Ana Sayfa Yazılar Haberler Dost Siteler Site Haritası İletişim Hakkımızda  
| Kullanıcı Girişi: 
 YAZILAR
 Adli Bilimler
 Bilişim
 Diğer Disiplinler
 English
 Hukuk
 Kriminoloji
 Özel Dosyalar
 Polis Özel
 Polis Yönetimi
 Suç Türleri
  -Asayiş Suçları
  -Bilişim Suçları
  -Cinsel Suçlar
  -Çocuk Suçluluğu
  -Mali Suçlar
  -Narkotik
  -Organize Suçlar
  -Şiddet
  -Terörizm
 Terör
 
 

ARAMA
   Arama
 
   Yazılarda Ara

   Haberlerde Ara
 

ANKET
Soru:
Yazarlarımız Önder AYTAÇ & Emre USLU´nun "Yalan: TSK, Başbakan, medya" yazısında da geçen "Yalancı Medya" ´nın varlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ve bunlar yazıda belirtilen tarzda medya kuruluşları.

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ancak bunlar yazıda belirtilen tarzda medya kuruluşları değil.

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ancak bunları yazıda belirtilenlerle sınırlandıramayız.

   Hayır böyle medya kuruluşları olduğunu düşünmüyorum.

   
 
Son Üyeler
stormlord
GÜRKAN
akademi17
Akademili
mustafa_bostanci2008
 
En Çok Okunanlar
Mutluluk Yoldur

Aile İçi Şiddet

Türkiye'de Sol Terör Örgütlerinin Gençlere Yönelik Faaliyetleri Bağlamında Aile Ve Polisin Rolü

Askerlik Konusunda Atılacak Somut Adımlar

Seri Katiller

 
Son Yorumlananlar Yazılar
Huzuru Arayan Bilim Üzerine-1

Aile İçi Şiddet

Kapkaçın Hukuksal Ve Toplumsal Boyutu

 

 Türkiye'de Organize Suçlarla Mücadelede Yöntem Arayışları Yazdır 
 Yazar: İhsan BAL&Mehmet ÖZCAN 18.05.2006  
Türkiye'de Organize Suçlarla Mücadelede Yöntem Arayışları

Türkiye’de Organize Suçlarla Mücadelede Yöntem Arayışları

Doç. Dr. İhsan Bal & Yrd. Doç. Dr. Mehmet Özcan

“Yolsuzluk Ve Rüşvet Kamuya Yükletilmiş Ek Bir Vergidir”

(Rob Jenkins; 2000, 121)

Giriş

Dünyada terörle mücadelede ve organize suçlara karşın yürütülen savaşımda iki temel yaklaşımın yaygın olduğunu görmekteyiz. Birinci yöntem şöyle özetlenebilir: Suçlarla mücadele güvenlik güçleriyle örgütler arasında bir düello veya pazı güreşi olarak algılanmakta ve halkın doğal olarak bu süreçte güvenlik güçlerinin yanında yer alması beklenmektedir. Bu mücadele yönteminin en temel belirleyici özellikleri ise; halkın sorunun çözümüne ortak edilmemesi, kamuoyunun ‘gizlilik ilkesi’ gereği bilgilendirilmemesi dir. Ayrıca yöneticilerin ve güvenlik hizmetleri üretenlerin hep doğru yapacağı savından hareketle halkın tam desteğini, denetime açık olmaksızın, bekliyor olmasıdır. Ancak yürütülen mücadelenin boyutlarından toplumun bilgisiz bırakılması sonucunda, maksatlı bilgi kaynaklarının bir enformasyon karmaşası ve kirliğine yol açması veya eksik bilgiye sahip medya mensuplarının toplumu yanlış bilgilendirmesi ve yönlendirmesi kaçınılmazdır. Dolaysı ile suç örgütleriyle mücadelede şu yanılsama yaşana gelmekte; halkın hizmetler konusunda ne düşündüğü bizzat kendisine sorulmadan, yapılan hizmetlerden mutlu olduğu varsayılmaktadır (Cerrah 2000: 122). Bu yanılgı güvenlik güçlerini organize suçlarla mücadelede daha da güç koşularda bırakmakta. Çünkü çok failli suçlarla mücadelede halkın desteğini oldukça fazla muhtaç olan güvenlik güçleri, bu desteği ancak, yürütülen mücadeleye inanan bir kitleden alabilir. Bunun olabilmesi ise iki temel zorunlu minimum koşulla bağlıdır; birincisi halkın yapılanlardan doğru bir şekilde haberdar olabilmesi ve diğeri ise halkın yapılan hizmetleri dolaylı demokratik katılım yoluyla denetleyebilmesidir.

Suçlarla ve makalenin konusu olan organize suçlarla mücadelede ikinci temel yöntem olarak ortaya atılan sav ise güvenlik güçlerinin gerçekleştirdikleri hizmetlerin, devletin otoritesini sağlamanın yanında halkın güvenliğini da sağlamayı temel amaç edinmesidir. Ülkede güvenliğin sağlanması bu yöntem üzerine kurulduğunda ise temel hareket noktası güvenliğin sağlanmasında karşılaşılan sorunların çözümünde, suçlularla güvenlik güçleri düellosu değil ve fakat mücadeleye halkın da ortak edilmesidir. Toplumun güvenlik hizmetlerine katılımı birtakım ihbarlarla sınırlı sayılmamalı. ‘Bu tür yüzeysel ilişkiler hiçbir zaman toplumun güvenlik hizmetlerine yeterli bir katılımı olarak değerlendirilemez. Toplumun sistematik bir şekilde güvenlik hizmetlerine katılımı sağlanarak insanlara kendi güvenlikleri konusunda daha fazla güvenlik yüklenmelidir’ (Cerrah 2000). Bu amaç doğrultusunda geliştirilen güvenlik politikalarının başında saydamlık, denetlenebilirlik, polisin eğitimi, siyasal iradenin desteği ve yasal prosedürün verimli ve iyi bir koordinasyon içersinde olması gelmelidir.

Terörizm ve organize suçların günümüz demokratik toplumlarına yapmış olduğu tehdidin büyüklüğü hiç yadsınamayacak boyutlardadır. Özellikle demokrasinin gelişmekte olduğu toplumlar bakımından en büyük tehdit kaynağının bu iki grupta toplanan suç örgütleri olduğu ileri sürülebilir. Zira örgütlü suçların en belirgin özelliği, bir kurumlar rejimi olan demokrasinin işlemesini aksatmasında yatmaktadır. Konuya giriş yaparken uzun yıllar Almanya’da karşı casusluk teşkilatının başında görev yapmış olan E. Werthebach'ın bulgu ve yaklaşımlarına dikkat etmekte yarar olacaktır. Hukuk devletinin ve demokratik sistemlerin karşısındaki en güçlü tehlike örgütlü suç çeteleri. Çünkü ‘inanılmaz parasal kaynaklarıyla- organize suç örgütlerinin demokratik karar verme biçimini sürekli etkilemesi yanında sivil ve askeri bürokrasideki karar vericileri de hızla kendi etki alanına çekebilme cazibesine sahiptir diyor Werthebach (Ziegler’de 1998: 249). Bu durumun kaçınılmaz sonucu ise bir kurumlar ve güven sistemi olan demokratik yönetim biçimi, yaşamını ve inandırıcılığını yitirmek sorunuyla karşılaşacaktır.

Werthebach'ın uzun yıllara dayalı deneyimleri onu demokratik yaşam devamlılığı konusunda daha da kaygıya itmekte ve bu makalenin önemli tartışma alanını oluşturan kaygılar şöyle sıralanmakta. ‘Dev finansman olanaklarıyla örgütlü suç, gizlice ekonomik, toplumsal ve siyasal hayatımızda giderek artan etkilerde bulunmakta, daha da önemlisi, yargı ve kamu yönetimini de etkisi altına almaktadır. Bir gün toplumumuza kendi kural ve değerlerini dayatacak güce erişecektir. Böylece yargı bağımsızlığı, siyasetin inanırlılığı, değer yargıları ve hukuk devletinin koruyucu gücü gün geçtikçe kaybolmaktadır’ (Werthbach: Ziegler’de 1998: 249).

.

Demokrasinin vazgeçilmezi olan değerler bütününü yani, hukuk devleti anlayışını, siyasetin, yargı bağımsızlığının, ahlaki ve pozitif değer yargılarının bir ülkenin vatandaşları tarafından olumlu bulunmaması ve hatta sistemde iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın karışır hala gelmesi, ülkenin bireylerinde kaçınılmaz olarak sisteme karşı ciddi güvensizlikler oluşturacaktır. Nitekim bu konuyu Werthebach şöyle ifade etmektedir, ‘Devlete sızmış örgütlü suç sonunda devleti de yönetecektir. Rüşvet ve kokuşma o günden sonra ortadan kaldırılamaz ve kabul edilir bir gerçek haline gelecektir’ (Werthebach: Ziegler’de , 1998: 249)

Aynı alanda benzer değerlendirmeleri, suç işleme motivasyonu açısından temelde ekonomik olmaktan öte siyasal bir amaca yönelik olan terör örgütleri bakımından da yapmak olasıdır. Zira terör örgütlerinin de en önemli hedefi, devletin ve kurumlarının zafiyet içersinde olduğunu, eylemde bulunduğu ülkelerin vatandaşlarına inandırmaktır. (Bal, 2000:54-55). Türkiye ölçeğinde konuya bakıldığında, gerek ideolojik (DHKP-C), gerek ayrılıkçı, bölücü (PKK) ve gerekse irtica amaçlı (Hizbullah) olsun, terör örgütlerinin ortak hedefinin kamunun zafiyete uğraması, halkın panik ve dehşete düşmesi ve ülkedeki bütün istikrar unsurlarının bozulmaya çalışılması olduğu ifade edilebilir.

Terörizmin demokratik yaşamın acımasız bir düşmanı olduğunu ifade etmek için son 50 yıllık demokrasi tarihimize kısa bir bakmak kanıtlar bakımından yeterli olabilecektir. 1950 yılından 2001 yılına gelene kadar demokrasimiz siyasal şiddet olayları karşısında üç defa yenik düşmüş ve bir kez de oksijen çadırı tedavisi görmek durumuyla karşı karşıya kalmıştır (Bal, 1999). Demokrasi sürecinde kayıplarımız yanında en önemli kazançlarımız arasında ise şiddet olaylarıyla mücadele yöntemlerini tartışmaya açabilmemiz ve dolaysı ile alternatif çözüm yöntemleri üretebilmemiz olmuştur. 1971’in ‘Ziverbey’ sorgulamaları veya 1970’li yıllardaki siyasal şiddet ve terörizmimle mücadele yöntemleri ile günümüz mücadele yöntemlerini benzediğini ileri sürmek olanaksızdır. Artık otuz yıl öncenin bilgi eksikliğine, teknik donanım yetersizliğinden bahsetmek sök konusu olmamakta. Artık yılların tecrübe birikimleri ve teknik donanımlarıyla bu alanda mücadeleye yönelik özel ihtisaslaşmış emniyet güçlerinin varlığı ülkemizde terörle mücadelede ‘her şeye rağmen’ önemli mesafeler alındığını göstermekte.

