Ana, bu bayram mı? . Aman çok ayıp
Çocukken gördüğüm bayramlar hani?
Mübarek elleri öpüp, koklayıp
Yüzüme sürdüğüm bayramlar hani?
Büyük şair ve halk ozanı Abdürrahim KARAKOÇ Bayramı tarif ederken çocukluğuna olan hasretini dile getirir ve aynı zamanda günümüz çocuklarının gerçekten bir bayram sevinci yaşayıp yaşamadıklarını da dolaylı olarak sorgular. Şairin bu güzel şiiri üzerinden bir bayram yazısı inecek kalemimden satırlara…
Çocukluğumun bayramlarını hatırlarım bayramları anlatan bir yazı, bir şiir ya da bir hatıra okuyup dinlediğimde…
Bizim bayramlarımız yani çocukluğumuzun bayramları aslında bayramdan günler önce başlardı, en güzel bayramlarımızı galiba ilkokul sıralarının müdavimi olduğumuz dönemlerde yaşadık. Babamızın aldığı yeni ayakkabı ya da elbiseyi tabiri caizse bir annenin çocuğunu sevdiği gibi günlerce sever ve giymek için bayramın birinci gününü beklerdik, o ilk gün giydiğimizde hevesimizi de almış olurduk.
üstadı-ı şuaranın ;
“Hep ayrılık isteğe erince istek ölür
Bir anda ölseler de insanlar tek tek ölür”
Diye anlattığı gibi yeni elbiselerimize olan isteğimiz bayramın ilk günü yani onları giydiğimiz gün ölürdü ama yine de onları gözümüzü korur gibi korurduk, bu hem fakirliğin hem de tutumluluğun göstergesiydi, fakirdik günümüzün çocukları gibi ebeveynlerimiz her istediğimizi anında alamazlardı, tutumluyduk çünkü annelerimiz bir kibrit çöpünün bile israf edilmesinin yanlışlığını yaşayarak yani davranışlarıyla, sözleriyle öğretiyorlardı bizlere…
Çocukluğumuzun bayramlarında galiba en güzel oyunları biz oynardık, oynayarak öğrenirdik bir çok şeyi, oyunlarımız bizim deneme yanılma metoduyla öğrenme araçlarımızdı sanki, televizyonun tek kanallı olduğu dönemlerdi, akşam izlediğimiz dizi filmin ya da Kartal Tibet’li, Ayhan Işık’lı, Cüneyt Arkın’ lı bir filmin kahramanı biz olurduk ertesi gün…
Elimizdeki namlusuz ve mermisiz oyuncak tabancanın patlamasına, tahta kılıçların vınlamasına sesimizle verirdik en güzel efekti…Kimi zaman Kara Murat, kimi zaman, Kemal olurdu adımız, her gün yeniden kahraman olurduk ya çin sarayında sallardık kılıçlarımızı ya da istemeyerekte olsa oyunumuzun müzmin kalleşini oynayan Önder Somer’ e sallardık küçücük yumruğumuzu bir metre uzaktan, Filiz Akın’ ı kurtarmak için…
O zaman maganda kurşunları atılmazdı balkonlardan, kimse kör kurşunlara hedef olmazdı ve kimse için kim vurduya gitti denildiğini duymazdık ve bizim oyuncak silahlarımız hiç kimseyi öldürmezdi… Biz oyunlarımızda kahramanlığı, kalleşliğe karşı durmayı, mazluma yardım etmeyi, yiğitliği öğrenirdik..
Şimdi çocuklar kompütür karşısında, kulaklarını tırmalayan ses efektlerini dinliyorlar hem de kulaklık takarak, en acımasız silahlarla, kanın, savaşın, kavganın bir parçası oluyorlar, savaş oyunlarında gladyatör hayal aleminde örümcek adam olup bin bir başlı canavarlarla savaşıyorlar hem de anne ve babalarının gözleri önünde bu oyunların baş aktörü rolünde döküyorlar kanı..Onlarda öğreniyorlar ama O’ nlar şiddeti, kanı, savaşı öğrenerek çıkıyorlar sokağa…
Sonra bir haber okuyoruz ya da duyuyoruz batı menşeili öznesi çocuk olan..
Elindeki silahla okulu basan on beş yaşındaki çocuk …. Gerisi malumunuz…
Bayramlarda elini öptüğümüz büyüklerimiz, öyle bir şefkat ve sevgiyle okşarlardı ki başımızı, gözlerimizin içine gülerek verdikleri bir şeker ya da bir lira en güzel hediye olurdu bize… O büyüklerimiz bizlere bayram günlerinde karnemizi, sınavlarımızı, pek fazla sormazlardı, sorup ta bayramda bile gelecek endişesinin içine düşürmezlerdi bizi ama adımızı sorarlardı ve aldıkları cevap ne olursa olsun mutlaka ağızlarından “Maşallah ne güzel adın varmış” sözü çıkardı…
Şimdi bayramlarda da yarış atı gibi çocuklar, birbirleri ile mukayese ediliyorlar bayram ziyaretlerinde…
Ellerimizde gazeteden kesekağıtlarıyla kapıları çalardık, tanıyıp tanımadığımız her evden şeker toplardık bayramlarda, biz tanımasak ta onlar bizi tanırdı, çünkü aynı çocuktuk hepimiz, şeker toplayan çocuk…
Mahalle aralarında, toprak sahalarda kimimiz Fenerbahçeli Cemil, kimimiz Galatasaraylı Gökmen, kimimiz Beşiktaşlı Ziya olurduk ama hepimiz aynı takımın oyuncusuyduk bu yüzden pek fazla kavga çıkmazdı aramızda, çıktığında da birbirimize vurmaya kıyamazdık…
Şimdi öylemi, çocuklar döner bıçaklarıyla birbirine saldıran taraftarları izliyorlar spor programlarında ya da sokak aralarında…Belki de kendi ebeveynleri tarafından bilinçsizce fanatikleştiriliyorlar takımların renklerinin içine hapsedilerek…
Hani ya o özlem, hani ya o tad?
