|
| Hedef Polis mi, Rejim mi? |
|
| Yazar:
Dr. Davut ŞAHİNER |
09.06.2008
|
 |
Yoksa eleştirinin nedeni başarı mı? Polis geçmişte yapıp da bugün yapmadığı hangi rolü oynamadığı için hedef tahtasında? Son günlerdeki Emniyet teşkilatı oldukça ağır suçlamalar altında. 1970'li hatta 1990'lı yıllarda olsaydık bu 'eleştiriler'in mühim bir kısmı haklı bulunabilirdi. O yıllarda eleştiri nedeni işkence, kötü muamele ya da bir türlü aydınlanmayan cinayetler olabilirdi. Fakat geldiğimiz noktada Türk polisi tarihinin en iyi insan hakları karnesine sahip. Karakollar işkencehane olmaktan çıkalı çok oluyor. Geçmişte sık sık faili meçhul cinayetlere adı karışan Türk polisinin yerinde birçok cinayeti aydınlatan, hatta Danıştay Saldırısı'nda, Malatya Cinayetinde ve Hrant Dink Cinayeti'nde olduğu gibi katili birkaç saat ya da gün içinde yakalayan bir polis var. Hizbullah gibi kanlı bir örgütü kısa sürede çökertebilen, El Kaide'ye nefes aldırmayan bir teşkilat ile karşı karşıyayız. Yakalanan uyuşturucu miktarına Avrupa'da yaklaşabilen ülke yok. Tarafsız davranabilen her kişi başarı listesini daha da uzatabilir ve polisin devrimsel bir değişim yaşadığını teslim eder. Peki bu durumda Türk polisi neden bu kadar ağır bir şekilde eleştiriliyor? Yoksa eleştirinin nedeni başarı mı? Polis geçmişte yapıp da bugün yapmadığı hangi rolü oynamadığı için hedef tahtasında? Tüm bu soruların cevabı aslında geçmişte saklı:
Cumhuriyet kurulmadan önce Osmanlı'daki polis sayısı 5.000 civarındaydı ve bunların tamamına modern anlamda 'polis' de denemezdi. İç güvenliğin sağlanmasında yönetimin asıl güvendiği askerdi, özellikle de jandarma. Bu durum Cumhuriyet'in kurulmasıyla pek de değişmedi, hatta polis sayısı ilk yıllarda 4.000'li rakamlara geriledi. Polis sayısı ihtiyaca paralel olarak artırılamazken 1930'ların başında parasızlık nedeniyle polis okulları bile kapatıldı. 1973 yılında, yani Cumhuriyet'in kuruluşunun 50. yılında toplam polis sayısı ancak 37.000'e çıkmıştı. 1980'de ise rakam 50.000'e çıktı. Rakamlar dünya standartları dikkate alındığında son derece küçük kalırken, 1980 yılında tüm Türkiye'deki karakol sayısı bazı bankaların şube sayısının bile altındaydı: 912. Bu şartlar altında polisin iç güvenliği sağlaması oldukça zordu. Ayrıca polisin niteliksizliği ve polis alımlarındaki partizanlık sonucu içeride oluşan kamplaşma da ayrı bir sorundu. 1970'li yıllar boyunca polis Pol-Der ve Pol-Bir olarak iki kutba ayrıldı. Ülkeyi kan götürürken onlar da birbirlerinin altını oyuyordu. Sayı yetersizliği, niteliksizlik ve siyasi kamplaşma polisin kendisinden beklenen görevleri yerine getirmesine engel oldu ve polis çözümden çok sorunun bir parçası haline geldi. Bu yapıdaki bir polis teşkilatının içinde 'çürük elmalar' bulmak çok da zor değildi. Dolayısıyla zaman zaman suç şebekelerinin içinde görülen polis görevlileri, birçok olayda da devletin içlerinde gerçekleşen karanlık olayların engelleyicisi değil, ortağı olarak karşımıza çıktı. Bu yılların bir ürünü olarak polisin imajı çok bozuldu ve toplumun güveni çok derin bir şekilde sarsıldı. Rüşvet, adam kayırma ve aşırı güç kullanımı ile polis adı adeta özdeşleşmeye başladı. Bu şartlar altında polisin ülkede yaşanan silahla yönetime el koymaları durdurabilmesi de mümkün değildi. 1960'ta, 1971'de ve 1980'de yaşanan darbeler adeta polisi ilgilendirmedi bile. Bir anayasal rejim için en ağır suç işlenirken, yani ülkenin meclisine kilit vurulurken, başbakanı, bakanları ve diğer yetkilileri evlerinden alınıp bilinmedik yerlere götürülürken polis adeta ıslık çalarak gökyüzüne baktı. Bazı hallerde darbecilere yardımcı oldu. 1970'li yıllarda çok sayıda şüpheli provokatif cinayet ve saldırıda polis ya olayın failleri arasında görüldü, ya da ihmalleri ile adını duyurdu. Ülkeyi gerecek birçok sansasyonel olayda polis ya etkisiz unsur oldu ya da tansiyonu artıran aktör. Aslına bakılırsa polisin bu durumu birçok karanlık hücre için beklenen ve istenen bir durumdu. Polis ülkede etkisiz bir aktör olduğu sürece hem darbelere zemin hazırlayan olaylar kolayca gerçekleştirilebildi hem de darbeler.
