|
| Polisten `ÇAĞ`A Mektuplar |
|
| Yazar:
İsmet KAPLAN |
13.05.2006
|
 |
POLİSTEN “ÇAĞ” A MEKTÛPLAR
Bu yazıda “Kolej , Akademi , Karakol , Şûbe (K.O.M.) , Akademi –Bilgi İşlem ve nihâyet Enstitü yıllarında kaleme alınmış farklı konulara dâir yazıları harmanlayarak size arz ediyoruz.Mektup oluşları , vaktiyle internet vâsıtâsı ile (akademilenyum@yahoogroups.com) meslektaşlar arasında cereyân eden bir “maily news” muhâberesi özelliği taşımalarındadır.Sevgi , yalnızlık , mesleğimiz olan polislik,terör,medya,sessizlik ve hayat gibi 7 farklı temanın ele alındığı yazılarda bu sey@hat ve mektup havası hissedilmektedir…Buyurun efenim… Herkesi selamlıyorum, Bugün meslekte bir yıl bitti…(2003 yılına âit…) Şifresi rütbeye dönüşen kardeşlerime , yıldızı artan, sararan ,defne dalı eklenen, kısaca apoletinde bir inkılâb yaşamış üstlerime de tebriklerimizi iletiyoruz…Zaten bu mail grubu, böyle anlam kazanıyor, “ortak paydamız” sa böyle ortak paydamız oluyor kanaatindeyim…Bugün biraz duygu vâdilerinde gezelim mi? EN CESÛR ÎTİRÂF Kolejli ve Akademililer , hep farklı bir yer teşkil etmiştir benim gözümde, bana bambaşka bir güzellikte gelir onlara âit şeyler…Akademi ve Kolej dergilerini incelerseniz (o yıl daha dergiler kapanmamıştı) , kendileriyle (kendinizle) birebir şöyle derinlemesine bir sohbet etseniz, en çok iki temaya gönderme yaptıklarını hissedeceğinizi umarım: “Sevgi ve yalnızlık”…Öyle tatlı tesbitler ve samîmî duygularla açıklarlar ki, insanın içine işler.Pişmiş aşa su katmak mı diyeceksiniz; artık bilemem, birkaç satır da bu sey@hât köşesinde yazacağız… Evet, “Sevgi” , muhâtabında tereddüt bırakmayan bir histir.Cümlenin sağlamasını yaparsak, şâyet , sevilen, sevdiğini iddiâ eden kişi hakkında, sevgi nâmına , “gözü arkada kalmak” lık yaşıyorsa, sevginin altyapısı olan vefâ, paylaşma gibi duygularla sağlam bir harç karılamamışsa, duygunun adı yanlış konmuştur; sevgi değil, ilgidir o; geçici bir ilgi…. Sevginin sevgi olması, endekslendiği ölçüyle de alâkalıdır; iyilik gördükçe artmayan, kötülük gördüğünde (gördüğünü kötülük zannettiğinde, öyle algıladığında) azalmayan bir duygu olarak târifini duymuştum sevginin...Siz bir kişiye, “dostum” deyip , bu hitâbın samîmî olmasında ısrar edip de gereklerini yerine getirmezseniz, o söz, ikiyüzlülüğe delildir.Sevdiğiniz insanın sevgisini sömürüyorsanız (“fazla naz âşık usandırır”, “iyilikten maraz doğar” gibi sözleri hatırlayalım..) bu da yüzsüzlüğün ispâtıdır.Oysa “ne yüzsüz kalmalı, ne ikiyüzlü olmalı”; tek yüzü vardır sevginin: tek…." Evet, sevgili okuyanlar,severek sevgi yazarız, kısa akılla kısa yazmak gerek, başlıkla da irtibâtı kurmak gerek; ne güç gösterileri, ne külhânbeyi bağırmaları, ne de içi boş megaloman nâraları; en cesur itirâf , sevgi itirâfıdır, aksini ispât etmek niyetinde olan, “seni seviyorum” u hakkıyla söyleyebilmekteki durumuna bakabilir,başka cevâba gerek var mı? 9 Temmuz 2003 2-YALNIZLIĞA DÂİR Merhabalar; Bilirsiniz işte, insanların çoğu, hayatları boyunca , belli bir konuyu öne almakla çıkar karşımıza…başkasının hayatı boyunca hiç ilgilenmediği, aklına gelmediği, bahsini etmediği şeyler, o insanın bir uzvu gibi, bütünleşmiştir onunla, konuşmalarında, yazılarında o argüman, o söylem hemen belli eder kendini… Ne demek istediğim havada kalmasın; Bakın, Çetin Altan’ın yazılarının suyunu sıksanız “saydamlık, globalleşme” Akar, Aziz Nesin’den “Hantal Bürokrasi, Acâib Millet” Çıkar, Peyâmi Safâ’dan “Anti-Komunizm” kokar ve silsile, sizin de ekleyeceklerinizle uzar da uzar…. “Herkes Seviyesinin Kavgasını Verirmiş.”; Seviye deyince , ben de -Mariana çukuru hizası-ndan şunu diyeyim; kelimelere, hattâ harflere bir alâkam var gibi, bunlar satırlarda, kimilerinin “kelime oyunu” demesi gibi kendini gösterir, oysa değişik düşüncelerin etkisidir o…hayatımın geri kalan kısmını bu kelime meselesine adasam, yine yetmez.bu yüzden “seyahât” imde bana yârenlik ederek, bu çeşit bir zaman katlini tercih edenler, lütfen mevzûyu buna göre