DIŞ POLİTİKA’NIN İÇ POLİTİKA’YA ETKİSİ
Türkiye Cumhuriyeti - ABD İlişkileri
Genel manada oluşmuş klişeler mevcuttur dış politika hakkında.Bunlardan biri de iç politik gelişmelerin (belki daha doğru ifadeyle kamuoyu yöneliminin) dış politika alanında söz sahibi olmasıdır.Bu her ne kadar doğruluk payı içerse de dış politika, ülkemiz ve dünya ülkelerinin hemen hemen hepsinde bu alanda eğitim almış elitist bir kadro tarafından yönlendirilmektedir.Kamuoyu tercihlerinin geçerliliği sınırlı kalmakta hatta önemsizleşmektedir.Bu durumun demokrasi kültürünün yerleşmiş olduğu devletlerde de görülmesi (İngiltere’nin Trans-Atlantik yönelimi) konjonktürün ve jeopolitiğin ittifak seçimlerinde ve dış politikada ki ağırlık merkezlerinin tespitinde başat bir rol oynadığını gösterir.Kamuoyunun dış politika alanında ki fikirsel eğilimleri,bu manada,devletlerin izledikleri “süreklilik” ilkesiyle dönemsel çelişkiler arz edebilir.Kamuoyunun günümüz şartlarında çeşitli araçlarla etki altına alınabilmesi ve bazı somut problemlere “taraf” olarak angajman oranının yüksekliği,devletleri “halktan kopuk” dış politika izlemeleri konusunda haklı çıkarabilmektedir.En nihayetinde “devlet” ,”çıkar” ı için vardır…
Türkiye Cumhuriyeti’nin genel manada kuruluşundan bu yana sabit yönelimli bir politika takip ettiğini söylersek pek yanılmış olmayız.Bu yönelimin adı “Batı” dır.”Batıcılık” Cumhuriyet dış politikasının en temel iki unsurundan biridir.Diğeri de “süreklilik” tir zaten.Bu noktadan hareketle süreç içinde bir takım kırılmaların yaşandığı,sürecin aksadığı “anlar” da yaşanmıştır.Bu dönem,sınırlandırırsak,1960-80 arasıdır denilebilir.Bu dönem içinde ki dahili gelişmeler (“sol” un yükselmesi,anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı tutum ve halk desteği kazanımı vb) dış politika alanında ki manevralarınızda elinizi kuvvetlendirecek gelişmelerdir.Örneklemek gerekirse,ABD’nin afyon üretiminin yasaklanması doğrultusunda ki talebine dönemin Başbakanı müteveffa Bülent Ecevit’in geçim kaynağı olarak gösterdiği afyonun yasaklanması halinde ”insanlarına bunu anlatamayacağını” ileri sürmesidir.Fakat burada da dikkat edilmesi gereken husus,dış politika belirleniminde kamuoyu fikrinin yer almaması fakat aynı zamanda “masada” elinizi güçlendirmek için onun desteğine ihtiyaç duymanızdır.
Buradan çıkartacağımız basit sonuç,kamuoyu eğilimlerinin dış politikada sadece koz olarak kullanıldığıdır.İç politikanın dış politikaya olan etkisizliği,etkileşimde tam tersini aramamızı gerekli kılmaktadır.O zaman “Dış Politika” mı “İç Politika” yı etkilemektedir? Yazının devamında bu soruya cevap arayacağız.TR –ABD İlişkileri üzerinden bir örnekleme gerçekleştirerek önermemizi sağlam temellere oturtacağız.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 85 yıllık tarihi süresince dış politikada takip ettiği iki temel düsturdan yukarıda bahsettik.Dış politikada partner seçimi ise farklı bir muhteviyata sahiptir.”Batıcılık” ilkesinin takibatı,örneğin İran ile olası işbirliklerine engel olmamalıdır.Taraf tutma zorunluluğuyla karşılaşan bir dış politika stratejisi başarısızdır denilebilir.Eğer ki “Devlet” in temel amacı “menfaat” ise,dış politikanın da çeşitlilik arz etmesi ve pragmatik süreçlere dahil olması gerekmektedir.Bu duruma en güzel örneğin Irak-İran Savaşı döneminde ABD’nin hem Irak’a hem de İran’a silah satması olduğunu düşünüyorum.
