil miydi acaba? Bir de “devrimciler küfür etmezlermiş!” Böyle yaparak ne kadar keskin devrimci olduklarını, örgütlerine ne kadar bağlı olduklarını ya da ne kadar güçlü olduklarını ispatlamış oluyorlardı, hastalıklı ve basit kafalarına göre. Kemikleşmiş bir kaç kaşarın dışında, genç insanlar daha önceleri benim yaptığım gibi terör örgütlerinin karalama kampanyalarından etkileniyorlardı aslında . Hele o liseli ufak kızlara hiç kızamıyordum doğrusu. Çünkü hepsi ne yaptığının farkında bile değillerdi. Diğerleri ise ne kadar aşağılar, küfür eder ve hakaret ederse o kadar kendini kanıtlamış oluyorlardı sevgili örgütlerine. 40 yaşını devirmiş Hayriye Gündüz, bu kampanya esnasında daha önceden boğularak öldürülen 18 yaşındaki Şimel Aydın’la aramda kıyaslama yapıp, tipik yaşlanmış bunak kadınlık kaprislerini kusuyordu sanki. Yine Yasemin Okuyucu, Gülizar Kesici, Münevver Göz, Asuman Özcan, Münire Demirel, Funda Davran, Birsen Kars, Gülay Kavak, Ergül Uzundiz, Nilüfer Alacan, Seyhan Doğan ve Hatun Polat gibileri. Aslında ortada tam anlamıyla traji komik bir durum vardı; artık çürümüş, bitmiş ve kendileriyle bile kavgalı durumda olan bir yığın insanın neye karşı olduklarını bile bilmedikleri bir mücadele. Dışlanmışlığa, bir baltaya sap olma özlemlerine, basit kadınlık güdülerinin yönlendirdiği, kıskançlık ve çekememezliğine esir olmuş manyaklar güruhu. Durumlarının farkında bile değillerdi. Artık eldiven takıp, Filiz’in dediğini yerine getiriyorlardı. Kabus gibiydi. Bir an evvel ölmeyi ve kurtulmayı düşünüyordum. Etimin kokusu da beni rahatsız ediyordu. Bilerek koğuşa parfüm sıkıyorlar, karavana çalıyor ve toplu marş söylüyorlardı. Çünkü susuzluktan ölüm noktasına gelen insan nefes almakta zorlanır ve sesten rahatsızlık duyardı. Galiba Latife ve Şimel’den oldukça deneyim kazanmışlardı.
Devam Edecek... |
| |
| Yazar:
Suç Ve Ceza |
14.06.2009 |
| |
|
|