İç güvenlikteki bu içler acısı durum en çok dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın dikkatini çekmiştir ve polise yatırımlarda ciddi artışlar onun döneminde yaşanmıştır. Yapılan yatırımlar sonucunda önce insan gücünde kalite artışı yaşanmış, eğitim kurumları güçlendirilmiş, polis sayısı hissedilir oranda artırılmış, araç gereç yenilenmeye çalışılmıştır. 2008 yılı itibarıyla ise polis sayısı 200.000'in üzerine çıkmıştır. Bu sayede Avrupa Birliği'nin standardı olan 250 kişiye bir polis hedefine de yaklaşılmıştır. Polis sayısı kadar özel güvenlikçinin de eklenmesiyle birlikte polisin sayısal eksikliklerinin giderilmesinde hızla ilerlendiği görülmektedir. Fakat asıl değişim polis eğitim kurumlarında ve hizmet-içi eğitimlerde yaşanan radikal değişimdir. Bu anlamda polis diğer kurumların hiçbirinde görülmedik oranda kendisini yenilemeyi başarmış durumdadır. Bunda 2001 kriziyle birlikte yaşanan işsizlikteki artışın da önemli bir rolü olmuş ve çok sayıda nitelikli genç gönüllü olarak polislik mesleğini tercih etmişlerdir. Sonuç olarak bugün gelinen noktada narkotikten mali suçlara, terörden istihbarata geniş bir yelpazede çok nitelikli ve hızla büyüyen bir kadro bulunmaktadır ve böyle bir kadronun iç güvenlikte yaşanan her türlü gelişmeyi yakından takip edeceği açıktır.
Son dönemdeki olaylar incelendiğinde sanılanın aksine polisin darbe planlarını araştırma veya engelleme gibi özel bir çabasının olmadığı görülür. Zaten ne yasalar ne de polisin işleyiş şekli bu tür eylemlere izin vermez. Polis, valinin, siyasi iradenin, yargının veya savcının talebi olmaksızın bu tür işlerin içine giremez, girer ise suçlu bile sayılabilir. Ancak darbeler öyle bir gecede meydana gelmez. Öncelikle uygun bir zemin hazırlanır. Ülkede suç oranları bilinçli olarak artırılır, siyasi rekabetler şiddete döndürülür, çok sayıda faili meçhul cinayet sinirleri gerer ve insanları sokaklara döker. Gösteriler, yürüyüşler, bombalama eylemleri vs. tertiplemek gerekir. Bunları karanlık eller ya doğrudan planlar ve uygulamaya sokarlar ya da PKK benzeri kullanılmaya her an hazır örgütlerden yararlanırlar. Elbette ön plana ilk olarak gençler sürülür. Heyecanları tahrik edilen bu gençlerin ellerine silahlar verilir, evleri birer cephanelik haline getirilir ve şiddetin, en azından şiddet korkusunun yurdun dört bir yanına savrulması sağlanır. Bu bağlamda polisin son 5 yıl içinde yaptıklarını şu şekilde sıralayabiliriz:
Danıştay Saldırısı gibi olayların faillerini geçmişten farklı olarak çok kısa sürelerde yakaladı, bundan rahatsız olan çevreler oldu. Eğer katiller yakalanmamış olsaydı hem temelsiz suçlamalar bir linç kampanyasına dönebilecekti hem de ülkede yönetime güvensizlik ve dolayısıyla terör ortamı artacaktı. Böylece 'bulanan suda balık avlayanlar' çok olacaktı.