değerlendirsin… “sevgi” demiştik geçen, bu hafta “yalnızlık” istasyonuna uğruyoruz… YALNIZ OLMAYAN MÜNZEVÎ Başlıktan ilk bakışta ne anladığınızı bilmek isterdim. “Ne demek istiyorsun?” , “münzevî yalnız oluşuyla bir mânâ ifâde eder”, “inzivâ yalnızlıkla izah edilebilir” şeklinde düşünüyorsanız , fikirlerimizin farklı çizgilerde cereyân ettiğini hemen söylemeliyim. Zirâ, bu satırların gâyesi ;söz konusu iki tâbirin farklarını , bu pencereden gördüklerimizle kaleme almaktır. Bir münzevî, tek olmayı, yalnız kalmayı kendisi seçer. Bu cümlenin aksinden ifâdesini dile getirdiğimizde ise şöyle söylemiş oluruz: Yalnızlık seçilmez, insan yalnız bırakılır veya berâberliğe muktedir olamaz. İnsan birçok sebebe binâen yalnızlığa mahkûm edilebilir, tercih hakkını elinde bulundurmuyordur çünkü. “İnzivâ” da ise belirleyici olan münzevîdir; çünkü önündeki şıkkı seçmek gibi bir imtiyâzı vardır ve inzivâya son vermesi onun imkân dâiresindedir. Dikkatinizi “zarûret” ve “mecbûriyet” kelimelerine çekmek isterim. İnsanoğlunun gerçekleşmesini kaçınılmaz , vazgeçilmez kabul ettiği durumlarda “zarûrî oluş” öne çıkar. Bununla birlikte insan, ancak başkaları tarafından mecbûr bırakılır. İnsan, ihtimal ki, zarûretine inandığı için inzivâyı seçer ve fakat yalnız olması, onun mecbûr bırakılmasındandır. Yalnızı tanımlarken başvurduğumuz cümlelerin edilgen oluşu da bu yüzdendir. Dil kâidelerinden faydalanılarak yapılan benzetmelerin isâbetliliğine dayanarak, İngilizce kelimelerin yardımıyla meseleyi bir de şöyle izah edelim: “İnsan, “must” inzivâya çekilir ve fakat “have to “ yalnız kalır. Yalnız ve münzevînin ruh durumları , yâni psikolojik çizgileri de farklılık arz eder. Münzevî, hâlinden memnûn oluşunu ifâde ederken, yalnızın payına “şikâyet” düşer. Yalnızın şikâyeti, onun bir istinâd noktasından mahrûm kalışından ötürüdür. Münzevî ise kendisini mutlu, huzurlu kılacak bir yaşama tarzı seçtiğinden , besbelli ki sağlam bir istinâd noktası var. Bununla birlikte, “ihtiyaç” kavramını da göz önünde bulundurmak elzemdir:”İnsan , ihtiyaç duyduğu için inzivaya tâlip olur, yalnız ise kendisine ihtiyaç duyulmadığı için yalnızdır.” Bu ifâdeler ışığında günümüz hakkında birkaç cümle edecek olursak , bir yalnızlar ordusu ile süratli bir değişimin girdabına kapılmayan münzevîlerden bahsetmek gerekecektir. Sosyal münâsebetleri kuvvetli insanlar elbette vardır , fakat odaklandığımız konu itibâriyle, bu sosyolojik gerçekten çarpıcı sonuçlara ulaşan bilim adamlarının sözlerine kulak vermek gereklidir. Zirâ; onlar ,şöyle diyor: “Zamanın ilerlemesiyle , değişimlere paralel bir hızda tek nüfuslu evlerden oluşan gökdelenler de yükselişe geçiyor.” Kuvvetli sosyal münâsebetlere sâhip olma gayreti , yerinde bir harekettir; münzevîliği tercih ettiğinizde ise bilmelisiniz ki , yalnız değilsiniz….. (2001 Baharı) NOT:Bu yazıdaki üslûb, diğerlerine nazaran biraz değişik oldu, akademi-üç'teki en güzel günlerde yazılmıştı, aynı konu bugün belki farklı ele alınacaktı, gel gör ki , o günlerin hâtırası, tek kelimesine bile dokundurup değiştirtemedi... 3-SÜKÛTUN KAÇ AYAR ALTIN OLDUĞUNA DÂİR Sevgili dostlar, merhabâ; Mesleğimiz , ketum olmayı gerektirir. Bilinmesi gerekenleri bilirseniz, sessiz bile dursanız, gayr- meşrû dünyânın yüreğine korku salabilirsiniz.Mesleğimizin bu özelliğini genele yayacağız bugün…Ketum durmaktan girip , derin bir sessizlikten bahsedeceğiz. Yanlışlar karşısında sessiz kalmamalı insan.Gürültülü bir çağda, sessiz kalmamanın gereği üzerine , “sessiz olma” yı yazıyoruz bugün.Sesimizi duyurabilmek için “ses “, “siz” olun! diyoruz. “SES” , SİZ OLUN! "Mücessem mesaj" ...Söyleyeceğimiz, görünüşümüz olsun…Mâdem sesleri kullanarak insanlara bir şeyler anlatma çabamız var, sessiz ve fakat derin bir görünüş , en derinlere bir şeyler anlatır , deriz.Konuşsak , ne konuşuyoruz ki? Ya paranın küsûrları, ya birinin kusurları , ya dünyânın kazûrları.Dördüncü seçeneği işâretleyenler, yüzde doksan , sessizliğe işâret etmiş olacaklardır. Sükût, sessizlik demektir; sukût ise sakatlanmak, düşmek, alçalmak ve belki de alçaklaşmak demektir.Bir sükût, nice (leri) sukûttan kurtarır.