İster ekonomik, isterse siyasal etmenlerden kaynaklansın, örgütlü suçların potansiyel risk olarak bu denli zararlı boyutlara ulaşabilmeleri, bu suç çeteleriyle mücadele etmek durumunda bulunan ülkeleri de bir hayli zor durumda bırakmaktadır. Buradaki zorluk gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bakımından da önemli risk farklılıklarını gündeme getirmektedir. Ekonomik, sosyal ve siyasal gelişimlerini tamamlamış ülkelerde bu türden suç şebekelerine karşın alınacak önlemlerin başarı şansları ve mücadeleye toplumun geniş kesimlerinden destek sağlanabilmesi şansı daha yüksektir (Bal 1999). Ancak toplumsal bilincin, kollektif hafızanın zayıf olduğu toplumlarda, devletlerin de bu alanda halkıyla ortak hedefler ve projeler üretmekten uzak durması, örgütlü suçlara karşı yürütülecek mücadeledeki başarı şansını azaltmaktadır.

Bu makalede günümüze değin ve özellikle, 1999 ve 2000 yılında polisin Hizbullah terör örgütüne karşı gerçekleştirdiği operasyonlar ile son bir yıl içinde organize suç örgütlerine karşın başlattığı mücadeleler ışığında, demokratik katılım, şeffaflık, polisin operasyonel yapılaşması ve özellikle bu alana yönelik eğitim faaliyetleri irdelenecektir. Bu bağlamda özellikle organize suçlar kapsamında gerek ulusal gerekse uluslararası alanda yapılan mücadele yöntemlerinden, çarpıcı örneklere yer verilmeye çalışılacaktır. Ayrıca yeni yöntem arayışları çerçevesinde organize suçlar ile mücadelenin küreselleşen dünyada nasıl bir gelişim göstereceği sonuç ve öneriler bölümünde ele alınacaktır.

Organize Suçlarda Dünyada ve Türkiye’deki Durum ve Sorunun Boyutları

Suçun ortak tarifinden de anlaşılacağı üzere, her tür suç, toplum bireylerindeki sapmaları ifade eder. Bu çalışmadaki araştırma konusu suçlar ise, siyasal ve ekonomik ağılıklı şiddet olayları olup, bu suçları diğer suçlardan suç işleme motivasyonları, eylemi gerçekleştirme aşaması, eylemleri sahiplenme, strateji belirleme ve otoriteyi sarsma noktalarından önemli farklılıklar göstermektedir. Çok failli suçlar olarak ta tarifi mümkün olan örgütlü suçların en önemli tehlikesi; toplumun üzerinde toplum adına ülkeyi yönetme yetkisini, yani üstün otoriteyi temsil eden devletin elinde bulundurduğu otoriteyi doğrudan tehdit edebilmeleri ve toplumda bir kaos ve panik havası yaratmak suretiyle ülkedeki ekonomik, siyasal, hukuksal ve benzeri bütün sistemleri sarsabilme, dengeleri bozabilme ve hatta ülkeyi iç savaşa, veya düzeltilmesi çok zor ekonomik krizlere götürebilmesinde yatmaktadır.

Sorunun toplumsal düzene ve devlet otoritesine yönelen tehdidinin boyutunu biraz açmakta yarar olacaktır. Çok failli suçların sadece bir kolu olan uyuşturucu ticaretinin 1990’ların başındaki yıllık cirosu $500 milyar olarak tahmin edilmektedir (Clutterbuck, 1990:8). Bu rakamın örgütlü suçlar içersindeki sadece bir birimin yıllık cirosu olduğunu düşündüğümüzde, diğer ekonomik ağırlıklı organize suç örgütleri hesaba katıldığında rakamların çok daha büyük olacağından hiç kuşku duyulmamalıdır. Böylesine yüksek rakamlara hükmedebilen örgütlü suç baronlarının tetikçi bulma kaygısı taşımayacakları üzücü bir gerçektir. Bunun da ötesinde, ekonomik büyüklüğü bu rakamlarla ifade edilen organize suç örgütlerinin, toplumda önemli ve saygın olarak yer edinen kişilere ulaşmakta da çok güçlük çekmediği görülmektedir. Clutterbuck bunu şöyle özetlemekte: ’İtalya Mafyası İtalyan toplumunda çeşitli seviyedeki, politikacılara, iş adamlarına, polise, hakim, savcı ve gizli servis elemanlarına kadar ulaşıp onlara etki etmektedir. Bu durum sadece İtalya’ya özgü kalmayıp diğer organize suç örgütlerinin özellikle uyuşturucu alanında faaliyetlerini yoğunlaştırdığı, Peru, Kolombiya, Rusya Federasyonu, Polonya ve benzeri ülkelerde de söz konusudur’ (Clutterbuck, 1990: 8-9).

Dünya genelinde organize suç örgütlerinin gücü, ellerinde bulundurdukları büyük maddi imkanlar göz önüne alındığında son derece tehlikeli boyutlarda olduğunu söylemek yeni, veya sürpriz bir saptama olmayacaktır. Bu bağlamda mafyalaşmanın yükselen trendinin gerek demokratik ve gerekse baskıcı ülkelerde ayrımsız olarak yaşandığı da açık bir şekilde ifade edebilir (Carpozi ve Balsamo Jr., 1996). Özellikle iletişimin artması ve yeni tüketim ürünlerinin bir zorunluluk olarak piyasalara sunulması, ancak bu ürünlere normal yollardan ulaşamayacağına inanan insanların arasında, paraya maddi güce kestirme ve kolay yoldan ulaşan ve toplumda sınıf atlama, önemsenme, otoritesini kurma gibi cazip gelecek alternatif yaşamı mafya üyeliğinde bulanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Kısa yoldan zengin olma hayalleri kuran insanların bu hayallerini süsleyen rakamlar da oldukça iştah kabartıcı olabilmektedir. Örneğin, Kolombiya’da 14 Sterlin olan kokainin Avrupa şehirlerine ulaşması durumunda fiyatı 35.000 sterline ve hatta toptancıdan sokak satıcısına ulaştığında ise 70.000 (Yetmiş bin) sterline çıkması gerçekten ürkütücü rakamlardır. Bu işi baştan sona yapabilen bir mafya örgütü, bire beş yüz kazanabilme gibi olağan üstü bir kazanç sağlama karlılığını yakalayabilmektedir (Clutterbuck, 1990: 9). İşte toplumları tehdit eden en önemli boyut da, her şeyin paraya endekslendiği yeni dünyada, paranın baş döndürücü oranda kazanılabilmesi durumu suç örgütlerini çeşitli riskleri alma pahasına bu alana hızla itmektedir.

Organize suç örgütleri içersinde en önemli ve tehlikeli grubu, İtalya örneklemesiyle inceleyen araştırmacı Çulcu (1992) Mafyayı bir yaşam biçimi olarak ele alırken, aynı zamanda bu yaşam biçiminin tarihsel süreç içersinde materyal endeksli önemli değişimler gösterdiğinden hareketle şöyle demekte:

Yeni nesil Mafya ABD de bir uyuşturucu pazarı oluşturmak için elerinden geleni yapmıştır. Amerika bağlantılı yeni (1946) Sicilya Mafyası, Türkiye ve Ortadoğu’dan elde etikleri uyuşturucuları Marsilya üzerinden ABD ye ulaştırıp pazarlaması sonucu büyük paralar kazanır. Eski ve yeni arasındaki en belirgin fark ise; Sicilyalı doksanlıklar belki paraya doymuşlardı ama genç mafiosi için, maddi gelir, manevi değerlerden çok daha önemli olmuştu. Onlar için tarım Mafyasının gelenekleri kokuşmuş bir harabeydi. Vicenzo Collura, Angelo Di Carlo gibi ABD’li Mafiosa gangsterler, zaten yıllarca beyinleri yıkamıştı. Chicago hikayeleri, bir kilo eroin parasıyla ABD’de neler yapılabileceği, vurdulu kırdılı gangster öyküleri, luciano Liggio gibi yoksul Sicilyalı gençlerin başını döndürmüş, Amerika’dakiler gibi olmak, Don Calo, Don Russo veya Don Sacco gibi olmaktan bin kez daha cazip hale gelmişti (Çulcu, 1992: 613).

İtalya örneğinde değişim süreci gözlemlenen Mafya artık küçük kasabalardan büyük kent ortamlarına taşınmayı, köylülerden para toplama yerine ABD’nin büyük kentlerine ulaştırdığı uyuşturucularla çok yüksek rakamları elde etmeyi daha cazip bulmuştur. Bu değişim organize suçlar göz önüne alındığında ise dünya genelinde daha fazla etmenin bu suç türlerini geliştirdiğini ve çeşitlendirdiğini görmekteyiz. Örneğin, teknolojinin sağladığı yeni olanaklar insanlarımıza daha kolay ve konforlu bir yaşam sunarken, diğer taraftan bilgisayar destekli suçlar ile kredi kartlarının da kullanımının artması dünyamıza yeni bir organize suç türünü ‘bilişim suçları’ olarak tanıtmıştır. Bütün bunlara ilave olarak yine sınıf atlamanın kolay yolu olarak kara-paranın ve kayıt dışı ekonominin büyümesine ve dünyadaki kaygı verici boyutlara ulaşmasına bakıldığında durum daha da vahimdir. Altuğ’un verdiği rakamlar şaşkınlık yaratacak boyutlardadır:

Bu gün dünyada kayıt dışı sektörün büyüklüğü 3 trilyon dolar olarak tahmin edilmektedir. Gelişmiş ülkelerde kayıt dışı ekonomi GSMH’nın %10-15’i civarındadır. ... Türkiye GSMH’nın yaklaşık %50’si oranındaki boyutları ile Dünyada Rusya ve Polonya’nın ardından kayıt dışının en yaygın olduğu üçüncü ülke konumundadır (Altuğ, 1998:3421).

Dünyadaki rakamı 3 trilyon dolar olarak veren Altuğ ülkemizdeki rakamı da yaklaşık 102 milyar dolar olarak tahmin etmektedir (Altuğ, 1998:3421). Organize suçların ekonomik büyüklüğü hiç kuşkusuz bütün ülkeleri siyasal, ekonomik ve ahlaki-moral değerler bakımından tehdit etmektedir. Devletlerin dışında elde ettikleri bu ekonomik gücü devletlerin ellerinde bulundurdukları ekonomik varlığa karşı şantaj, manipüle etme ve istikrasızlık yaratma noktasında kullanabilen organize suç örgütlerinin, ülkelerdeki siyasal sistemleri de çökertebilme güçleri söz konusu olabilmektedir. En son örneğini Arnavutluk’ta gördüğümüz gibi, ülkemizde yaşanan son krizin de belirli oranda bu örgütlerin yarattığı spekülasyondan kaynaklandığı olasılığı bizzat zamanın Başbakanı tarafından ifade edilmiştir.

