|
| Eski Bir Örgüt Mensubunun Anıları-DHKP-C ´nin Kirli Yüzü-3 |
|
| Yazar:
Suç Ve Ceza |
01.06.2009
|
 |
Gördüğüm her şey ve yeni durum beni önce şaşırtıyor, ardından yadırgadığım bu yeni duruma alışıyordum. Bana “Samimi ol, bildiğimiz şeyler var, zamanı gelince açıklarız” diyor, her şeyi anlatmamı istiyorlardı. Bense anlamsız bir ifadeyle gözlerine bakıyordum. “Bunlar ya şaşırmış, ya da ruh hastası olmalılar” diye düşünüyordum. “Niye normal davranmıyorlar, bildikleri ne olabilir ki? Örgüte göre suç teşkil edecek durumum yok benim. Üstelik cezaevinde bulunan bir çok kişiden daha iyiydi şube sürecim” diye düşünüyordum. Ben de onlara “ne zaman bitireceksiniz gözaltıyı” diyor ve “nöbetçilerin insani koşullara uygun davranmadığını ve davranmaları gerektiğini” söylüyordum. Oysa nereden bilebilirdim ki kafalarındakileri, benim bu şikayetçi olduğum süreci mumla aratacak baskı ve işkencelere hazırlandıklarını ve niyetlerinin hiç de iyi olmadığını... Biraz zaman geçtikçe daha iyi anlayacaktım. Bana “Biz seninle daha sonra görüşürüz, bir daha nöbetçi arkadaşlarımızla tartışma, sen tutuklusun ve bizlere tavır alamazsın. Sadece samimi olacak ve söylenenlere uyacaksın” dediler. Bense umursamaz davranmaya devam ediyordum. Yatak hapsi nöbetçilerle aramda yaşadığım sinir savaşı ile 2 hafta daha devam etti. Yavaş yavaş bu duruma konsantre olmaya çalışıyordum. Kaçış yoktu. Bu durum 2 haftayla bitmeyecekti anlaşılan. Bir gün koğuşun pencerelerini yeşil perdelerle kapladılar. Koğuş karanlıktı artık. Amaçları, sinirlerimi yıpratmak ve başlayacakları yeni işkence yöntemlerinden önce psikolojik olarak beni iyice zayıflatmaktı. Gerçekten çok adice ve teknik bir biçimde çalışıyorlardı. Sabah 08.00, öğle 12.00, akşam 17.30’da yemek getiriyorlardı. Tepsiyi fırlatıyor, küçümsüyorlardı. Ben de zaman zaman yemekleri geri çeviriyor ve onlarla tartışıyordum. Bu durum uzun süre devam etti. Karşı koğuşlarda diğer terör örgütlerinden insanlar vardı. Bazen havalandırmada top oynarken çıkardıkları sesler geliyordu. Bir de ufak kız çocuklarının sesleri, Özge ve Tanya. İçimden “Keşke bende Özge ve Tanya gibi çocuk olsaydım” diye geçiriyordum. Cezaevinde olan insanlar dışarıya çıkmayı ve özgürlüklerine kavuşmayı isterler. Bense top oynamayı, havalandırmada volta atmayı ve gözaltının bir an önce bitmesini hayal ediyordum. Bunlar cezaevinde yatan insanların sahip olduğu doğal yaşantıları ve makul istekleriydi. Ama terör örgütünün yaşattığı bu olumsuz koşullardan sonra, benim için ulaşılması imkansız hayaller gibi gözüküyordu. Ziyarette, aileme durumu belli ettirmemeye gayret ediyordum. Gerçi yanımda nöbetçiler vardı ve anlıyorlardı. Kahroluyordum ve her geçen gün bin kez pişman oluyordum. Bu ruh haliyle gülücükler dağıtmaya çalışıyordum. Kendimi değil, daha çok aileme verdiğim acıyı düşünüyor ve üzülüyordum onlar için. Minik yeğenlerimin güzel yüzlerini düşünerek günlerimi geçirmeye çalışıyordum. Haftada bir kez geceleri uyandırıp, yemekhaneye indiriyorlardı. Bir masada teyp ve F.G. Her çağırdığında üslubu biraz daha sertleşiyordu “Artık yeter. Uslu uslu otur ve samimi ol. Biz hakkında iyi şeyler düşünmüyoruz” diyordu. Bense "Ne gibi yani? Ben her şeyi söyledim, işbirliği vs. deseniz yapmadım. Sadece bırakmak istediğimi ve örgüte yönelik eleştirilerimi yazdım” diyordum. Her seferinde tehditvari bir biçimde ”Sen bilirsin” diyordu. Bu şekilde; kasım ayına kadar devam etti. Haftada bir kez banyoya götürüyorlar 5 dakika olmadan “hadi çık” diyorlardı. Tuvalete girdiğimde, daha kapı kapanmadan “Çık arayacağız” diyorlardı. Yüzü de yüreği gibi çirkin olan S.