(Türk Dil Kurumu, şapkalı â,î û, gibi harfleri imlâ kılavuzuna koydu.Doğrusu buydu; zîrâ; “ Lisânımız şapka çıkarılacak bir lisândır, şapkaları çıkarmamak lâzım, şapka çıkarsa kel görünür”…) İdeali vücûda getirmek isteyenler, vücûtlarında göstermelidirler önce. Bedenimizi , tercüman kılarak her dili konuşabiliriz. Yabancı dil sorunumuz kalmaz. Lisân-ı hâl , her ülkede yerli lisândır.Fransızca bilmeyene Fransa’da Fransız kalabilirler; Arabistan’da , Arapça bilmeyeni dinleyenler , “anladıysam Arap olayım!” diyebilirler…Ama size bir şey söyleyeyim mi, davranışlarımızla , duruşumuzla , verdiğimiz izlenimle , dünyânın neresinde olunursa olunsun anlaşılan bir dil vardır; “lisân-ı hâl”…Görünüşümüz, derinliğimiz, sığlığımız, heybetimiz, yaptıklarımız, yapmadıklarımız… Konuşmak, esrârı bozar. “Ses” , “siz” olursanız; yâni, konuşmak, söylemek istediklerinizi, sessizliğinizle mesajlarsanız , bu “ses” , “pes!” dedirttir ancak.Boğulması gerekenler varsa, bu derinliğinizde boğulur, korkması gerekenler varsa bu sessiz haykırışlardan yüreği ağzına gelir.En etkili donanma , “sessiz gemi” lerden oluşmasaydı, şâir , “ölüm” ü sessizlikle tavsif eder miydi hiç?Zamansız konuşan , derinlikten mahrûm olduğu için , bu sığ hâliyle dibi görünür. Pabuçları kadar dilleri olanlara karşı, görünüşümüz , davranışlarımız, bizim “dilimiz” olursa, şeytana pabucu ters giydirenlerin pabucunu dama atabiliriz.Onlar kösele suratlarıyla, yeni pabuçlar dikebilir ve yeni bir yüze sahip olabilirler; yapıları gereği ikiyüzlü olurlar yâni. .. Davranışları, sözlerini yalancı çıkarmayanlar ise, “görüntü var ses yok” türünden olsa da , her yerde vizyona girip izlenebilecek ve rahatça anlaşılabilecek bir filmin aktörü olmaya adaydırlar.Pandomimleri prim yapar. Düşünen , susmayı ; susan , düşünmeyi , dinlemeyi bilecektir.En sağlıklı oyun , “tıp” tır.Kimse konuşmaz bu oyunda, konuşan kaybeder. Susmak ,sabır gerektirir. Sessizlikten, susmaktan kast ettiğimiz bir diğer boyut da ; kazanılan bu zaman ile konuşmaya sıra geldiğinde, konuşulması gerekeni konuşmaktır. İnsanlar , “Demek , önemli olan bu imiş!” deyip , “konuşulması gereken” i anlasınlar. Böylesine bir tutum , vermek istediklerimizi “metazori” değil, “spontane” bir şekilde uygulamaya geçirir. Mesleğimizden örnek verirsek ,bir polis , on ikiden vurmak istiyor ise , konsantre olmayı bilmeli.Sağlıklı konsantre, böyle bir “tıp” la olur.Pusu atarak suçluları yakalamak , sessiz olmayı şart koşar.Konuşursan , kaçarlar. Sessizce düşünen, düşündükçe sessizleşen insan , etrâfında “pimi çekilmekten sakınılır” bir hâle gelir ve böyle bir bomba , patladığında öyle bir dağ patlatır ki, güneşin ışıklarına engel olan bu dağın parçalanmasıyla köy aydınlanır, açılan tünellerden insanlar yol bulur , yürür…Doğu belli olunca , Batı’da belli olur, herkes bir yön seçer.(1990’lı yıllarda , Doğu’da bir köyde , ışıktan yeterince istifâde edemeyen ve doğan güneşin görünmesine engel olan bir tepeyi köylüler patlatmışlardı…) Sesini duyurmak , etrâfını doyurmak isteyen bir kişinin "kulakları tırmalama" ihtiyâcı yoktur. Sözlerin kulaktan çıkmaması için, göze girmek gerek. Konuşan göze batar, sessiz göze girer. 04.10.2004 4-TERÖR OLAYLARINA DÂİR Merhaba değerli @kademilenyum üyeleri; Bu köşede 3.sayfa haberleri gibi felaket tellallığı yapmayı hiç arzu etmemekle beraber, büyük gerçekleri anlayabilmek için, gündemdeki bazı olayları mercek olarak kullanacağız;delilden sanığa...Fâciâlar bırakmıyor ki şöyle istediğimiz konularda yazılar yazabilsek, bir emr-i vâki gibi , "gündem benim !" diye, “Demoklesin kılıcı” gibi ensemizde saygı nöbeti tutuyor. EL-KÂİDE Mİ , EL-İSTİSN MI? Terör olaylarının arefesindeki, Letonya’ya elenişimiz hakkında (2003) Karadenizli bir spor adamı, yöresine uygun şu fıkrayı yazmıştı: “Temel îdam sehpasında… -Son olarak söylemek istediğin? -Bu bana ders olsun!” Türkiye’de