1.1 Organize Suçların Ülkemizdeki Durumu

Osmanlı’nın ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinin kabadayılarının 1960’lı yıllardan sonra mafya ve çeteleşmeleri, 1970’li yıllarda ise gerek terörizmin gelişmesi sonucu oluşan illegal yollardan silah ve benzeri gereksinimleri karşılaması ve gerekse ekonominin kapalı sisteminin ürettiği karaborsanın rantını paylaşarak büyümesi ile, mafyalaşma ve suç örgütleri, ülkemizdeki ağırlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır (Aytaç ve Bal, 1999). Örgütlü suçların, terör örgütlerinin ve eylemlerinin arttığı ve ülke ekonomisinin darboğazlar yaşadığı 1970’li yıllara rastlaması ve rüştlerini bu dönemde ispatlamaları bir tesadüf olarak değerlendirilmemelidir. Bu dönemin belirgin özellikleri arasında; devlet otoritesinin sarsılması, zayıf koalisyon hükümetlerinin iş başına gelmesi, ekonomik reformların gerçekleştirilmesi ve gelir artırımının sağlanması yerine hantal ve işlemesi yavaş, devlet ağırlıklı bürokrasinin artması, gelir dağılımının giderek adaletsizleşmesi ve köylerden kentlere doğru hızlı bir demografik gelişimin yaşandığı nüfus hareketleri varlığı sayılabilir (Dodd, 1990). Ayrıca Mutlu’nun ifadesiyle ‘bireyin hak ettiğini alamadığına, adaletsizliğin yaygın olduğuna inancı, boşuna çalışıyorum, veya ne kadar çalışırsam çalışayım yaşamım için gerekil temel gereksinimleri elde edemeyeceğim şeklindeki düşüncesi bu tür suçların artmasında önemli bir etken olmaktadır (Mutlu, 1998:253). Bir başka anlatımla bireyin alın terine dayalı çalışmaları sonucu minimum yaşam standardına dahi ulaşmaktaki umutsuzluğu, organize suç çeteleri tarafından kullanılmaya hazır bir kitlenin yaratılmasını kaçınılmaz kılmakta (Mutlu, 1998: 253). Tüm bu nedenlerin terörde olduğu gibi organize suç çetelerinin oluşmasına da uygun bir ortam sağladığı söylenebilir. Ayrıca suç örgütlerinin palazlanıp büyümelerinde, yasaklamaların da etkisi önemli boyutlarda olmuştur.

1980’li yıllar veya diğer ifadesiyle Özal’lı yıllar, mafyanın da strateji ve yöntem değiştirmesini gündeme getirmiştir. Özellikle ekonomide alınan birtakım radikal dönüşüm kararlarının, gümrük mevzuatındaki düzenlemeler ile ithalatın serbest hale getirilmesi ve benzeri düzenlemelerin, ülkemizdeki karaborsa düzenine ve buna bağlı mafyalaşma hareketlerine önemli bir darbe vurduğu ifade edilebilir. Ancak organize suç, Özal döneminde hareketlilik yaşayan piyasalar ve liberal ekonomiye geçiş ile birlikte eş zamanlı olarak mafyalaşma alanında ülkemiz ölçeğinde, üçüncü dönemi başlatmakta ve mafyanın alanını, vizyonunu ve ülke sistemine etkisini yeni bir boyuta taşımakta gecikmemiştir. Mutlunun anlatımları içersinde ‘ekonomik gelişmeler ile hukukun eş zamanlı entegrasyonu’ 1970’li yıllarda 2 milyar dolara yakın gelir sağlayan mafyanın bu alandaki kazancını da sona erdirmekle sonuçlanmıştır (Mutlu, 1998: 256). Yeni düzenlemeler karşısında bocalayan mafyanın, 1987 yılında bu düzenlemelerin baş kahramanı gördüğü Özal’a suikast girişiminde bulunma noktasına kadar işi götürdüğü yaygın bir kanıdır (Aytaç, 1997).

Özal’ı öldürmeyi başaramayan organize suç çetelerinin imdadına terör yetişmiş ve terörün ülke gündemine bir kabus gibi yerleşmesi mafyalaşma için önemli bir fırsat oluşturmuştur. Zira devletin dikkati artık terör örgütüyle mücadeleye yönelmiş ve ekonomik kaynaklardan elde edilen gelirlerin de önemli bir kısmı yine bu alandaki mücadeleye sevk edilmek zorunda kalınmıştır ki, bu da her şey rayına girecek, gelirler yükselecek ekonomik sorunlar çözülecek beklentisi içinde olan ülkemizi son on yıl içersinde iki önemli mali krizle baş başa bırakmıştır. Terörün gölgesinde yeniden yapılanmasını tamamlayan organize suç örgütleri, aynı zamanda dünyaya açılmayı yeni teknolojinin kendilerine sunduğu olanaklarla sağlamayı başarmıştır.

...paravan şirketler kurmak, sahte ve şişirilmiş faturalar kullanmak, yabancı ülkelerde bloke edilen parayı teminat göstererek yerel bankadan kredi almak, kumarhane işletmek, at yarışları gibi bahis işletmeleri açmak, vergi cenneti olan ülkelerden alınan kredi kartlarını kullanmak, nakit para ile büyük bina, malikane, turizm tesisi vb satın almak. .... Kazanılan paranın yurt dışına doğrudan kaçırılması, kara-parayı hisse senedi ve tahvil gibi kıymetli evraka dönüştürmek, serbest bölgelerdeki aşırı liberal bankacılık hizmetlerinden yararlanmak, turizm şirketleri kurup seyahat çekleriyle para transferi yapmak ve nakit para ile taşınmazlar dışında büyük alım satımlar yapmak gibi uygulamalar... (Aytaç ve Bal, 1999:127).

Yeni dünya düzeninin 1990’lı yıllarda kendini globalleşme olarak ifade etmesine paralel olarak, çok failli suç örgütleri de yeni yöntemler ve açılımlar elde etmekte gecikmemiştir. 1996 yılı itibariyle sayıları 150 yi bulan borsadaki aracı kurumların %20 civarında bir kesitinin kara-para aklamak isteyenlerle yakın ilişki içersinde bulunduğu iddiası (Uyanık, 1996), ülkemizdeki yeni ekonomik düzenin oluşturduğu platformdan ve yeni teknolojik olanaklardan organize suç örgütlerinin yaralanmakta gecikmediklerinin açık bir kanıtı olduğu söylenebilir. Bu durumun son ekonomik krizdeki borsa spekülasyonlarına ve ülkemiz ekonomisini uçurumun dibine getiren son ekonomik gelişmelerde önemli bir rol oynadığı kuşkusunun artmasına neden olduğu belirtilmektedir. Bu konuda gerek Başbakanın ve gerekse ekonomiden sorumlu devlet kurmaylarının ekonomiye gizli müdahale olduğu yönündeki yaklaşımları bu iddiaları güçlendirmektedir. Yeni teknolojik olanaklar ulusal boyutun ötesinde sınır tanımadan dünyanın her yerini organize suç örgütlerinin faaliyet alanı içine sokabilmektedir.

Şimdi ise uluslararası alanda internet üzerinden sanal ortamda gerçekleştiren parasal hareketlenmelerinin yanında, smartcard’lar ile yapılan işlemler de hiçbir şekilde kontrol edilememekte ve kayıtlara geçirilememektedir. Bu ise pek çok ülkenin kara-parayla mücadelede bir zorunluluk olarak öngördüğü 10 bin doları aşan şüpheli işlemlerin resmi makamlara bildirilmesi uygulamasının boşlukta kalmasına neden olmaktadır (Aytaç ve Bal, 1999:127).

Artık büyük hayalleri gerçekleştirmenin en önemli yolu, alın teri değil köşe dönmece, ahlaklı olma değil ve fakat sanal alemde oluşturulan ahlaksızlığın yeni ahlak ve etik kurallar olarak tanımlanması ve bunun topluma empozesi sonucu doğruların ve yanlışların yer değiştirmesi, normal ve sağlıklı normların ve değerlerin, yükselen değerler olmaktan çıkması ve fakat her türlü negatifliğin yeni kozmopolit kültür erozyonunda yükselen değer olarak ifade edilmesi cinneti, mafya üyelerini dahi saygın kişiler kategorisine yükseltmeyi önemli ölçütlerde başarmıştır denebilir. Burada özellikle popüler kültürün acımasızca empozesi ve reyting kaygısıyla medyada yer alan mafya haberlerinin, organize suç örgütlerinin ve liderlerini toplum nazarında meşru bir kişilik kazanmasında önemli bir işlev gördüğünü ileri süren Özdiker (2000) bu konuda şu yaklaşımda bulunmaktadır;

Türk Medyası, sıklıkla yasadışılığı ve legal olmayan davranış biçimini haber ve programlardaki ‘ünlü baba’, ‘yer altı dünyasının tanınmış ismi’, ‘ünlü kabadayı’, gibi terimlerle zımnen övmekte, izleyicilerde korku ve olumsuzluk yaratılmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bazı kişiler tanıtılırken, ‘Baba’ takıları yetmez gibi bu şahsiyetlerin isimleri başına ‘Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut’ gibi ırk (kanımca burada etniklik kavramının kullanılması daha doğrudur) takıları konulmakta, yada ‘Karadenizli, Ankaralı, Oflu vb’ gibi bölgesel ayrımlara gidilerek nam yürütülmektedir (Özdiker, 2000:416).

Organize suç örgütlerinin bir yılık bilançosunu birde emniyet verilerinden aktaralım. Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi verilerine göre; Ülkemizde 1999 yılı içinde polis bölgesinde meydana gelen 393 organize suç olayında yakalanan 2413 sanıktan 489’u tutuklanmıştır. Yakalanan sanıklarda 464 tabanca, 17 adet uzun namlulu silah, iki kalem tabanca, 19 adet gaz tabancası, 18 adet el ve gaz bombası ve bu silahlara ait çok sayıda cephane ve mühimmat ele geçirilmiştir. Aynı zamanda sahte kimlikler, pasaportlar, sahte çek ve senetler, hesap cüzdanları ele geçirilmiştir (EGM KOM Yayınları 2000).

Bu rakamlardan hareketle organize suç örgütleriyle terör örgütleri arasında çok yakın bir parelilik olduğunu ileri sürmek mümkündür. Zira yakalanan kişilerden ele geçirilen uzun ve kısa namlulu silahlar ile patlayıcı maddelerin ürkütücü boyutlarda olması bu örgütlerin ne denli şiddete yönelik olduğunun da açık bir göstergesidir. Yalnız bir farkla; terörde ideolojisini hakim kılmaya çalışan örgüt üyeleri, organize suçlarda ekonomik amaçlı bir görünüm sergilemektedirler. Ancak her ikisinin de ülke istikrarı, kamu düzenine ve ülkedeki sosyal, hukuksal, ekonomik ve politik düzene karşı oluşturduğu tehdidin boyutu aynı ölçütlerdedir denilebilir. Öyle ki, Rus mafyasını anlatan Ziegler, “Rusya da hiçbir özelleştirme veya kamu bankasının kredi kullandırması olmasın ki mafyanın gelişmelere müdahalesi, yönlendirmesi ve etkisi olmasın” saptamasında bulunmaktadır (Ziegler 1998). Ziegler’in bu saptamalarının bezeri yansımalarını Türk kamuoyu da Engin Civan, Korkmaz Yiğit, Alattin Çakıcı ve Erol Evcil olaylarında bütün çıplaklığı ile görmek durumunda kalmıştır. Mutlu’nun (1998) ifadesiyle “hukuk ve ekonomik entegrasyonun birlikte yürütülmesi” olgusunun işlevsel olarak yaşama geçirilememesi yeni ekonomik gelişmelerde suç örgütlerinin elini çabuk tutarak sistemi manipüle ettiğini görmekteyiz.