Ö dışında nöbetçiler sürekli değişiyordu. Zaten çoğu çirkindi. Sanırım ruh halleri yüzlerine ve mimiklerine yansıyordu. Ama S.Ö ve Hayriye Gündüz çirkinlik abidesiydiler. Benim gözümde onlara baktıkça örgütün iğrenç yüzünü daha iyi görüyordum sanki. 2 saatte bir nöbetçi değişiyordu. Bir gün yine tuvalete gittiğimde, yine tuvalet kapısını kapatmadan “Çık arayacağız” dediler. Artık patladım “Yeter be, burada tünel mi var ?” dedim. “Sen ne olduğunu bilirsin” dediler. Anlam veremiyor, manasız manasız bakıyordum. “Bunlar kesin manyak. Burada ne olabilir ki?” diye düşünüyordum. Ama bu psikolojik bir yöntemdi. Her geçen gün öfkem bin kat artıyordu. Evet, gittikçe nefret ediyordum. Nöbetçiler kendi aralarında konuşuyorlardı. Bilinçliydi tabii ki. Tam ben uyumak üzereyken başlıyorlardı. Bu da psikolojik baskı yöntemlerinden birisiydi. Ben duymuyormuşum gibi, fakat aslında bana duyurma amacıyla aralarında konuşuyorlarmış gibi yapıyorlardı. “Enayi nerede olduğunu bilmiyor. Üstelik bizi kandıracağını sanıyor, kibarlığından da eser kalmadı. Burası cezaevi tabi. Bizden kaçmaz. Zavallı … vs.” diyorlardı. Nerede olduğumu bilmediğim doğruydu. Ama onların kastettikleri manada değil elbette. Bunca yıl boyunca içinde ve uğruna mücadele ettiğim örgütü daha önce tanıyamadığım ve gerçek yüzünü göremediğim için bilememiştim nerede olduğumu, yanlış yerde durduğumu fark edememiştim. Bu yüzden yıllardır bilmiyordum nerede olduğumu. Ama şimdi öğrenmeye başlamıştım. Gecikmiş olarak, hayal kırıklıklarıyla ve acılar pahasına. Bir gün yine aralarında konuşuyorlardı fısır fısır. Bende gözlerimi açıp “Siz de biliyorsunuz uyumadığımı” dedim.” Sus konuşma” dediler. “Neden? Ben sizin köleniz miyim” dedim. “Sen ne olduğunu biliyorsun, numara yapma” dediler. Bu epeyce kafamı kurcaladı. Gözaltı işini daha fazla ciddiye almaya başladım. Kendi kendime “Acaba bunlar benim ne olduğumu zannediyorlar ki? Resmen psikolojik işkence yapıyorlar” diyordum. Zaman böyle geçiyordu. Sıkıntılar ve tartışmalarla dolu. Bir gün yine geldiler. Ümraniye cezaevinin kapatılması için açlık grevi başlatmışlardı. Bana “Süresiz açlık grevine başlıyoruz. Sen de açlık grevindesin. Geri çekilme hakkın yok” dediler. Benden kuşkulanıyor, gözaltına alıp sorguluyor, düşmanca davranıyor, ardından da metazori bir biçimde ve hiç fikrimi sorma gereği duymadan “Açlık grevindesin” diyorlardı. Nasıl bu kadar pişkin olabildiklerine insan şaşırıyordu. İçimden “Başımda nöbetçiyle açlık grevi de iyi çekilir” diye düşündüm. Onlardan nefret ediyor ve onlar adına açlık grevi yapmak zorunda bırakılıyordum. Şimdi sıkıntılarıma bir de zorla yapmak zorunda bırakıldığım açlık grevi de eklenmişti. Bundan sonra günler daha da sıkıntılı ve zahmetli bir hale gelmişti… Sabah 08.00, öğle 12.00, akşam 17.30’da 2 bardak çay ve 1 akide şekeri veriyorlardı. Hareketsizlikten bunalıyordum. Kitap istiyordum vermiyorlardı. Bir de ziyarette aileme durumu fark ettirmemek için gülücükler dağıtmak tam bir zulümdü benim için.
Devam Edecek... |
| |
| Yazar:
Suç Ve Ceza |
01.06.2009 |
| |
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş veya Eklenen Yorumlar Onaylanmamış.
|
|