yaşanılan bir çok olayı doğrudan hatırlatacak bir anekdot. Terör olaylarına karşı aşılanmış bir millet olarak , bu mikroplara takınacağımız tavır da buna göre olmalı. İngiliz polisiye roman yazarı Agahta Christie; “cinâyetin en çok kime yarayacağı” ölçüsüyle harekete geçer; bence de verimli bir başlangıç gibi görünüyor. Gel gör ki; 11 Eylül 2001’den beri, terör olayları sonrası çoğu manşetler, aynı temcid pilavını ikram ediyorlar; daha sonra da, yeni figürler sahneye kondukça ağız değiştiriyorlar; polis olarak diyeceğimiz; “yardım etmezsiniz , bâri gölge etmeyin…” Târihte bozulmayan kâide yok iken, hâlâ duyarsızlıkta istisnâsı olmayanlar var. Ama gelin, sorunun bir parçası olmak yerine, çözüme dâir bir beyin jimnastiği yapalım: Teori komplolarından âzade bir şekilde düşünülürse, işin içine Türkiye katılarak iki kuş birden avlama arzusu göze çarpar (İstanbul’da Kasım 2003’teki bombalamalar) ; Agahta Christie’nin alacağı cevap da , gözü yaşlı timsahlarda saklı. “Şark” a lisanlarındaki “shark” gibi bakanlar var iken, “west” e “vast” hayallerle ağzı açık bakanlara, “west” i bir de “waste” diye okumalarını tavsiye ederiz. Bayramlarında “turkey” ikrâm edenler, daha büyük bayramlar için “Turkey” ‘i de peşkeş çekemez mi? Olaylar da kelimeler gibi çok dikkatli okunmalı... Aralık 2003 5-POLİS CÂMİÂSINDA ÖRNEK BİR ŞEHİR Sevgili @kademilenyum üyeleri; Geçende bir sohbette , konu Asâyiş Şube Müdürümüzden açıldı. Orada bulunan Ekipler Âmirine sordum: -Âbi , neden , Asayiş Müdürü, geceleri Nöbetçi Müdürü olmuyor? -Gerek var mı kardeş? Dedi…Öyle ya; Zâten gece gündüz çalışan bir insan kendisi… Doğru söze ne denir? Benim bugünkü yazıyı yazmama sebep, şehrin 45 10’u , yâni Asayiş Şube Müdürümüz Ercan TAŞTEKİN’dir. Nasıl , ne şekilde bilmiyorum ama, @kademilenyum sitesine baktıktan sonra, “yazılarından birkaç tane print et de , İl Emniyet Müdürümüze göstereyim” dedi…Ben de , daha önce de bir operasyondan dolayı beni ve ekibimi ödüllendiren İl Emniyet Müdürümüzün okuyacağı birkaç yazıdan birisi bu olsun istedim.Öyle ya , sizi takdir eden büyüklerinize , siz teşekkür etmelisiniz.Hem zâten usül budur, hazırlanan dosyalar ; üst makama giden yazılar ,”üst yazı” ile gider, böyle bir köşenin üst yazısı da böyle olur… Bununla berâber, bu sitede yaklaşık 50 yazı oldu.(www.akademilenyum.org sitesinde) En zor yazdığım yazı budur. Zirâ; asttan üste giden olumlu ne varsa, başkalarının bunu nasıl isimlendireceği az çok bellidir. Ama ben yine o 50 yazıyı şâhit göstererek diyorum ki, bizimkisi “yağ” dan ziyâde “bağ” ı korumakla ilgili bir tutumdur. Her an , her şeyin olabileceğini , yerinden oynayabileceğini, gelip geçiciliği , köşesine verdiği “seyahat” isminde gösteren bir insan, düşüncelerini beraat ettirmek için gereksiz savunmalara kalkışmaz. GAZETEYİ ÂSÂYİŞ BÜLTENİNE ÇEVİRMEK Teşkilâtımızda tâyin ve terfî dönemleri olur. Bazen ise bir ildeki tayinler, o il için terfî dönemi olur. İşte Konya’da olan buydu.Konya Emniyeti’nin rütbesi yükseldi.Attığımız başlık, savunduğumuz konunun medyatik delillerinden kaynaklanmaktadır.Polis olarak , delilden yola çıkarak olaylara açıklık kazandıracağız ya ; işte , hem yerel hem de tüm yurtta çıkan yayın organlarının küpürleri ve televizyon kanallarının kareleri, bu dâvâmızda bizim bilirkişi raporlarımız olacak.Çünkü reklâmı yapan medya değil midir? Öncelikle diyebilirim ki, Konya’nın yerel yayınları, “Alternatif Asâyiş Bülteni” görevini yapıyor.Polis muhabirliği yapmak zorunda kalan eli telsizli gazeteciler, E.K.K.M. (Emniyet Komuta Kontrol Merkezi) deki polis memurları gibi olayları rapor etmekten boş kalamıyorlar. Gazeteler , Konya K.O.M. yazılı fonları istemez çok fotojenik bulmaya başladı. “Asayiş Çalışıyor” yazılı kartların limiti de cidden dolmak bilmiyor. Hem inşaat hem de icraat ile dolu bir hizmet anlayışı ile yoluna devam ediyor Konya Emniyeti.Bir bakıyorsunuz yeni yunuslar yüzüyor şehrin caddelerinde, bir bakıyorsunuz yeni araçlarla otomobil plazasına dönmüş Müdüriyet