1.2. Organize suçun tanımı

Organize suçun tarifi çeşitli şekillerde yapılmakla birlikte konunun uzmanlarınca varılan ortak anlatımlar da söz konusudur. Burada dikkat edilmesi gerekli bir konu ise tehdit boyutları bakımından benzerlikler gösteren ‘organize suç örgütleri’ ile ‘terör örgütlerinin’, işlenen suçların tarifleri bakımından önemli farklılıklara sahip olmasıdır. En belirgin fark suçun işleniş motivasyonu (birinde ideolojik diğerinde ise ekonomiktir) olmakla birlikte, terörün tanımlanmasında karşılaşılan bir kısım güçlükler organize suçun tarifinde olmamaktadır. Örneğin, terör suçu siyasal içerikli olduğundan yapılan tanımlamalara bu örgütlere destek veren ulusal ve uluslararası topluluklar, veya devletler çoğu kez bir ülkenin terör tanımlamasını siyasal gerekçeler, veya kendi çıkarları bakımından kabul etmemektedirler (Bal, 1999). Bu karışıklığın en önemli mağdurlarından birisi Türkiye olmuş ve uzun yıllar PKK terör örgütünü Avrupa Birliğindeki bir kısım ülkeler terör örgütü kapsamında görmemişler, ancak 1990’lı yılarda başlatılan bir süreçle PKK’yı terör örgütü olarak tanımlamışlardır. Yunanistan, İran, Irak, Suriye, Rusya, Libya ve benzeri ülkeler ise siyasal gerekçelerle bu örgüte çeşitli destekler vermiş ve Türk hükümetinin terör tanımlamasını benimsememişlerdir. Günün sonunda ‘Bir ülkenin teröristi bir diğerinin özgürlük savaşçısıdır’ yaklaşımı yaygın bir özdeyiş haline gelmiştir. Ancak organize suç örgütlerinin mağdurları, farklı siyasal sistemlerde ve farklı ulusal ve uluslararası örgütlenme içersinde bulunsalar dahi’ bütün ülkeler olabilmektedir. Bu bakımdan mağdur ülkelerin (Dünyanın geneli ile aynı yaklaşımı paylaşmayan ancak marjinal kalan Nijerya gibi ülkeler az da olsa vardır) aynı tehdide karşın örgütlenmeleri, ortak bir tanımlama etrafında buluşmalarıyla olasıdır. Bu bakımdan organize suçun tarifi uluslararası işbirliğinin zorunlu bir sonucu olarak çok tartışmalı olmamaktadır. Tartışmalar çoğu kez suçun niteliği, kapsamının çizilmesi ve yeni teknolojik bulguların bu suç alanını genişletmesiyle oluşmaktadır.

Bu makalede organize suçun tanımlanması bakımından ortaya konmuş olası birçok yaklaşımı buraya taşımak yerine bu alanda en fazla kabul görmüş ve üzerinde uzlaşıya varılmış olan Abadinsky’nin tanımlaması esas alınacaktır. Çünkü Abadinsky organize suçu, suçun niteliğinin yanında, örgütün oluşumu, çalışma mantığı, hedefleri, tehlike boyutları ve stratejisi bakımından ele alarak kapsamlı bir şekilde tanımlamaktadır. Abadinsky organize suçu şöyle tanımlamakta:

Organize suçlar; legal ve illegal yöntemlerle para ve gücü ele geçirmek maksadıyla, en az üç seviyeli (rütbeli) hiyerarşik bir yapı sergileyen ve belirli bir grup hiyerarşik disiplininde hareket eden ancak ideolojik amaçlı olmayan kişilerin yapmış olduğu eylemlere denir. Hiyerarşik sıralamadaki yerler, bireyin örgüt üyeliğindeki performansına göre belirlenmesinin yanında örgüt içerisindeki akrabalık aynı soydan veya boydan gelme ve yakın arkadaşlık gibi durumların da belirleyici olduğu ifade edilebilir. Örgütteki makamları elinde tutabilmek bireylerin tasarrufunda olan bir durum değildir. Ancak örgüt hiyerarşisinde yer edinen kişiler örgütü bir arada tutabilme ve örgütün hedeflerini gerçekleştirebilmeleri ölçütünde durumlarını sürekliliğe taşıma şanslarını sürdürebilirler. Organize örgütler endüstri ve sanayi veya alan olarak bir monopoli ve faaliyet alanları yaratma uğraşı içerisinde olurlar ve birbirleriyle savaştan, yarıştan kaçınırlar. Organize suç örgütleri faaliyetlerini gerçekleştirmek ve örgüt içi disiplini sağlamak bakımından şiddet kullanmayı ve rüşvet vermeyi yaygın bir yöntem olarak benimsemektedir. Örgüt üyeliği sınırlandırılmış ve gizlidir ancak bazı olağan dışı durumlarda üye olmayanlarında örgüt işlerine karışmaları olasıdır. Organize suç örgütlerinde yazılı ve sözlü olarak çok açık, kati ve net ifadelerle yer alan özellikle gizlilik ile ilgili kurallar mevcuttur ve bu kurallar bazen öldürmeye varan ağırlıktaki yaptırımlarla bireyler üzerinde uygulanmaktadır (Abadinsky, 1997 : 6).

Örgütlü suçların çalışma biçimleri de terör örgütlerinden farklılık göstermektedir. Her ne kadar terör örgütleri ve organize suçların çete üyeleri yoğun bir şekilde silah ve şiddet kullansalar bile, terör örgütü militanları yaptıklarıyla gurur duyar ve yaptıkları suçları örgüt bazında üstlenirler. Kendi propagandalarını en etkin şekilde böyle yapabileceklerine inanırlar. Organize suç örgütleri ise çoğunlukla yaptıkları suçları gizlilik içersinde gerçekleştirirler ve kesinlikle üstelenmezler. Bu bakımdan örgütlü suçla mücadelede karşılaşılan güçlüklerden bir de bu örgütlerin büyük gizlilik içersinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Toplum tarafından boyutlarının, kapsamlarının bilinememesi de çoğunlukla buna bağlanabilir. Yani bir restoranda karşınızda güzel giyimli veya tatilde sizinle alt katında bir odacığında oturduğunuz otelin kral dairesini sizinle paylaşan saygın görünümlü bir kişi rahatlıkla organize suç örgütü üyesi olabilir. Ancak aynı konumda bir terör üyesiyle karşılaşmak pek olası değildir. Çalışma biçimi uluslararası şirketlere benzeyen bir örgüt, yasal ekonomiden yaralanarak, ama kuralları çiğneyerek, mümkün olan en yüksek karlara ulaşabilmek için kişileri görevlerini en küçük ayrıntısına kadar belirlenmiş, uzun süre yerinde kalmak üzere ve tamamen kapalı olarak düşünülmüş küçük hücrelerden oluşan bir yapıdaysa örgütlü suç var demektir.

1.3. Organize suçun yöntemi

Böyle bir örgüt en yüksek kara ulaşabilmek için şiddete ve tehdide başvurur, iktisat ve politikayı etkilemeye çalışır. Genellikle çok hiyerarşik bir düzene sahip olan örgütün, elinde iç düzenini korumaya yarayan (genelde katı disiplin ve ağır cezalandırma yöntemleriyle) gerekli mekanizma da mevcuttur, başroldeki aktörler ise kolaylıkla yer değiştirebilir.

Burada sadece yer değiştirme değil aynı zamanda örgüt hiyerarşisinde veya ekonomik amaçlı suç örgütlerinde yukarıdaki kişilere ulaşmak her hiyerarşik basamak bakımından zorluk derecesi artış göstermektedir. Bu alandaki en güzel örneklerden birini Ziegler’den aktarılabilir: ‘Bir bankanın hile yapan veznedarı polise ihbar edilir. Aynı bankanın bölüm şefi bu ihbara konu olmaz ancak gizlice işine son verilir. Suçlunun yüksek yönetim kademelerine üye olması durumunda, hiyerarşi yaptığı pazarlıkla sessiz kalmasının karşılığını alır ve suçluya istifa etmesi telkin edilir, tazminat ve yüksek emekli maaşı karşılığında işten el çekmesi sağlanır. Ekonomik suç söz konusu olduğunda bu suçun kurbanı kuruluşlar ekonomik itibarlarını ve halk gözündeki inanırlılık ve güvenlerini yitirmemeyi tercih ederler’ (Krieg, Ziegler’den, 1998: 51).

Sanırım bu örneklemedeki aktörler son zamanlardaki Banka operasyonları ve dolaysıyla ülkemiz gündemine oturan iki Cumhurbaşkanı ve birçok yetkilinin ifadelerinin anlaşılması bakımından yaralı olabilecektir. Ekonomik suç örgütlerine karşın Sadettin Tantan ve Zekeriya Temizel tarafından yürütülen bir kısım operasyonlar temelde iki farklı tartışmayı başlatmıştır. Bunlardan birincisi bu tür örgütlenmelerin üzerine giderseniz ekonomi güven kaybeder, mali piyasalarda istikrarsızlık başlar ve sizlerde bunun altında kalırsınız. İkinci temel yaklaşım, ise hukukun egemen olmasını ve temiz toplum, temiz ekonomi ve siyaset felsefesinden hareketle operasyonların gidebildiği son noktaya kadar ulaşmasını savunmuştur. Bu tartışma öyle bir hal almıştır ki iki önemli kimlik biri devletimizin zirvesinden yenice emekli olmuş eski Cumhurbaşkanı bir diğeri ise zirveye yerleşmiş olan yeni Cumhurbaşkanını karşı karşıya getirmiştir. Sayın Demirel Samsun konuşmasında, eğer iş adamlarını rahatsız ederseniz insanların cesaretini kırarsınız ve iş yapacak yatırımcı bulmakta zorlanırsınız yaklaşımıyla, yolsuzluklar üzerine yürütülen operasyonları dolaylı olarak eleştirdiği izlenimi vermiştir. Buna karşın yine aynı dönemde yeni Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, bu olayların üzerine bütün şiddetiyle varılmalı ve gittiği yere kadar üzerine gidilmeli demekle, yolsuzlukla mücadele eden güvenlik güçlerine destek olmuştur.

Ziegler’in (1998) ekonomik suç konusunda, olayların % 99’unun baş aktörleri belli olmasına rağmen haklarında işlem yapmak imkansıza yakındır, çünkü bir suçlu, kuruluşun hiyerarşisi içersinde ne kadar yükselmişse, o hiyerarşi tarafından o ölçüde korunmaktadır ifadesine katılmamak olanaksızdır. Araştırmamızın bu alandaki argümanlarını organize suçlarla mücadele yöntemleri başlığında daha geniş ele alacağımızdan burada sadece bu tür suçların gelişim ve büyüme metotlarıyla sınırlandırmak durumundayız.

1. 4 Organize suç örgütlerinin demokratik ve demokratik olmayan toplumlardaki yapısı

Demokratikleşme tüm dünyada sansürsüz basın ve sorumlu politik sistemlerin oluşmasına önemli katkılar sağlamıştır. Demokratikleşmenin yolsuzlukları ve rüşveti azaltmadaki yararı belki tartışılabilir. Ancak, demokratikleşmenin yolsuzluk ve rüşvet ile mücadeledeki asıl yararı dikkatleri bu olgu üzerine çekmesi, tartışılmasını sağlaması ve gündemde tutarak kamuoyunun bu konuda daha fazla bilinçlenmesindeki katkısı ile olmuştur. (Williams; 1999, 487) Baskıcı totaliter toplumlarda bu olgu tartışılamadığı için yolsuzlukların ve rüşvetin hak ettiği ölçüde gündeme gelmesi/getirilmesi mümkün değildir.