Fakat Türkiye’nin tarihi boyunca değişmeyen (özellikle Soğuk Savaş ve ertesinde) müttefiki ABD ile olan ilişkileri istisnai bir durum oluşturur.Genel olarak “stratejik ortaklık” olarak tanımlanan ve temelinde güvenlik kaygılarının bulunduğu ilişki sarmalı,Türkiye açısından giderek tek-taraflı bağımlılık halini almıştır.ABD ile gelişen bu ilişki ağı,Türkiye’nin siyasal tarihinde marjinal etkilerde bulunmuş ve yine bu marjinal etki Türkiye’nin dahili siyasetinde belirleyici bir olgu halini almıştır.
ABD'ye karşı oluşturulan tek-taraflı bağımlılık Türkiye'nin iktidar odakları tarafından gerçekleştirilmiştir.Bu durum,Soğuk Savaş'ın başladığı ilk zamanlardan beri maalesef böyledir."NATO için Kore" vukuatının çok partili dönemde Adnan Menderes başbakanlığında gerçekleştirildiği veya ABD'ye yakınlaşmanın 1947'den itibaren gelişmesi ve 1949'da ABD iktidarına yaranabilmek amaçlı “İsrail varlığını meşru kabul edip tanıyan ilk müslüman devlet olmak” ta "Milli Şef" İsmet İnönü dönemi olguları olduğu unutulmamalıdır.Bu durum,belirlenmiş politikanın partiler-üstü niteliğini ortaya koyar.Yürütülen politika dokunulmazdır.Bu nokta bize,Soğuk Savaş döneminin ilk dönemlerinde,özellikle 1960’lara kadar pek bir dış politik çeşitlilik olmadığı/olamadığı,ABD ve onun oluşturduğu Batı Blok'una sistemsel öykünmelerin varlığını da içeren bir fikriyatın devlet aklına hakim olduğunu gösterir.
Tabii ki bu durumun nedeninin,tek başına sistematik bir "Batı Medeniyeti" yönelişi olması rasyonalite ile uyumsuzdur.Devlet Realist anlayışta "Power"[1] için vardır."Survival"[2] olabilmesi için "Power" ihtiyacını giderebilmelidir.Bu "Power" kendisinde bulunmuyorsa,"Balance of Power"[3] üzerinden oluşmuş kutuplardan birine salt güvenliği için sığınmalıdır.Türkiye'nin yaşamış olduğu yol ayrımı bu noktadadır.Ya ABD'nin yanında yada Sovyetler'in yanında yer alacaktır.Ancak bu noktadan sonra Batı Bloku’na dahil oluşu sistematik Batı-odaklı ilerlemesiyle açıklanabilir.Türk Dış Politikası'nın temel ilkelerinden birisinin "Batıcılık" olması da bu ilişki tercihinin nedenini açıklamaya yardım etmektedir.
İlişkilerimizin özellikle ABD ile gergin anlar yaşadığı tarihlere dikkat ediniz 1958-80 arası gerçekleşmiştir.Aynı dönemde 2 adet darbe ve 1 adette nur topu gibi muhtıramız olmuştur.Yani buradan direkt çıkarılacak sonuç ABD'nin Türk Siyasal Yaşamında başat rol oynadığı değilse bile oynamadığı da değildir.