bahçesi, bir bakıyorsanız yakalanan çalıntı veyâ kaçak malların yüklendiği kamyonlarla kamyon garajı oluşmuş.Lojistik destek olmanın yanında , bürokratik köstek olmamak da var. Çalışmayanlar , soluğu makamının çok uzaklarında alırken , çalışanlar ödüllendiriliyor , hak ettiği yere gelebiliyor. Çalışmak için neredeyse gözünü kapatmayanlar , suçlulara da göz açtırmıyor. Görünen o ki, ne cezaevinde yer kalacak , ne de gümrük depolarında. Hapse girip de oradan teşekkür mektubu yazan suçlular mı dersiniz, ifâde vermek için gelip de duyduğu memnuniyeti satırlara döken insanlar mı? Sanki bu seyahat sayfasında daha önce “Müştekî Velinimetizdir” dediğimiz türden bir anlayış var. Bu konuların ayrıntılarını Konya Emniyeti’ nin internet sitesinden de tâkip edebilirsiniz . Bizim bu reklâmvârî yazıyı göndermemizdeki sebep , yaşadığımız şehre ve berâber olduğumuz kadroya karşı bir sorumluluk duygusu denilebilir. Ve taşra ile merkez arasında , interneti aracı kılarak aradaki bağı bu satırlarla perçinlemek sayılabilir.Geldiği günden beri gazete ve televizyonları Konya Emniyeti’nin gönüllü reklamcısı yapan sayın Emniyet Müdürümüz M.Salih TUZCU’ya , kadroya , yaptığı işi sevdirmesinden dolayı ve hizmet etmede personelin önünde , sıkıntılı vakitlerde personelin arkasında olmasından dolayı bir teşekkür yazısıdır belki.(Temmuz 2004)
(Bu yazı 2004 yazında yazılmıştı ; Bugün ; yâni 2006’nın Nisanında , zaman gösterdi ki Konya’daki istikrâr çizgisi dikey olarak devâm etmekte.Ard arda çökertilen organize çeteler ve çözüme mahkûm edilmiş cinâyet ve de hırsızlıklar , “devre arkadaşları” olan Ercan TAŞTEKİN ve Anadolu ATAYÜN müdürlerimizin suçlara “kısa devre” yaptırdığını ve artık suçluların değil , polisin organize çalıştığını göstermektedir ; “kırmızı alarm” uygulaması” gibi… Her iki müdürümüzle berâber çalışmış olan bana da, bu sayfaları “mânevî çek” bilip üzerimde emeği bulunanlara “vefâ borcumu” ödemek düşüyor ; “Gez Dünyâyı Gör Konya’yı” tavsiyesinin Emniyete olan izdüşümü de mûteber…Konya’ya selâm…. 6-MEDYA OKUMA KILAVUZU Dekoder kelimesi , “şifre çözücü” anlamında bir kelime olarak bir sinema kanalının açılması ile kullanıma girmişti.Dekoderi takacak ve karlı görüntü gidecek ve siz de oynayan filmleri doya doya izleyecektiniz.Filmlerin şifresi çözülecekti böylece… Zannetmeyiniz ki bu “dekoder kullanma ihtiyâcı” bir veyâ birkaç kanala özgü kaldı.Bugün ekranlar , çözülmesi gereken bir sürü filmle dolu.Haber bültenlerindeki bu kısa metrajlı ve kötü yapımlı ve fakat hasılâtı yüksek filmler , zihnimizde böyle bir dekoderin varlığını gerekli kılıyor.(hasılât ; sonuçlar , ürünler , bir emek sonrası meydana gelen faydalar demektir; yalnız bilet satışı gibi dar bir anlam akla gelmesin…) Öylesine bollaştı ki bu tarz filmler , hiç kazanmasa “sürümden” kazanıyor.Hiç kaybettirmese vakitten kaybettiriyor. İşte Yeşilçama rahmet okutacak birkaç âdi piyes ismi: Mersin yapımı “Bayrak Yakma”… Trabzon yapımı “Tutuklu Yakınlarının Eylemi”… İstanbul yapımı “Hizbuttahrir eylemi” Ermeni Konferansı…vs. Bunlar , tıpkı şifresi kırılmamış ekranda seyredilen bulanık manzaralardır.Şifresi nasıl mı kırılır?Bir örnek: Şu “lafta Ermeni Soykırımı” ile ilgili konferans.Zorla , inatla gündemde tutulmaya çalışılıyor.Kimisi destekliyor , kimisi köstekliyor.Karşı çıkanlar sizce samîmî insanlar mı?En az “karşı çıkılanlar” kadar samimiyetsiz dense inanır mısınız?Bu parodinin oynanmasını isteyenler de , oynanmamasını isteyenler de aynı odağa hizmet eden figüranlar gibi görünüyor.Hukukta meşhûr bir söz vardır: “Şuyuu , vukuundan beter” derler.Yâni , duyulması bilinmesi, gündemde olması , o olayın meydana gelmesinden daha etkilidir, demektir.Meselâ bir kadına telefonlâ tâcizde bulunulsa ; bu hukuki, adlî bir olaydır.Olay duyulmasa , kadın olayı zararsız atlatabilir.Duyulursa , duyanların kafasındaki hastalıklardan dolayı yanlış ithâmlara mâruz kalabilir.Demek ki bu olayı duyan birisinin kadına dokunabilecek en büyük yararı , “olayı gündemden uzak