Organize suçlar, yolsuzluk ve rüşvet özellikle Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki gelişmekte olan ülkelerin politik, ekonomik ve sosyal düzenini ciddi boyutlarda tehdit etmektedir. Bu ülkelerin birçoğunda hükümetler, hukukun üstünlüğünü temin edecek kurumsal yapılanmalardan yoksun olduğundan, yetersiz ve aynı zamanda olanlarında uygulanamadığı yasalar nedeniyle bu suç örgütleri ile mücadelede başarısız olmaktadırlar. Tarihsel anlamda otoriter devlet yapılanmalarının görüldüğü ülkelerde ise başarı şansı daha da azalmaktadır. Bu ülkelerde, kamuoyunda, güvenlik güçleri ve yargının toplumun çıkarlarından çok devletin çıkarlarına hizmet ettiği konusunda bir düşünce yerleşmiştir. (http:/www.usis/ wireless/wfa00324)

Her ne kadar terör suçlarında olduğu gibi organize suç örgütlerinin de açık, şeffaf ve demokratik toplumlarda daha fazla yaşam şansı olduğu yaygın bir kanı olsa da, gerçek pek bu kanıyı doğrular nitelikte değildir. Özellikle bu makalenin konusu olan suç türlerinden şikayetçi olan kitlelerin, daha baskıcı bir mücadele tarzını istemeleri bazen içlerinden geçirmeleri ve Türkçe’mize yerleşmiş olan 'kardeşim sallandıracaksın birkaçını veya böylelerini asacaksın' türünden yaklaşımların arkasında baskıcı bir yaklaşımla sorunların çözülebileceği anlayışının varlığını görmekteyiz. Bu tür suçlardan mağdur olan kitlelerin özlemlerini böyle dile getirmelerinde önemli bir sakınca olduğu söylenemez. Ancak, burada özellikle organize suçlar söz konusu olduğunda gözden kaçırılan önemli ayrıntı eğer sistem açık, demokratik ve şeffaf değilse suçlunun kim olduğunu bilemeyiz ve hatta çoğu kez devletin içinde yer alan kişilerin gizlilik mazereti arkasında geniş boyutlu ekonomik ağırlıklı suçlar işledikleri bilinen önemli gerçeklerdendir (Vaksberg, 1991).

Yukarıdaki hipoteze açıklık getirmek ve desteklemek bakımından birkaç örnek verilebilir. Amerika da mafyanın ve örgütlü suçların teşkilatlanıp güçlendiği dönemin arkasında ülke çapında 1920’li yıllarda uygulamaya konulan içki yasağının olduğunu söylemek sanırım karşı konulamaz bir saptamadır (Balsamo ve Carpozi Jr., 1996). Yine gizlilik perdesi açılana kadar sorunların hangi boyutlarda olduğunu bilemediğimiz SSCB'de de durumun organize suçların önlenmesi bakımından pek parlak olmadığını Vaksberg’den (1991) öğreniyoruz. Vaksberg geniş hacimli, 'The Soviet Mafia. A Shocking Expose of Organized Crime in the USSR' (Sovyet Mafyası.SSCB'de Organize Suçların Hayret Veren, Ürperten Boyutları), adlı eserinde eski Sovyetler Birliğinde, aktörlerinin büyük çoğunluğunun bizzat devlet görevlileri olduğu ve devlet sırrı, arkasında yuvalanmış olan organize suç örgütlenmelerinin çok büyük boyutlarda olduğunu gözler önüne sermektedir. Özellikle Sovyetler Birliğindeki rüşvet, kara-para, devlet olanaklarının bir kısım üst düzey yöneticiler tarafından nasıl paylaşıldığını gözler önüne seren eserinde yazar, bu tür suçlara bulaşmış olan saygın! Politbüro üyelerinin dokunulmazlık zırhlarından ve basına uygulanılan yoğun sansürden zengin örneklemeler yapmakta ve kendisinin Karadeniz kenarında güzel bir tatil merkezinde Krallar gibi ağırlanmamın sadece başlangıcı olabilecek cazip teklifleri reddederek yayınladığı, organize suçlar ve devlet yetkilileri ile ilgili çalıştığı gazetede yazmış olduğu bir köşe yazısından sonra başına gelenleri şöyle anlatmaktadır:

İki gün sonra yazı yayımlandı ve büyük bir sansasyon oluşturdu. O günden sonra Sochi kentinden (Yazının yayımlanmaması için davet edildiği tatil kenti) uzak durdum. Köşe yazısı, editöre gönderilen binlerce okuyucu mektubunun yanında, The Times, the Daily Telegraph, the International Herald Tribune ve Le Monde'un da aralarında bulunduğu birçok batılı gazetelerde de yer aldı. Olayların hemen sonrasında gazete editör arşivinde tuhaf bir dokümanla karşılaştım. Başlığı kısa ve yalın 'memorandum' ifadesini taşımaktaydı. İmza ve günü de belirtilmemişti. Fakat, içeriğine dikkate alındığında ya yükseklerden veya paralelinde bir gizli istihbarat teşkilatından geldiği açıktı (Vaksberg, 1991: 10-11).

Yazarın hayatında çok önemli riskler aldığını ve belki de yaptıklarının hangi boyutlara ulaştığını ve kimleri rahatsız ettiğini anlatan doküman şunları ifade etmektedir:

Burjuvazi basınında 'Görüntü veya Ekran' adlı köşe yazısı, Sovyetler Birliği Liderliğinde bir kısım çekişmelerin olduğu varsayım ve yanlışı içersinde bulunduğu anlaşılmakta ve bu sözde iddiaya göre Devletin zirvesindeki bir grubun bir diğerine üstünlük sağlamak amacıyla, karşılarını rüşvetle suçladığı ve bu suçlamayı yapanların aynı zamanda karanlık suç örgütleriyle işbirliği halinde oldukları iddia edilmektedir. Söz konusu köşe yazısı hakkındaki değerlendirme şöyle devam etmektedir. Hiçbir delili olmadan Sovyet Devleti başkanlığı hakkında çeşitli iddialar ortaya atan bu makale Politbüro’nun ve devletin liderliğinde bir grup yaratıp ve daha sonra hayalinde yarattığı bu grubu, ülke liderliğindeki diğer tarafa karşı kışkırtmayı amaçladığı (Devlet içersinde ayrılıkçılık ve bozgunculuk yaratmaya teşebbüs etmek ve bunu basın yoluyla işlemek) ve bu suça gazeteyi alet ettiği anlaşılmaktadır. Bu tür fantezilerin Sovyet devletinin ali menfaatlerine ve bölünmez bütünlüğüne vereceği zararlar açıktır. Dolayası ile bahse konu yazının bir yanlışlıktan kaynaklandığı gazetede yayımlanmalıdır (Vaksberg 1991: 10-11).

Terörizmin ülkedeki bütün yaşam kollarına zararlı etkisi çoğunlukla gözden kaçmaz ancak bir o kadar tehlikeli organize suç örgütleri ülkemizdeki demokratik yaşama ağır tehdit oluşturmasına karşın, gizlenmeyi ve toplum dikkatinden kaçmayı (terörle karşılaştırıldığında) başarabilmektedir. Nitekim İçişleri bakanı S. Tantan’ın ülkemizde en büyük ve birincil tehdit yolsuzluk ekonomisidir ifadeleri birçok kereler ifade etmesine ve ekonomik amaçlı çıkar örgütlenmelerinin toplumun sabrını taşırdığına dikkat çekmesine karşın bu alana yönelik çalışmalar milli güvenlik politikaları içersine, öncelikli bir mücadele alanı olarak yerleştirilmemiştir. Ekonomik amaçlı suç örgütleri gelir dağılımındaki dengesizliği, kayıt dışı ekonomiyi elinde tutarak, kısa yoldan zengin olma hayalleriyle birçok kişinin bu suç örgütlerine militan olarak veya bizzat örgüt oluşturma şeklinde katılımlarını sağladığı görülmektedir. Dahası bunu organize suçlar ve terörizm bağlamında ele aldığımızda realite daha da yalın bir hal almaktadır.

Baskıcı ve kapalı yönetimlerin liberalleşme aşamasında karşılaştıkları güçlüklerin başında da organize suç örgütleri gelmekte. Çünkü böylesi transformasyonun yaşandığı ülkelerde suç örgütleri, değişim sürecinde yasal alt yapının ekonomik gelişmelerin gerisinde kalmasından yararlanarak kendi yarları yönünde önemli kazançlar elde etmekteler. Örneğin Sovyetler birliğinin yıkılmasını takip eden yıllarda ekonomik alanda etkinliklerini artıran suç örgütleri devlete karşı savaşım vermenin ötesinde birbirleriyle de yoğun bir mücadele içersine girmişlerdir. Devletin etkin mücadele yöntemleri geliştirememesi ülkede mafyanın birbirleriyle rekabetini getirmiştir. Moskova milisinin yönetimi 1997 yılında şaşırtıcı rakamlar yayımlar: Örgütlü suç, sanayi, bankacılık ve hizmet sektörlerini ele geçirme çalışmalarını hızlandırırken, kanlı suçların ve mafya tipi cürümün inişte olduğu görülmektedir. 1996 yılının ilk yedi ayında 951 kişi ölmüş olmasına karşın, 1997 yılının aynı döneminde 851 kişi öldürülmüştür. Mafyanın ölüm listesindeki azalma şöyle ifade edilmektedir:

Mafya içi savaş durulmaktadır. Neden?. Katillerin, elini tutan milislerin gittikçe artan etkinlikleri yada yeni yasalar veya yönetimin durumun farkına varmaya başlayıp, mafyayla etkin mücadele kararı alması mıdır? Hiçbiri. Geçen iki sene içersinde Moskova’nın bölgeleri ve pazarları paylaşılmış, sınırlar belirlenmiş ve çeteler yetki alanlarını kararlaştırmıştır. Kapitalizme geçiş sürecinin başlangıcındaki kontrolsüz savaşın yerini yeni mafya düzeni, ya da pax mafiosa almıştır (Ziegler, 1998: 113).

Bilinmeyenin yok sayılması kapalı toplumların ve baskıcı yönetimlerin en önemli sorununu oluşturmaktadır kanısındayız. Bir suçun engellenebilmesi, öncelikle var olduğunun saptanmasıyla başlayabilir. Yoksa karanlıkta, gece boyu yumuşak tüylerini okşadığımız yaratığın gün aydınlığında bir canavar Aslan olduğunu fark etmemiz kaderimizi kendi ellerimizle değiştirmek için çok geç kaldığımızı da ifade edebilir. Organize suçlarla mücadelede en önemli olgular; demokratik katılım, yapılan mücadelenin denetlenebilir ve saydam olmasıdır. Dolaysıyla baskı yönetimlerinde varlığından çoğu kez habersiz olduğumuz kirlilik düzeyi, mücadeleyi daha da olanaksız hale getirmektedir. Bu bakımdan, açık ve denetlenebilir toplumlar ve sistemlerde organize suçla mücadelede iki önemli avantaj söz konusudur; birincisi suçun varlığından haberdar olabilme, ikicisi ise varlığından haberdar olunan bu suçlara karşın hangi ölçütlerde müdahale edildiğinin veya yapılan mücadelenin boyutlarının sorgulanabilmesidir. Kapalı, yasakçı, militarist veya baskıcı yönetimlerde ise bu şansların yaratılma veya yakalanabilme olasılığından söz etmek olanaksızdır. Bütün bunların yanında mücadele edenlerin içinde bulunduğu koşullar sağlıksız olarak nitelenebiliyor ise mafya ile mücadele her geçen gün gittikçe güçleşecektir.