Polis, Türkiye'nin dört bir yanında elinde silah orta yerde dolaşan, etrafı rahatsız eden kim varsa yakalıyor. Tıpkı Atabeyler'de olduğu gibi evlerini cephaneliğe çevirenleri meslekleri ne olursa olsun tutukluyor, evlerdeki silahlara da el koyuyor. Bu da birçok faili meçhul potansiyeli olan cinayeti daha başından engelliyor, vatandaşların düzene olan güvenini güçlendiriyor.
Polis, Başbakan başta olmak üzere birçok üst düzey yetkiliye yapılması düşünülen ya da eyleme dökülen suikastları önceden haber alıp önlüyor. Şu ana kadar kabine üyelerine dönük engellenen birçok suikast girişimi olduğu bir sır değil. Böylece siyasi sistemde bazılarının özlediği sözde 'doğal' kırılmalar olmuyor.
Emniyet görevlileri PKK, Hizbullah, El Kaide vb. terör örgütleri aracılığıyla büyük şehirlerin kana bulanmasına engel oluyor. 1970'lerdeki kanlı iç savaş görüntüsünün oluşmamasını sağlıyor. Dışarıdan vatansever görünüp de gizliden gizliye PKK'ya kamyonlarla silah taşıyanların olduğunu hatırlarsak terörle mücadelenin darbelerle mücadeleye ne kadar büyük katkılar sağladığı kolayca anlaşılacaktır.
Polis şehirlerde sıradan suçları artırarak (kapkaç gibi) terörü tırmandırmak isteyenlerin hiç de beğenmedikleri operasyonlarla suç oranını azaltıyor. Terörü besleyen mali suçlar, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı hep polise takılıyor.
Görüldüğü üzere polisin suç dosyası oldukça kabarık (!) Aslına bakarsanız yukarıda saydığımız işler normal bir devlette polisin doğal işleridir. Bu nedenle Batılı demokrasilerde darbe olmaz. İç güvenlik bozulmadığı için o ülkeler kendi sorunlarını doğal yollardan çözebilecek istikrarı ve zamanı bulurlar. Nihayet ülkemizde de polis görevini, belki de ilk defa olarak yapabilmeye başlamıştır. Fakat unutmamak gerek, şu ana kadar bazı darbe girişimleri başarısız olduysa, bunu polisin siyasi konumlanmasına bağlamamak gerekir. Ne yazık ki katili bulan, cephanelik evleri kapatan, suikast girişimlerini boşa çıkaran ve diğer suçları engelleyen polisin tüm bu işlerde 'darbe engellemek' gibi bir hedefi hâlâ yoktur. Polis rutin işlerini gizli bir gündemi olmaksızın yaptığı için ülkede karmaşa çıkarmak isteyenler polisten rahatsız olmuşlardır. Oysa artık polis 'zararsız' görevlerine ek olarak ülkenin anayasal düzenini şiddet yoluyla bozma çabasında olanlar ile mücadele etmeyi de gündemine almalıdır.