tutmak” ile olur.Bu örneği , olmuş bir soykırımı örtbas etmek için değil , tam tersine olmamış bir olayı olmuş gösterdikten sonra yaygara koparanlar için verdik.Zîrâ, örnek ile ispat ederken , karşı tarafın varsayımını gerçek gibi kabul ediyor görünür , sonrasında çürütme yoluna giderseniz. “Farz-ı muhal” kelimesinde anlatılmak istenen “muhal” i , farz edersiniz yâni… İşte bu örneğin ölçeği ile bu konferansa “sahip çıkmak” veyâ “karşı çıkmak” fiilini işleyenlerin ipliği pazara çıkabilir.Zîra , konferans , sempozyum gibi entelektüel aktiviteler , bizim insanlarımızın çoğu için “alternatif uyku mekânı”dır.Ninnisi bedava üstelik.Sittin sene konferans vermek ile bir şeyler empoze etmeye çalışsanız , salonun duvarlarına kafa vurmakla sonuçlanır.Televizyonda yayınlasanız zapping kurbanlarının önde gideni olur.Kırk sene konferansla aynı kazanda kaynatsanız gene birleşmez.Okumakla , dinlemekle pek işimiz yok çünkü…(Hayatta yalancı çıkmak isteyeceğim bir konu varsa , o da budur..) Demek ki konferansın vukuu ile (olması ile ) istenen ; şuyuudur(gündemde tutulması , şâyiâ olması)...Zâten "karşı çıkmak takımı" nda oynatılanlar, bu işi bir târih sorumluluğuna dayandıramazlar.Zîrâ, târihten hakiki ders alan birisi , böyle çocuk oyuncakları ile vakit geçirmez.Târih , insana sağduyu ve olgunluk kazandırır.Böylesine refleks hareketler ve haklı iken haksız duruma geçiren düşüncesiz manevralar , “ayağından vurulası Truva atları”nın işidir. Şuraya kadar ki kısım “konferans”ın dış yüzü ile ilgili idi. İç yüzüne gelince….Biz "polis gözlüğü" ile meseleye bakacak olursak ortaya çıkan sonuç şudur:Meselâ ben , Ermeni Soykırımı taraftarı insanların Türkiye’ye yaptığını yapmaya kalksam şöyle bir cinâyet Masası Komserine benzerim ki: Taltif , ödül almak için fâil-i mechûl bir cinâyeti , mâsum bir adamın üstlenmesi için baskı yapar.Örnekteki cinâyet , soykırımın varlığını îmâ etmek için değildir.Zîrâ , ödül almak için adam öldürecek kadar alçalmayı örnekte bile yazmak istemedik.Farz-ı muhal meselesi yine...Böylesi mâsumları yumuşak karnından yakalar ve bamtelinden vururlar.Fakat masumiyet karinesini iptal eden bir özellik vardır ; “cehâlet”…Yâni yapmadığını üstlenmek câhillere, okumayanlara mahsustur.Kanunu bilmemek mâzeret sayılmaz türünden... Cehâletten kastımız “Ermenilerle ilgili 1915 yılını didik didik etsin ve şu olayın künhüne vâkıf olsun!” , demek değildir.Herkesten bu beklenmez ve fakat herkesin üzerine düşen bir nokta vardır ki ; o noktadan cehâlet etmek , daha çoook sözde soykırımların fâili yapmaya yeter bizi.O nokta ise , önemsizi önemsemek , önemliyi önemsememek cehâletidir…. Bu cehâletten kurtulmanın yolu ; provokasyon kokan ve huzur ile taban tabana zıt aktivitileri , sözleri kaale almamak ve aldırmamak ile olur.Bu "aldırmamak tutumu" , sâdece örneğini verdiğimiz Ermeniler ile ilgili provokasyonlara kapılmamak ile ilgili sınırlı değildir.Aldırış edilmemesi , önem verilmemesi gereken çok yayın vardır.Bu noktada, “en narkotik madde” olan , şöhret ile insanları uyuşturan programlar , gelin-kaynana programları , kadınları kullanarak sözde “derman bulma” programları , zirzop şarkıcı yetiştiren programlar gibi "narkotik yayınlar" elbette ilk sıradadır.Bunları sıralayışımız , izlediğimizden değil , sosyolojik bir vak’a hâline gelip en ciddi haber programlarına ve en ciddiyetli köşe yazılarına kadar kendilerine yer bulduklarından dolayıdır. *Aldırış etmemek nasıl olur? Eller Mersin’e giderken ben nasıl tersine gideyim? Akla gelebilir ki , böylesine geniş bir izleyici kitlesi bulunan ve gazetelerde pafta pafta , ekranlarda ise saat saat yer alan ve âdetâ gözümüze sokarcasına reklâmı yapılan bu yayınlara nasıl ilgisiz kalınabilir?