2 Mücadele Yöntemleri

Organize suç örgütleriyle mücadeleyi salt bir güvenlik sorunu olarak algılamak oldukça yanıltıcı bir durumdur. Bu bağlamda ülkemizin bugüne kadar yaşadığı terörle mücadele alanındaki atılımları ve kazanımları bize göstermekte ki, organize örgütler sadece devleti ve devlet güçlerini hedef almamakta ve fakat kamuoyunu ve halkı da kendi istekleri doğrultusunda manipüle etmeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla bu tür örgütlerle mücadelenin önemli bir ayağının halkın bilinçlendirilmesi ve mücadeleye ortak edilmesi konusunda bir uzlaşıya varılması olmalıdır. Bu anlamda toplumda yükselen değerlerin dikkat ve titizlikle belirlenmesi ile demokratik katılımın artırılması akılcı ve sonuca yönelik bir yaklaşım olacaktır. İkinci ve bir diğer aşama ise terör suçlularıyla mücadelede olduğu gibi organize suç örgütleriyle mücadelede de toplumsal mutabakatın yanında mutlak anlamda bu yönde ‘siyasi bir iradenin’ belirmesi ve bu konuda mücadele veren güvenlik güçlerinin desteklenmesi gerekmektedir. Üçüncü önemli alan ise güvenlik güçlerinin donanımı (her türlü donanım; bilgi, teknik vb.) ve uluslararası işbirliğinin sağlanması gereksinimidir. Dördüncü olarak ise yasal mevzuatın düzenlenmesi ve yargının hızlı, verimli ve sağlıklı işlemesinin sağlanması, son olarak da uluslar arası seviyede işbirliği olarak özetlenebilir. Organize suçlarla mücadelede ortaya konulan yaklaşımların bahse konu bu dört ana başlıkta toplanması haricinde, farklı yaklaşımların ve bu genel başlıkları özelde artırmanın yolu açıktır.

2. 1 Yükselen değerler ve demokratik katılım

Toplum ortak bilinci, toplum ortak hafızası ve ortak değerler toplamı, toplumun genel menfaatleri yönünde birleşemez ve kollektif hafıza ve ortak bilinç gerçek anlamda işlevini göremez duruma gelir ise, (ki hem organize suç örgütleri ve hem de terör örgütleri toplumda bu şekilde bir ruh halini tabiri yerinde ise paranoyanın oluşmasını son derece fazla istemekte ve bunun için var güçleriyle çalışmakta) her türlü değerin, neredeyse mutlak doğru olarak veya evrensel anlamda doğrular olarak kabul edilebilecek değerlerin bile tartışılmasına neden olabilir. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak ise toplum bireylerinin kamu uygulamalarına güveni azalır ve sonuçta devlet güçlerinin ve demokratik kurumların, örgütlü suçlarla ve terör örgütleriyle mücadelesi kan kaybetmeye devam etmek riskiyle karşı karşıya kalır. En etkin ve uzmanlaşmış polis güçlerinin, özel hazırlanmış güvenlik birimlerinin, teknik ve elektronik tüm donanımlara sahip hükümet güçlerinin bu tür suç örgütleriyle mücadelesi, eğer karşılaştıkları tehlikenin bilincinden uzak bir topluma hizmet sunmaya çalışıyor ve onların katılımından mahrum iseler başarı şansları çok az ve elde edilebilen bir kısım başarılar var ise bunları da sürekli hale getirebilmeleri neredeyse imkansız denebilir.

Bir diğer aşama ise toplumdaki değer yargılarının pozitife doğru, yani artan, yükselen değerlerin toplum etiğinde güzel değerler olmasına çalışılması ve her türlü kanun dışılığın, ahlaksızlığın ve özellikle rüşvetin önlenmesine topyekün bir mücadele çerçevesinde bakılması ve değerlendirilmesidir. Bu bağlamda medya tarafından da haklı olarak temiz eller operasyonlarının Türkiye’de yolsuzlukla mücadelede önde gelen kişisi olarak nitelenen İçişleri bakanı S. Tantan'ın şu ifadeleri çok önemlidir: Toplumumuzda organize suç çetelerine ve bunların sözde baba lakaplı liderlerine gösterilen teveccüh mutlaka yenilmelidir. Bununla birlikte nüfuz tacirleri olarak ta adlandırılabilecek bu kişilerin nüfuz alanları hem halk içersinde hem de kamudaki destekçileri arasında kırılmak zorundadır. İçişleri Bakanı’nın sorgulama dolu aşağıdaki açıklaması toplumsal yozlaşmaya dikkat çekmektedir:

Köylünün bulguru, memurun pirinci, emeklinin şekeri, esnafın çorbası, yani namuslu insanların aşı, namussuzların cebine girmiş. Bu nasıl olmuş? Asıl sorgulamamız gereken bu. Uzun, uzun bunu düşünmeliyiz. Toplum nasıl bu hale geldi. Tam bir ahlaki çöküntü, İnançlar hasar almış. Türk ve İslam kültüründe böyle bir şey yok. Biz eskiden böyle değildik. Ne oldu bize. Neden bozulduk. İnsanlar aç kalabilirler. Ülke fakirleşebilir. Selçuklunun Osmanlının zor günleri oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında fakirdik. Ama millet iradesini hiç teslim etmemişti. Yani insanlar menfaat için şerefini, haysiyetini, onurunu, gururunu, inancını ortaya atmamıştı. .... Bir yerde bir eksik bir hata var. .. Bu işin içinden nasıl çıkmamız lazım?

Ne oldu, nasıl oldu da, insanlar bu kadar bozuldular. Menfaat için akla, hayale gelmedik yollara baş vurdular” ( Sadettin Tantan, Sabah 19 Ocak 2001).

Bu ahlaki çöküntü ve toplumsal yozlaşmanın temel nedenleri mutlaka araştırılmalı ve S.Tantan’ın da belirttiği gibi nereden buralara geldik sorusuna bir yanıt verilmek zorundadır.

Ayrıca, politikacıların, yargıçların, güvenlik güçlerinin, gerek özel gerekse kamu sektöründe ekonomik yöneticilerin yolsuzluklara bulaşmaları ve rüşvet almalarına karşın amansız bir savaş vermek gerekmektedir (Ziegler 1998).

Erzincan eski Valisi Recep Yazıcıoğlu: ‘...çalıp çırpmayan devlet memurlarının (adeta) enayi sayıldığını...’ üzülerek ifade etmektedir. İşadamı Üzeyir Garih de: ‘...Tapu imzasından iskan ruhsatına kadar tam 269 makamın imzasına ihtiyaç var(dır). Her kademe, potansiyel rüşvet noktası(dır). Radardan bile rıza almalısınız. Bir tek narkotiği unutmuşlar. Halbuki gecekonduda yalnızca mafya var. İmza bile yok, bir söz yetiyor...’ yorumlamasını yaparak, Recep Yazıcıoğlu ile aynı görüşü paylaştığını ifade etmektedir (Aytaç ve Bal, 1999: 128).

Bu örneklemedeki arazi mafyasının devlet bürokrasisini dayanılmaz hantallığına alternatif oluşturması nasıl ki günümüz Türkiye’sinde yüzlerce trilyona hükmeden bir arazi mafyasıyla bizleri baş başa bırakıyorsa, bir diğer yandan ise hukukun yavaş işlemesi ve haklarını devletin adalet mekanizmalarından alacaklarına olan inancını kaybetmiş olan vatandaşlarımızın da alternatif çözüm olarak gördükleri çek-senet ve tahsilat mafyalarının her köşe başında türemesi bir başka handikabı oluşturmaktadır. Bu ve benzer örneklemeleri artırmak mümkündür. Bu gibi uygulamalardaki yanlışlıklar örgütlü suçun doğmasına uygun ortam hazırlamaktadır. Tıptaki önleyici tedavi veya hasta olmadan hastalığı önlemek, kaynakların verimli kullanılması ve hastalıkla etkin mücadele bakımından geçerli bir metot olduğu gibi örgütlü suçlarla mücadelenin ilk aşaması belki de bu suçları ortaya çıkaracak etmenleri ortadan kaldırmakla doğru orantılı olacaktır.

Bunun kaçınılmaz sonucu olarak ise toplum bireylerinin kamu uygulamalarına güveni azalır ve sonuçta devlet güçlerinin ve demokratik kurumların örgütlü suçlarla ve terör örgütleriyle mücadelesi kan kaybetmeye devam etmek riskiyle karşı karşıya kalır. En etkin ve uzmanlaşmış polis güçlerinin, özel hazırlanmış güvenlik birimlerinin, teknik ve elektronik tüm donanımlara sahip hükümet güçlerinin bu tür suç örgütleriyle mücadelesi, eğer karşılaştıkları tehlikenin bilincinde uzak bir topluma hizmet sunmaya çalışıyor ve onların katılımından mahrum iseler, başarı şansları çok az ve elde edilebilen bir kısım başarılar var ise bunları da sürekli hale getirebilmeleri neredeyse imkansız denebilir. Zira Ziegler’in saptamasında ortaya çıkan şekliyle;

Düşüncede temel değişiklikler olmadan en gösterişli tutuklamalar, en sert yargı karaları, en geniş kapsamlı yasalar bile ne pahasına olursa olsun kar elde etme arzusunu öldüremez. Örgütlü suç karşısında toplumun bağışıklık kaybı ile demokrasinin vardığı nokta arasında önemli bir bağ vardır (Ziegler, 1998: 251).

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere temiz toplum ilkesi bir ülkede bireylerin bu düşünceye sağlıklı bir şekilde sahip olmaları ve çıkmalarıyla yaşam şansı bulabilir. Bu ise toplum bireylerinin ülkelerindeki olup bitenlere sağlıklı bir şekilde ulaşmalarıyla orantılıdır denebilir. Daha şeffaf, halkın bilgi arterlerini sağlamlaştıran açılımcı ve örgütlerle mücadelesine halkının desteğini katan, sivil inisiyatifin önemine inanan liberal demokratik yaklaşımların başarı şansının daha fazla olabileceğinden kuşku duyulmamalıdır. Zira gerek terör, gerekse organize suçlarla mücadelede ortaya konan önemli açılımlardan biri bu mücadeleye ülke bireylerini bilinçlendirerek ortak etmektir.

Toplumun yapılan mücadeleye inandırılması, çok gizli veya gerçekten gizli kalması gereken bilgiler haricindeki, bilgi ve bulguların toplumla paylaşılmasıyla doğru orantılı olacaktır. Bu aynı zamanda dürüst ve güvenilir olmanın vazgeçilmez ön koşulu olarak devlet güçlerinin hafızasında yer almalıdır. Zira gerekli bilgiler doğru kaynaklardan alınamaz ise, komplo peşinde koşan organize suç örgütleri, bu durumu kullanabilme şansına sahip olacaktır. Kendi oluşturacakları bilgi bombardımanı ve bunun doğal sonucu oluşacak bilgi kirliliğinde, halk kimin güvenilir kimin güvenilmez ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Aynen kapalı Rusya’da devletin yüce menfaatleri ile politbüro üyelerinin menfaatlerini karıştırıldığı gibi (Vaksberg, 1991). Burada liberal demokratik ve katılımcı demokrasinin işlerlik kazanması önem taşımaktadır. Bunun temel verisi ise halkın bilincine ve sağduyusuna inanmak olmalıdır (Selçuk, 2000:225). Zira bir kurumlar sistemi olan demokrasilerde halk, asıl ve belirleyicidir ve sorunların çözümünde de halkın katılımı ve desteği asıl olmak durumundadır (Selçuk, 2000: 225).

Bunun en güzel örneği Hizbullah operasyonlarında verilmiş ve ülkemizde belki ilk defa bu denli yaygın hale gelmiş olan bir terör örgütü polisin bilgi donanımı ve halkın minimum ölçütte operasyonların mağduru durumuna düşmesi sonucunda toplumda bu operasyonlara karşın bilinçli bir desteği sağlanmıştır (Bal, 2000). Polis örgütünün terörle mücadeledeki operasyonel başarıları; bu alandaki uzun yıllara yönelik tecrübe, bilgi birikimi, düzenlenen özel hizmet-içi kursları, sağlanan gerekli teknik donanım ve bu alana yönelik özel ihtisaslaşmış polis birimlerinin kurulup geliştirilmesiyle sağlanmıştır.