Poliste gizli siyasi yapılanmalar iddiası ise dikkat edilirse daha çok polisin yukarıda saydığımız başarılarından rahatsız olanlardan gelmektedir. Polisin tüm Türkiye'yi dinlediği gibi ispata muhtaç bir suçlama dışında polise dönük somut bir siyasi suçlama mevcut değil. Zaten bu suçlamaya muhatap olanların büyük bir kısmının adı geçen kişiler ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Terfi rekabeti ya da bireysel husumetler sonucunda birçok sosyal demokrat aşırı muhafazakârlıkla suçlanırken, kendi halinde apolitik birçok emniyetçi de siyasetin girdabına çekilmek istenmektedir. Devre dışı kalmaları istenen kişiler imzasız mektuplarla ya da gazete yazılarıyla etiketlenmekte, suçlamadan kurtulmak ise suçlanana bırakılmaktadır. Polisin mevcut hükümet partisinin bir aracı olduğu iddiası ise özellikle çeteler ve darbe tartışmaları için tamamen gerçek dışıdır. Siyasi iktidar, çetelerle mücadelede gerekli kararlılığı göstermek bir yana, bu konuda savcıların ve emniyet güçlerinin çalışmalarını yavaşlatmış, onlara ayak uyduramamıştır. Gelecek dönemde eğer siyasi iktidarlar engel olmaz ise Emniyet'te kim yönetici olursa olsun, kim Başbakanlık makamında oturursa otursun çetelerin ve anayasal düzeni kendi çıkarları için ellerinde tutmaya çalışanların en çok çekinecekleri kurum yine Emniyet olacaktır. Çünkü bombaları durdurmak, katilleri yakalamak veya suikastlara engel olmak polisin en doğal görevidir. Yakaladığı bir katil nedeniyle hangi siyasi grubun yarar sağlayacağı, hangi partinin oylarının azalacağı polisin düşünmek zorunda olduğu bir alan değildir. Anayasa Mahkemesi, Parlamento, hükümet ve diğer kurumlar da en az polis kadar işini yapmaya başladığı gün laikliği ve Cumhuriyet'i korumak için katillerden medet ummaya gerek kalmamış olacaktır. Kişisel ya da parti kavgalarımız için kurumlarımızı kolayca feda ettiğimiz sürece sorunlarımız artarak devam edecektir. Türkiye Cumhuriyeti şu anki Emniyet teşkilatını inşa edebilmek için 85 yıl uğraş vermiştir. Bu emekler küçük çıkarlar için birkaç yılda heba edilmemelidir.
- Poliste gizli siyasi yapılanmalar iddiası dikkat edilirse polisin başarılarından rahatsız olanlardan gelmektedir. Polisin tüm Türkiye'yi dinlediği gibi ispata muhtaç bir suçlama dışında polise dönük somut bir siyasi suçlama mevcut değil. Zaten bu suçlamaya muhatap olanların büyük bir kısmının adı geçen kişiler ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
- Terfi rekabeti ya da bireysel husumetler sonucunda birçok sosyal demokrat aşırı muhafazakârlıkla suçlanırken, kendi halinde apolitik birçok emniyetçi de siyasetin girdabına çekilmek istenmektedir. Devre dışı kalmaları istenen kişiler imzasız mektuplarla ya da gazete yazılarıyla etiketlenmekte, suçlamadan kurtulmak ise suçlanana bırakılmaktadır. DR. DAVUT ŞAHİNER - ULUSLARARASI GÜVENLİK UZMANI
Kaynak: Zaman |
| |
| Yazar:
Dr. Davut ŞAHİNER |
09.06.2008 |
| |
|
| YAZARLARIMIZ |
| Ercan TAŞTEKİN |
| Ercan TAŞTEKİN |
| |
|
|
Sevinmek Bizim de Hakkımız |
| Önder AYTAÇ |
| Önder AYTAÇ |
| |
|
|
Ergenekoncu polisler Susurlukçu askerler ya da tersi |
| İlhan DAĞDEVİREN |
| İlhan DAĞDEVİREN |
| |
|
|
PPDS - 1 |
| İsmet KAPLAN |
| İsmet KAPLAN |
| |
|
|
Komser ile Memur - 16 (Kuru tuz, Kokan Tuz) |
| Murat DAĞLAR |
| Murat DAĞLAR |
| |
|
|
Demokrasi ve Statik İdeolojiler |
| Fatih BALCI |
| Fatih BALCI |
| |
|
|
Eskimeyen Öğüt |
| Emsal TOPRAK |
| Emsal TOPRAK |
| |
|
|
Kendimi Takdimimdir! |
| Safa Tarık OĞUZ |
| Safa Tarık OĞUZ |
| |
|
|
Polis Branşını Arıyor |
| Erol ÖZDEMİR |
| Erol ÖZDEMİR |
| |
|
|
Adı Yücel Soyadı Tutkun |
| Ömer Faruk GÜLTEKİN |
| Ömer Faruk GÜLTEKİN |
| |
|
|
Yokolan İnsanlık |
| Özgün ERGİN |
| Özgün ERGİN |
| |
|
|
Bu Topraklarda Barışı Severler |
| Metin Murat ARSLAN |
| Metin Murat ARSLAN |
| |
|
|
İngiltere´ de Toplum Destekli Polis-III |
| Halil YILMAZ |
| Halil YILMAZ |
| |
|
|
´Adli Kolluk´ Açısından Polis Teşkilatı |
|
| |
| |
|