İzlememek elden gelir mi? “Aldırış etmemek tutumu” nun canlı örneği var mı ki tavsiyeye konu oluyor? -O kadar çok örneği var ki saymakla bitmez….Meselâ; işte eldeki sigara paketinin üstünde “sağlığa zararlıdır” diye yazıyor ve aldırış edilmiyor…Gözümüze sokulurcasına trafik kazalarını görüyoruz ama “kural tanımamazlık”tan ödün vermiyoruz…Problemli yetişen çocukları görüyor ve fakat meslekî kariyeri tercih ediyoruz…Aranmak sorulmak bekleyen arkadaşlarımızın varlığını telefon rehberinde görüyor ama gözümüzü yumuyoruz….ve sâire… İşte böyle hayat-memat meselelerinde bile bu “aldırış etmeme” tavrını bu kadar başarılı yerine getirebiliyorsak , muhâtaplarını aptal yerine koyduğunu bas bas bağıran ve çoğu zaman da alenen tahkir eden yayınlara aldırış etmemeyi istesek ne kolay yapabiliriz…Demek ki bu fuzulî yayınları zarûretten sayanlar, ikiyüzlülüğün hangi seviyesinde olduklarını bu örneklere kıyasla anlayabilirler.Zirâ, işte yaptıkları,işte bahaneleri…Bahanelerin ipliğini pazara çıkaran yine kendi aldırmamazlıklarıdır…Nasıl ki yukarıda çok canlı örneklerini verdik… *Düğmeye basan sen ol! Türkiyemizin en jan janlı laflarından birisi de “düğmeye basmak” tır.Esrarengiz bir takım odaklar hayale getirilerek zincirleme bir hercümerci tetiklediği varsayılır ve yine “yerli-yersiz” birtakım mihraklara ihâle edilir.Doğrudur , değildir ; lâf-ı güzâf bir münâzara konusu…Bizim anlatmak istediğimiz ; böyle karışıklık çıkarmak için değil , karışıklığı önlemek için “düğmeye basmaktır”….Nâm-ı diğer “stupid box” (aptal kutusu) olan televizyonun böylesi narkotik programlarına bağımlı olmamak ve onlara bağlı “poşetçi” hükmünde olan yazılı yayınlara da îtibâr etmemektir.Zîra ; üçüncü sayfasında trajedilere, skandallara, acılara yer veren gazetelerin diğer sayfaları , bu “bozukluğun” nedenlerini çarşaf çarşaf yayınlamaktadır.Aynı şekilde medya kurbanı insanlar ile ilgili haberlerde , yine medya tarafından “bu trajedi nasıl meydana geliyor?” sorusunun cevabını öğrenmek için sâdece o kurbana ayrılan üç-beş dakikanın bitmesini beklemek yeterlidir.Diğer programlar yeterince kanaat oluşturacaktır sizde. Eğer suçlu hânesinde siz yer almak istemiyorsanız, “düğmeye basan siz olun!”… Yâni böylesi berbâd yayınları gördüğünüzde ya “kapama” düğmesine ya da “kanal değiştirme” düğmesine basın.İnanması zor olsa da bu “düğmeye basma” diğer düğmeye basmalardan daha çok yürek ve daha güçlü bir irâde ister.Deneyin , göreceksiniz….Diğer şık hep zarar verdi , bir de bu şıkkı deneyin…Böylesine bir düğmeye bastığınızda zihninizdeki ışığın yandığını hissedebilirsiniz….Bir boş işten kurtulunca kendinizi dolduracak başka konulara ister istemez “merhaba” diyebilirsiniz… Eğer düğmeye basmassanız , eleştirilen medya ile aynı safta yer alırsınız.Nasıl ki bizim polislikte , “çıkar amaçlı suç örgütleri” derdest edilip içeri tıkıldığında onlara yardım ve yataklık edenler ve faaliyet alanı sağlayanlar da o kanundan nâsibini alır , işte siz de her ne çıkara binâen bu örgüte yardım ediyorsanız netîce farklı olmayacaktır.Dediği de , yaptığı da yapılmayacak cinsten bir danışmandır çoğu zaman medya.Dinleyip de tersini yapmak , çoğu zaman isâbetli bir meşveret yöntemidir…. Yukarıdaki târifte anlatılan medyadan faydalanmanın yolu , onu “karga” ya benzetmek ile olabilir…Kılavuz olsa burnunuzun âkibeti mâlum…Besleseniz gözünüzü oyar…Sesi zâten çirkin…Bırakın tilkiler onun ağzındaki peyniri kapmaya çalışsın!Tilkilik sizin neyinize…. ismet...28.09.2005 7-HAYATTAKİ FIRSATLARI DEĞERLENDİRMEYE DÂİR Çok sevgili çevrimiçi ve çevrim dışı dostlar; Eleştiri yaptığımız yazılar , “Ayna Metodu” ile yazılmaktadır; Monitörü “ayna” olarak görüp, karşısına geçerek , eleştiriye uygun insanın görüntüsünü,aynaya bakabildikçe görebiliyorum. Eğer, eleştirel satırlarla birilerini kast ettiğimiz zannı oluşursa,biline ki; bu "sû-i kast" in “cast” inde başrol benim… Hani , nişan almak için hedef tahtasında düşmanlarını hayâline getiren insanlar vardır ya,“eleştirmek” için potansiyel de aynamızda saklıdır.Dev aynaları hâriç tâbii ki… Aynasız” diyenlerin kulakları çınlasın! Ayna ayna , söyle bana! ”Boy aynası” ndaki “toy” hâlimiz , ayna ile âyândır… **(cast; rol sıralaması demektir , okuyanlar arasında yabancı dili Almanca, Fransızca …vs olan vardır belki.)