Bu bağlamda terörün gölgesinde ve ülkemizdeki dikkatlerin terörle mücadeleye yöneldiği ve yatırım zenginliğinin de bu alana yönlendirildiği uzun yıllar, organize suç örgütlerinin göreli olarak dikkat dışı kalmasına yol açmış ve bunun sonucu olarak organize suç örgütlerinin gelişmesi ve büyümesi bakımından, bu makalede ifade edilen diğer şartlar yanında, elverişli bir ortam oluştuğu ifade edilebilir. Ancak Organize suçlarla mücadelenin ülkemizin selameti, demokratik hukuk devletinin yaşatılması ve ülkede sağlıklı bir ekonomik yapılaşmanın sağlanabilmesi bakımından kaçınılmaz olduğu, gerek bu suçun derebeylerinin ulaştığı gayri meşru ekonomik zenginlik ve bu güce bağlı olarak ellerinde bulundurdukları inanılması ürperti veren devleti ve vatandaşları etkileme, yönlendirme, maniple etme güçleri mutlaka önlenmesi gerekli bir hedef durumundadır.

2.2 Siyasi iradenin örgütlü suçlarla mücadeledeki önemi

Son polis operasyonlarına kadar belirli ölçütlerde de olsa kendilerini saklamayı başaran ülkemizdeki organize suç örgütleri, bu alandaki varlıklarını ve gizliliklerin nasıl sürdürdüler?. Bu sorunun açık ve net yanıtını bu makalede verebilmek pek olası değil. Ancak organize suç örgütlerine karşın yürütülen operasyonların sürekliliğini içlerine sindiremeyenler veya dolayı olarak polisin operasyonları sonucunda kendi dükalıklarının sarsılacağı ve hatta sona ereceği kaygısını belli edenler olacaktır. Günümüz koşullarında ve özellikle demokratik toplumlarda siyasal iradenin, terörle mücadelede olduğu gibi organize suçlarla mücadelede de ortaya konulması ve bu mücadelenin arkasında durulması gerekmekte. Daha önce ifade edildiği üzere, terörizm ülkemizdeki demokratik yaşama ağır darbeler indirmeyi başarmıştır, organize suç örgütleri de aynı ölçütte tehdit oluşturmaktadır denilebilir. Nitekim İçişleri bakanı S. Tantan’ın ülkemizde en büyük ve birincil tehdit yolsuzluk ekonomisi ifadeleri birçok kereler basında yer almıştır. Ekonomik amaçlı suç örgütleri, gelir dağılımındaki dengesizliği ve kayıt dışı ekonomiyi elinde tutarak veya kısa yoldan zengin olma hayalleriyle içinde bulunan birçok kişiyi bu suç örgütlerine militan veya bizzat örgüt oluşturma şeklinde katılımlarını sağlamaktadır. Dahası bunu organize suçlar ve terörizm bağlamında ele aldığımızda realite daha da korkunç bir hal almaktadır. Bu türden suç örgütleriyle mücadeleyi yürütmek sadece cesaret ve bilgi değil, ancak çeşitli komplolara da hazırlıklı olunması gerektiğini birçok örneklemenin arasından çarpıcı bir Polonya trajik örneklemesi ile ortaya koyalım.

Makalenin baş taraflarında belirtilen ve organize suç örgütlerinin yaygın olarak görüldüğü ülkeler arasında yer alan Polonya’da, 1990 yılının başlarında bu suç örgütlerine karşın amansız mücadele başlatan bir isim vardır: Josef Oleksy. Mafyaya direnme cesaret ve erdemliliğini gösteren bu vatansever Polonyalı siyasi lider, kendinden önce İtalya, Amerika, Rusya ve Türkiye örneklerinde kendisi gibi organize suç örgütleriyle başa çıkmaya çalışan, gazeteciler, yargıçlar, polis şefleri ve siyasi kişilerle aynı kaderi paylaşmaktan kurtulamaz. Bu kader sıklıkla, ölüm, görevden alınma veya pasifize edilme olarak ifade edilebilir. Burada mafyayla mücadelede zorda kalan birçok cesur ve vatanseverden sadece birini örnek olarak vermekle yetineceğiz. Oleksy, 1990'lı yılların ilk bölümünde Varşova’da başbakanlık görevi yürütmüştür. İtalya örneğinden hareketle, geniş soruşturma yetkileriyle donatılmış bir mafyayla mücadele komisyonu kurar. İtalya’daki komisyon parlâmentoya karşı sorumlu olmasına karşın Polonya’daki soruşturmacılar doğrudan başbakana hesap verirler.

.... Oleksy açık renk gözlü, sonsuz cesaret sahibi birisidir. Örgütlü suça karşı açtığı savaşın devletin, ordunun ve Polonya gizli servisinin yüksek dereceli yöneticilerinin hoşuna gitmediği açıktır.

Özellikle bir operasyon, Y.M. işi, Oleksy’nin aleyhine olur. Oleksy bu çok güçlü caninin peşine düşmekle hayatının en önemli yanlışını yapar. Olayın ayrıntılarına gelince; Y.M. 1989 yılında Polonya’da kurulan bir ithalat-ihracat şirketi olan Art-B'nin Yönetim kurulu murahhas üyesidir. Art-B totaliter rejim sonrası Polonya’sının en büyük mali sıkandalına neden olur. Kamu işleri bakanlığı, murahhas üyesi 400 milyon doların el değiştirmesiyle ve Merkez Bankasının yöneticilerine rüşvet vermekle suçlar (Ziegler, 1998: 131-132).

Bunun üzerine başlayan soruşturmada ilk iş Merkez Bankası başkanı görevden alınır ve Y. M. İsrail'e kaçmayı başarması sonuç bir kovalamaca başlar. Polonya devletinin ve dolaysı ile Oleksy’nin başarılı ve titiz ulusal ve uluslararası çalışmaları sonucunda Y.M. 8 Şubat 1996 tarihinde Polonya’ya iade edilir. Ne olduysa bu tarihten sonra başlar. Gizli eller operasyonu veya komplolar gösterisi, mafya ve devletin mafya karşıtındaki kahramanını ortak kadere doğu iter. Yani ya herkes ya da hiç kimse suçlu değil.

O tarihten sonra Polonya’da Oleksy'nin ‘Moskova Gizli Servisi’ hesabına çalıştığını gösteren belgeler dolaşmaya başlar. Böyle bir suçlama bağımsızlığını yeni kazanmış ve Rus etkisinden nefret eden Polonya için son derece vahimdir. Oleksy yeniden direnir: isimsiz suçlamalara karşı aklanmak amacıyla Cumhurbaşkanına başvurur ve hakkında soruşturma açılmasını ister. Açılan soruşturma Oleksy'nin suçsuzluğunun kanıtlanmasıyla son bulur: hakkında yayımlanan bütün 'gizli' belgeler sahtedir. (Ne dersiniz vatan kahramanı cesur ve bilgili Oleksy Organize suç çeteleriyle mücadele edebilmek için tekrar göreve dönebildi mi sonuç maalesef) Bütün bunlara karşın Oleksy başbakanlıktan ve anti-mafya komisyonu başkanlığından kovuldu (Ziegler, 1998: 131-132).

Evet komplolar bazen Hasan Cemal’in (2000) köşesinde yazdığı gibi kötü yönetimin adı olabilir, çoğu kez kendi sorumluluklarından kaçmaya çalışan idarecilerin sığındıkları bir barınak ta olabilir. Bundan kurtulmanın en önemli yolu da şeffaf, demokratik, akılcı ve iyi yönetim de olabilir. Ancak, organize suçlarla mücadele tarihi bizlere açık bir şekilde göstermekte ki, bu alanda mücadeleyi yürütenleri çok yönlü usta komplocuların elinden çıkmış tehlikeler de beklemektedir. Bu bakımdan çok failli suçlar veya organize suç çeteleriyle mücadelede direten önderlerin başına da sıklıkla çorap örülmeye çalışıldığı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bu bağlamda son yıllarda ülkemizde organize suçlarla amansız bir mücadeleye girişmiş olan polis örgütümüz ve onun başındaki siyasi desteği sonuna kadar vermekten çekinmeyen içişleri bakanı Sadettin Tantan’ın başına umarız bu türden çoraplar örülmez veya hükümet şu ana kadar esirgemediği gerekli siyasi desteği, bu mücadeleyi yürütenlerden sonuna kadar esirgemez. Yani Cumhurbaşkanı Sezer’in ifadesiyle, suç örgütleriyle mücadelede sonuna kadar gidilmesi iradesi bütün siyasetçiler, sivil ve askeri bürokrasi ve medyamız tarafından paylaşılır; bu paylaşım ne kadar içten ve açık olursa ülkemize, günlük yaşamımızı ve her türlü olası konfor ve çıkarlarımızı baltalamaya çalışan bu insafsız suç çeteleri ve menfaat çeteleri o ölçütte çökertilebilir.

2.3 Güvenlik güçlerinin eğitimi ve uluslararası iş birliğinin artırılması yolları

Ülkemizde terörle mücadele sahasında elde edilen birikimler ve uzun yılların deneyimi bizlere öğretmektedir ki örgütlü suçla mücadelede kullanılacak personel çok yönlü ve çok nitelikli olmak durumundadır. Çünkü bu tür suç örgütleri dünyadaki her türlü yeni gelişmeleri takip etmekte ve dolaysı ile suç işleme becerilerini her geçen gün bir öncekine göre yeni bir formata sokmakta ve yeni bir aşamaya taşıyabilmektedirler. Özellikle teknolojik gelişmeleri oldukça yakından izlemekte ve kullanabilmekteler. Bunun yanında organize suç örgütlerinin aynen terör örgütlerinde olduğu gibi uluslararası bağlantıları da oldukça güçlü olduğu bir gerçektir. Bu alanda özellikle ulusal olduğu gibi uluslararası işbirliğinin de önemi bir hayli fazla olacaktır. Bu bakımdan örgütlü suçun tanımı ve hukuksal açıdan yapılacak düzenlemeler konusunda mücadele edecek ülkeler arasında bir fikir birliği ve eşgüdümle sağlanması çok önemlidir. Bunun gerçekleşebilmesine en iyi örneklerden birisi ise 26. 06. 2000 tarihinde kurulan Turkish International Academy Against Drugs and Organised Crime TADOK, (Türkiye Uluslararası Uyuşturucu ve Organize Suçlarla Mücadele Akademisi) dir. Ankara’da kurulan bu merkez, organize suçlarla mücadeleyi ulusal boyutun ötesine taşıyarak uluslararası boyutta yürütebilmenin altyapısını realize etmek amacıyla oluşturuluyor. Merkezin öncelikli amacı yine ‘TADOC’ tarafından şöyle özetlenmekte:

Türkiye’nin ulusal ve uluslararası düzeyde uyuşturucu ve psikotrop maddelerin yasadışı üretimi, kullanımı ve kaçakçılık ile diğer organize suçlara karşı süregelen mücadelesinin eğitim alanında sürdürmek. Bölgesel ve uluslararası işbirliğinin kurulması, sürdürülmesi için uygun bir zemin oluşturmak, değişik ülkelerden ve ülkemizdeki farklı kurumlardan kursiyerlerin kaynaşmaları yoluyla işbirliğinin güçlenmesine katkıda bulunmak (TADOC Tanıtım Kitapçığı:2000:1)

Terörle mücadele alanındaki birikimlerini verimli kullanmayı Hizbullah operasyonlarıyla ortaya koyan emniyet örgütü, ülkemiz bakımından en az terör kadar tehdit kaynağı olan organize suçlarla ilgili de reform niteliğindeki bir girişimle böylesine ulusal ve uluslararası birikimleri bir araya getirebilecek merkezi 2000 yılının en önemli projesi olarak ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu makale son yıllarda gerçekleştirilen geniş çaplı bankalar operasyonu, mafya liderlerinin yakalanması veya diğer geniş kapsamlı ekonomik amaçlı suç örgütlerine karşın yürütülen operasyonel çalışmaları bir, bir inceleme yerine organize suç çeteleriyle mücadeleyi, bilimsel veriler ışığında sürekli ve sağlıklı kılabilecek böylesine bir Akademinin açılmış olmasını daha kalıcı ve etkin bir mücadele yöntemi olarak görmektedir. Zira Akademinin kapsamı ve yöneldiği alanlar çok hayati ve kazanımları sadece polisin operasyonel değil ve fakat sosyolojik, politik, ekonomik, felsefi boyutlarıyla organize suçları çözümlemesini sağlayacaktır.