İlk olarak,1958'de Sovyetlerden borç alınması ve ilişkilerde yakınlaşma olması,1971'den önce sol hareketlerin gelişimi ve "toprak işleyenin su kullananın" söyleminin sosyalist anlamlar ihtiva etmesi ve bunun en yetkili siyasilerce dile getirilmesi,1980 darbesinden hemen önce ABD müttefiği İran'da İslami referanslı bir devrim gerçekleşmesi ve artık herkesçe bilinen "bizim çocuklar işi başardı" cümleciğinin J.Carter'ın ağzından dökülmesi ABD’yi zan altında bırakmaktadır.Amerikan Haber Alma Teşkilatı’nın (CIA) yaptığı uluslar arası operasyonlar (İran’da Musaddık’ın,Şili’de Allende’nin düşürülmesi gibi) ve Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde NATO bünyesinde oluşturulan “Gladio Teşkilatları”nın ülke politiklerine sonsuz müdahalesi,Türkiye’de gerçekleşen politik gelişmelerin değerlendirilmesi sırasında atlanmaması gereken noktalardır.Yine Carter döneminde ortaya atılan "Yeşil Kuşak" projesi,Sovyetler’i çevrelemek için 1950’lerde ortaya çıkarılan "Çevreleme Politikası" nın tamamlama birimidir.Günümüzde sadece muhafazakar eğilimli partilerin tek başına iktidar olabilmesi de,1980 darbesinin ürettiği İslami söylem bağlamında tartışılmalıdır.Yine 1980 darbesiyle beraber uygulamaya konulmuş “24 Ocak Kararları” Türkiye’yi siyasal tek-tipliğe itmiş ve ancak uluslar arası kapitalist sisteme entegre olmasına vesile olmuştur.28 Şubat, “Post-Modern Darbe” olarak tarihe geçerken,Refah-Yol hükümetinin İran ile olan ilişkilere özellikle ağırlık vermesi,İslami referansını dış politik tercihlere yansıtması ve özellikle uluslararası sisteme muhalif bir söyleme sahip olması,net ifadeyle,ABD/Batı karşıtı oluşu da insanın kafasını karıştırmaktadır.Sincan’da gerçekleşen teatral gösteride,İran Büyükelçi’sinin kışkırtıcı bir konuşma yaptığını da unutmayalım.
Yukarıda saydıklarımızın hepsi,Türkiye’nin dahili siyasetini derinden etkilemiş olaylardır.Çok partili hayata (demokrasi) geçtiğimizi pratikte kabul ettiğimiz 1946’dan beri,aynı demokrasi sürecimize defalarca tırpan vurulmuştur.Dış politikada izlediğimiz taktikler,yer yer dış müdahalelere sebep olmuştur.Aynı zamanda ülkemizin ordusunu da hiç olmaması gereken bir pozisyonda konuşlandırmış ve ona – son derece trajik olarak - yasa-yapıcı rolünü vermiştir.
Bu varsayımlarla ABD bizim dış politikamızda yönlendirici olmakla birlikte iç politikamıza da olağanüstü etki etmektedir.Yani aslında dış politikamız iç politikamızı etkilemiştir denilebilir.
Bu makale temelde,bir ülkenin uyguladığı dış politikanın yine o ülkenin iç politikasına galebe çaldığını önermiştir.Bu önermeyi de Türkiye – ABD arasında ki ilişkilerden kesitler sunarak somut olaylar üzerine bina etmeye çalışmıştır.Kimi iddialar her ne kadar komplo görünümü verse de,özellikle Soğuk Savaş döneminde gerçekleşen pek çok darbenin,savaşın,ambargonun kaynağında SSCB-ABD rekabeti vardır.Bu rekabet/çekişme,Türkiye örneğinde görüldüğü gibi,kutuplardan herhangi birine dahil olan ülkelerde (özellikle Batı Bloku) siyasal yozlaşmayı ve alt-üst oluşları da beraberinde getirmiştir.
Ceyhun ÇİÇEKÇİ
***Makalenin eksikleri yoktur diyemem.Fakat en nihayetinde bir önermedir.Bu önermeyi eleştirilerle geliştirmeyi son derece olumlu bir faaliyet olarak görmekteyim.
--------------------------------------------------------------------
[1] “Güç” kelimesinin İngilizcesi.Uluslararası İlişkiler terminolojisinin evrenselliği açısından İngilizce orjinalini kullanmayı uygun bulmaktayım.
[2] “hayatta kalma,devam edebilme” kelimelerinin İngilizcesi.Aynı sebepten ötürü İngilizcesi kullanılmıştır.
[3] “Güçler Dengesi” teriminin İngilizce orjinali.