SON VİRGÜL "Alınıp da uygulanamayan dersler" in müfredâtı ile dolu hayat okulu…Başa gelenlerin ardından “ders aldım” demek, çok kimsenin sarf ettiği bir cümledir. Mûsibetlerin isâbet etmediği insanlar, dart tahtasının holizonik girdabına kapılmayı hesap etmeliler. Bir gün hedefte olabilirler.Atışların kendilerine isâbet etmeyisini önleyerek karavanaya çıkarmak veyâ çelik yelekli bir tedbir o şartla mümkün olabilir. Bir insanın başına gelebilecek en büyük fırsat, “ceremesini çekmeden semeresini alabileceği imkânların verilmiş olması” diyebilir miyiz? Yanlış anlaşılmasın , bu, “zahmetsiz yoldan başarıya ulaşılamaz” kâidesi ile çelişmez . Siz , kısayol köşe dönmeciliğinden uzak köşenizde iken, fırsat sunuluyor size. Hayat Okulu'ndaki öğreniminiz için , bir zenginin bursu bu... "Ateşin düştüğü" alanda kendimizin olabileceğini (duyarlılık derecesine göre “olduğunu” ) düşünenler , sâdece düştüğü yerin yanmadığını hissederler ise “yanmak” tan uzak kalabilirler.Felâketlerde , "liyâkat" in esas olmadığı, “hatâ” ların “üzerimize alınabilir şeyler” olduğu, derslerin “uygulanmak” için öğretildiği kavranılıp bu konu için kıvranılırsa, sellerin yatağı değişebilir, çığ düşmeden eriyebilir…vs. Burs, "dersini iyi almak" şartından başka bir şey istemiyor. “Ceremesini çekmeden” diyerek , konumumuzla orantısız , beklemediğimiz sürprizlerin , fırsatların hayatımızda belirmesine işâret ediyoruz. “Beklenti”ler den ziyâde , “bekleyiş” ler netice vermeye yakındır. “Semeresini almak” , bu fırsatları değerlendirebilecek “âcil eylem planları” nı yürürlüğe koymakla mümkün. Bunların yürürlüğe girmesi , bizim “ virgül” ümüzdür.En iyi şekilde noktalamak için zaman kazanırız. “Virgül” tâbiri şunun için; “Kolej Dergisi” nde iken, takvim arkasında okuduğum bir anekdottan etkilenmiş ve o günlerin (gene terör ve savaşlar yüzünden çok polisin, çocukların katledildiği günler) hamasî depolanmalarını akıtmak için , “ölüm” hakkında bir yazı yazmak istemiştim. Limana dönüşü olmayan bu “Sessiz Gemi” nin , Titanik gibi batmaması , MV-ULLA gibi zehir saçmaması , Lucky-S gibi zehir taşımaması , alabora olmaması için “doğru rota” ne olabilirdi? Dümen kırma zamanlaması nasıl ayarlanabilirdi?İskele alabanda mı, sancak alabanda mı?Alesta mı, neta mı, vira mı , volta mı, funda mı?Hayat bir okyanus nitekim, en karanlık nokta okyanuslarda; bizi buz dağına çarpmaktan alıkoyacak deniz feneri nasıl buluna ki? O gün o yazıya “Son Nokta” ismini verdik. Ama bugün virgüllerle biraz konuyu açmak istedik. İşte “ceremesiz semere” virgülü ile hayatta iken avans almış o “derici” nin hikâyesi: Savaşta bozguna uğrayacağını anlayan ordusunun başındaki hükümdâr , kaçarak bula bula bir derici dükkanına sığınır. -Çabuk beni sakla! der. Derici , deri yığınının olduğu yeri açarak içine girmesini söyler.Hükümdar girer ve saklanır.Birazdan düşman askerleri dükkanı basar, hükümdârı sorarlar.Deri yığınına kılıçlarını sokup çıkarırlar , fakat bulamadan ayrılırlar. Tehlike geçince dükkan sâhibi hükümdara artık çıkabileceğini söyler ve bu sırada hükümdarın kendi askerleri de dükkana gelmiş olur.Hükümdar tam ayrılacakken , derici: -Hükümdârım, der, ölümden son anda kurtuldunuz, ölüme bu kadar yakın olmak nasıl bir duygu? Hükümdâr bir anda tavır değiştirir ve bir kızgın manevrayla askerlerine emir yağdırır. -Bana soru sormak bu adamın ne haddine? Bağlayın ellerini , bağlayın gözlerini, diz çöktürün, nişan alın! Derici sorduğuna bin pişman, tam mermilerin isâbetiyle ölmeyi beklerken , gözündeki bağı çözen hükümdârı görür: -Anladın mı şimdi? Bu virgülden sonra cümlenin nasıl noktalanacağı, en önemli soru işâretidir. En yüksek puanlı cevap , bu soru işâretine âittir. Hükümdâr , fazlasıyla cömert davranmıştır. Sınavda cevâbın beklenmeksizin gelmesi , her öğrenciye nasip olmaz, gelen cevâbı yazabilmek ise , daha az öğrencinin başarabildiğidir. Anlıyo muyum beni? ismet...15.09.2004 (Bir anlamda 1997*Kolej) Sonuç:
Sonuç belli ; okumak ve uygulamak….Sevgiler….
|
| |
| Yazar:
İsmet KAPLAN |
13.05.2006 |
| |
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş veya Eklenen Yorumlar Onaylanmamış.
|
| YAZARLARIMIZ |
| Ercan TAŞTEKİN |
| Ercan TAŞTEKİN |
| |
|
|
Sevinmek Bizim de Hakkımız |
| Önder AYTAÇ |
| Önder AYTAÇ |
| |
|
|
Ergenekoncu polisler Susurlukçu askerler ya da tersi |
| İlhan DAĞDEVİREN |
| İlhan DAĞDEVİREN |
| |
|
|
PPDS - 1 |
| İsmet KAPLAN |
| İsmet KAPLAN |
| |
|
|
Komser ile Memur - 16 (Kuru tuz, Kokan Tuz) |
| Murat DAĞLAR |
| Murat DAĞLAR |
| |
|
|
Demokrasi ve Statik İdeolojiler |
| Fatih BALCI |
| Fatih BALCI |
| |
|
|
Eskimeyen Öğüt |
| Emsal TOPRAK |
| Emsal TOPRAK |
| |
|
|
Kendimi Takdimimdir! |
| Safa Tarık OĞUZ |
| Safa Tarık OĞUZ |
| |
|
|
Polis Branşını Arıyor |
| Erol ÖZDEMİR |
| Erol ÖZDEMİR |
| |
|
|
Adı Yücel Soyadı Tutkun |
| Ömer Faruk GÜLTEKİN |
| Ömer Faruk GÜLTEKİN |
| |
|
|
Yokolan İnsanlık |
| Özgün ERGİN |
| Özgün ERGİN |
| |
|
|
Bu Topraklarda Barışı Severler |
| Metin Murat ARSLAN |
| Metin Murat ARSLAN |
| |
|
|
İngiltere´ de Toplum Destekli Polis-III |
| Halil YILMAZ |
| | |