Akademinin amaçları arasında olan uluslararası işbirliğini geliştirmek örgütlü suçla mücadelede son derece önemlidir. Terörle mücadelede uluslararası destek veya terör örgütlerinin uluslararası boyutta yürüttükleri mücadeleyi yakından bilen ülkemiz güvenlik örgütleri, bu alandaki birikimlerini, organize suçlarla mücadelede de vakit kaçırmadan kullanıma geçirmeyi ve dolayısıyla yeni merkezi de bu anlamda aktif bir bilgi bankası, iletişim ve işbirliği içinde gerçekleştirmeyi amaçlaması oldukça yararlı bir yaklaşım olarak görülebilir. Bu tür bir merkezin en önemli kazanımlarından biri de uluslararası tecrübeye ülkemize taşımak olabileceği gibi ülkemiz birikimlerini birlikte hareket ettiğimiz ülkelere ulaştırmakta bir üs görevi yapabilecek olmasıdır.

Bu bağlamda uluslararası Akademi kendisini şöyle ifade etmekte; Akademide uygulanması planlanan ilk 5 yıllık faaliyet projesi başlıca 3 aşamadan oluşmakta..... İlk aşamanın hitap edeceği coğrafi alan; Türkiye’nin de üyesi olduğu Ekonomik İşbirliği Örgütü ülkeleri ile Karedeniz İşbirliği ülkelerinden oluşmakta. Birinci aşama süresince gerçekleştirilecek eğitim programları uyuşturucu ile ilgili kanun uygulama konularında odaklanacaktır. Söz konusu aşama sonunda 100 Türk, 50 yabancı ve 20 eğitici olmak üzere toplam 170 kursiyere eğitim verilmiş olacak. İkinci aşamada ise proje kapsamındaki tüm ülkelerin eğitim ihtiyaçları çerçevesinde Bölgesel ve Ulusal Danışma kurulları hayata geçirilecek, ... üçüncü aşama ise ikinci aşama sırasında Akademide uygulamaya başlanan CD-Rom destekli eğitim programlarının Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelere dağıtım yapılaması hedeflenmekte (TADOC Tanıtım Kitapçığı:2000:2).

Buradan anlaşılacağı üzere polis, organize suçların uluslararası alanda çeşitli partnerler bularak (Uyuşturucu trafiğinde yaşanan iş bölümü buna tipik bir örnektir; Kolombiya da üretilen uyuşturucunun ABD’nin sokaklarındaki kullanıcılara kadar geçen sürecinde en az üç farklı ülkenin organize suç örgütü müşterek çalışma gerçekleştirmekte, Clutterbuck 1992; veya kara-para aklama yönteminde kullanılan off-shore bankacılığı sistemi de en az birden fazla ülkenin insanlarının katılımıyla gerçekleşmekte) ve teknolojinin sağladığı olanaklarla açıldığı dünya arenasında da, bu tür suç çeteleriyle mücadelesini sürdürmeyi amaçlamakta. Çünkü örgütlerin takibi uluslararası işbirliği olmadan neredeyse imkansız hale gelmekte veya mücadelenin önemli bir ayağı eksik kalmaktadır. Ziegler örgütlü suçla mücadeleyi çok güzel bir örneklemeyle bizlere şöyle aktarmaktadır:

Örgütlü suç Yunan mitolojisindeki çok başlı Hidraya benzer: bir kafasını uçurun, kesik başın yerinde kısa zamanda iki kafa belirecektir. Örgütlü suçu kesin olarak ortadan kaldırabilmek için Herakles ve Yolas'ın Lerna Hidrası'nı öldürmekte kullandıkları yöntemi uygulamak gerektir. Herakles başları keserken Yolas uçan kafaların yerlerini kızgın demirle dağlar. Diğer bir deyişle örgütlü suç, Batı demokrasilerinin kuruluş değerlerine, dayanışma ve yasadan kaynaklanan ortak kader ve davranışa döndüğü gün yok edilecektir (Ziegler, 1998: 251).

TADOC bir eğitim kurumu olmanın ötesinde kendisini aynı zamanda teori ve pratik uygulamaların ortak bir potada değerlendirilmesi ve bu bilgiler sonucu oluşturulacak yeni mücadele stratejilerinin hayata geçirilmesi ve daha da ötesinde halkın bilinçlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bu bağlamda Akademide kurulan ‘Suç Önleme Araştırma Merkezi’, Uyuşturucu Kontrol ve Talep Azaltımı Merkezi’, Kara-para Araştırma Merkezi’, ve ‘Bilişim Suçları Araştırma Merkezi’ olmak üzere oldukça önemli dört merkez de kurulmak suretiyle çok yönlü bir oluşum gerçekleştirilmesi oldukça yararlı bir gelişim olarak görülebilir.

2.4 Mücadelede koordinasyon ve yasal düzenlemeler

Polis örgütünün gerçekleştirdiği ve kamuoyunda ’Balina, Paraşüt, Bufalo, Sis, Hortum (veya bankalar operasyonu) vb.’ adlarla bilinen operasyonların bu sıklıkta gerçekleşiyor olması oldukça dikkat çekicidir. Bu operasyonların kapsamına bakıldığında çok geniş coğrafyayı (Yani çeşitli ileri ve hatta yurt dışını kapsamakta), farklı ihtisas alanlarını (maliye, gümrük, hazine vb) içine almaktadır. Böylesine farklı birimleri, kişi ve kuruluşlar ile ulusal ve uluslararası boyutlara taşan organize suç örgütleriyle mücadelede geniş çaplı bir işbirliğinin yapılması kaçınılmazdır. Bu işbirliğinin sağlanmasında en öneli adımlardan bir 4422 numaralı ‘Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele’ kanunun 1999 yılında kabul edilmesiyle atılmıştır.

Kanunun ön gördüğü üzere özellikle görevli kullanımı, sanıkların takibi, soruşturma aşamasında istenilen bilgi, belge ve evraklara ulaşılması, farklı birimlerin bilgilerinden yaralanabilmenin sağlanması söz konusu olmuştur. Bu tür suç örgütleriyle mücadele eden görevliler ile bu mücadeleye yardımcı olacakların korunması, bu suç şebekelerinin tehdit, şantaj ve olası zararlarından kaygı duymadan mücadelenin yürütülmesini ön görmekte ve oldukça yaralı olmaktadır. Bu bağlamda büyük zenginliklere ulaşabilen ve bu varlıkları sonucu üst bürokrasi ve/veya siyaseti etkileme güçlerini kendilerinde görebilen bir kısım suç şebekelerine karşı mücadele eden sıradan ancak dürüst ve namuslu bir polis memuru veya aynı konumdaki bir vatandaş görevini daha bir cesaretle yapabilme şansını elde etmektedir.

Yasal düzenlemenin yanı sıra bu operasyonlarda gerçekleştirilen işbirliği de son derece dikkat çekicidir. Çoğu soruşturmada bir araya gelmekte sıkıntı çeken savcılar (soruşturmanın amiri savcıdır) ile polis görevlileri bu operasyonlarda tam bir eşgüdüm ve birliktelik örneği sergilemek suretiyle soruşturmanın selametini ve güvenilirliğini de artırmışlardır. Burada bir istisnayı belirtmekte yarar vardır; operasyonlarda yaşanan en önemli mağduriyet, her şeye rağmen gizli kalması gerekli hazırlık soruşturmasını ele geçiren basın mensupları ve görüntü alan medya kuruluşlarının yarattığı durumdur (Özcan 2000: 504). Çünkü hazırlık soruşturması sonucunda, gerçek anlamda saygın ve suçsuz kişiler serbest bırakıldıkları halde kamuoyu vicdanında hiçbir zaman aklanamamakta televizyon görüntülerinin hafızalara kazıdığı kareler nedeniyle mutlak bir cezaya çarptırılmaktan kendilerini kurtaramamaktadırlar.

Operasyonların bir diğer kazanımı ise, güvenlik güçlerinin geniş bir bilgi toplama (bazı operasyonlarda bilgi toplama süreci aylarca sürdükten sonra operasyonların başladığı bildirilmektedir) süreci sonunda bu operasyonları gerçekleştirmiş olmalarıdır. Toplanan bu bilgiler sayesinde oluşturulan proje gruplarının sürekli denetimi, değerlendirmesi ve bunun sonucunda belirlenen bir strateji ve harekat planı sonrasında gerçekleşen operasyonların daha verimli olduğu gözden kaçmamaktadır. Bu durum yasal düzenlemelerin yanında güvenlik güçlerinin donanımına, bilgi, ve becerilerine önemli katkılarda bulunmuştur. Özellikle savcı ve polisin eşgüdümlü çalışması ve ilgili uzmanlar ile (maliye, hazine vb), işbirliği artırıldığı ölçütte bundan sonraki operasyonların başarı şansını artırmaktadır.

2.5. Organize suçlar ve yolsuzlukla uluslar arası boyutta mücadele

1960’lı yıllarda yolsuzluk ve rüşvet nedeniyle elde edilen zenginliğin (kapitalin) belirli ellerde toplanmasına ve yatırıma dönüşmesine imkan sağlamasından (veya sağlayacağı düşünülmesinden) dolayı gelişmekte olan ülkelerin ekonomik gelişmelerine pozitif katkı yaptığı varsayılmaktaydı. Ancak günümüzde, yolsuzluğun ekonomik büyümeye zarar verdiği ve yatırımları artırmaktan çok engellediği yönünde ortak bir kanı oluşmuştur. ( Williams; 1999; 487)

Özellikle dış borç altında ezilen fakir ülkelerin bir de organize suç örgütleri ve yolsuzluk ve rüşvet dolayısıyla uğramış oldukları maddi kayıplar bu tür ülkelerde yaşayan insanların açlıktan ölmelerine neden olmaktadır. Bir diğer vahim nokta ise, bu ülkelerin üçte ikisi dış borçları için kendi halklarının sosyal yaşamı için ayırdıkları paradan daha fazlasını ayırmak zorunda kalmaktadırlar. (http:/www.unhchr.ch/ huricane/huricane.nsf/) Ellerinde kalan son kuruşlarını da yolsuzluk, rüşvet ve diğer organize suç örgütlerine kaptıran bu ülkelerde insanların durumu gerçekten acınacak haldedir.

Organize suçlar, yolsuzluk ve rüşvet tüm dünyada, temel özgür