Ne dışım kaygusuz, ne içim rahat
Haftalar öncesi her gün, her saat
Babamdan sorduğum bayramlar hani?
Günler öncesinden başlardı bayram heyecanımız, bir arkadaşımız vardı, İstanbul’da ikamet eden, giyimi kuşamı bizden çok iyi, İstanbul şivesiyle konuşan, babasının ne yapacağını merak etmeden harçlık verdiği bu arkadaşımızın yakınında olmak, hayretle onun gözlerine bakmak, O’nu dinlemek, birkaç günlüğüne gelmiş olsa bile O’nun seçtiği takımda oynamak ayrıcalık olurdu bizim için. O eğer adımızı telaffuz ediyorsa, elini omzumuza atıyorsa en iyi arkadaşımız olurdu bu birkaç günlük arkadaşımız… Biz dostluklarımızı sorgulamazdık, “faydacılığa dayanmayan dostluklar, yıkılmaz temel taşları gibidir, her güçlüğü sırtlarlar” fayda ummazdık, güvenirdik birbirimize, bu nedenle kan kardeşiydik hepimiz, canımız yanma pahasına keserdik parmaklarımızı, değdirirdik kanlarımızı birbirine, sonra bir ömür sürerdi kan kardeşliği…
Bayram af günüdür, barış günüdür
Bayramlar rahmete giriş günüdür
Bayram, Hak menzile varış günüdür
Gönlümü verdiğim bayramlar hani?
Bayramın affetme, beraber olma, küskünlükleri giderme günleri olduğunu bilir, küs iki arkadaşımıza, belki çok bilmiş bir edayla, belki de altı yaşına kadar aldığımız derslerin etkisiyle “bu gün bayram, küs durulur mu, hadi barışın” demeyi bir vazife şuuru ile ifa ederdik, hele bir de barış olduysa “sizi ben barıştırdım dercesine” çocuk masumluğunda günlerce iltifat beklemeye dururduk…
Elli kuruşun çok değerli olduğu zamanlardı, bayramlarda görürdü ellerimiz en fazla elli kuruşu, sonra sinemanın kapısında alırdık nefesi, elimizde simitlerimiz, anlayarak, özümseyerek, tadına damağımızdan tat katarak tükettiğimiz simitlerimiz…
Mutlaka bir kahramanlık filmi oynardı sinemada, bir uğultu, bağırtı kopardı bir anda, aynı anda hepimiz atını mahmuzlayan kahraman olurduk..
Şimdi çocuklara bir tüketici çılgınlığı içinde, dolaylı olarak kendi kendilerini tükettiriyorlar. Kaç çocuk biliyor kan kardeşliğini, ya paranın değerini biliyor mu çocuklar? Ebeveynleri tarafından, hesapsız, meraksız, sorgusuzca verilen paranın değerini!
Dengenin önemini anlatan bir söz “az verme hırsız edersin, çok verme arsız edersin” buna ben bir ekleme yapmak istiyorum “hiç verme yüzsüz edersin” bu denge bozuk şimdi, belki de bu sebeple onlu yaşlardaki çocuklarla dolu internetcafeler…Sorgusuzca verilen, nerede, kimlerle harcandığı merak edilmeyen harçlıklar, beyaz zehir olarak dönüyor belki de çocukların damarlarına…
Özenti… En sinsi hastalıklardan birisi olmuş, içten içe hissettirmeden kemiren ve bunun yanında en iyisine “benim çocuğum” layık anlayışını da koyarsanız, hangi talebini geri çevirebilirsiniz çocukların?
Nasıl öğrenecekler payandasız, desteksiz ayakta durmayı, kendi emeklerinden keyif almayı, alın terlerinin tadına varmayı çocuklar?
Bir mukayese yapalım, on dört yaşında tahta çıkmış, yirmi bir yaşında dünyanın tarihinde yeni bir başlangıç noktası oluşturmuş, çağ açmış Fatihler, ve O Fatihleri büyüten, yetiştirenler de çocuktu bir zamanlar…
Kurtuluş Savaşımız, dünya arenasına yeniden ve bir güneş gibi doğduğumuz kurtuluş savaşımızda, en başta büyük önderimiz olmak üzere, sırtında mermi taşırken soğuktan donan annelerimiz, Seyit Onbaşılar, Sütçü İmamlar … Hepsi çocuktu bir zamanlar…
Esasen, dönüp tarihimize bir bakarsak, gökteki yıldızlar sayısınca modelimiz var bizim. Çocuklarımızın model alacağı, özeneceği kişilik ve karakter timsali, kahramanlık abideleri şahsiyetler onlar…Çocuklarımızı bu vatan, millet ve devlet aşkıyla yanarak, bu kutsi değerler uğruna can vermeyi canlarına minnet saymış kahramanlarımıza özendirsek, O vatan ve millet aşıklarını model almalarına zemin hazırlasak, bizim beşiğimizde uykuya dalmış olan medeniyet uyanacak ve çocuklarımızın Türk tarih ve kültüründen sağarak verdiği süt ile yeniden büyüyüp gelişerek, örnek alan değil, örnek olan bir neslin habercisi olacaktır…
“Bir ayakkabı dükkanının vitrininde gördüğüm ayakkabı çok hoşuma gitmişti, babama almasını söyledim, dükkana girdik ve babamın parası o ayakkabıyı almaya yetmedi, günlerce ağladım çünkü aynı ayakkabıdan arkadaşlarımda da vardı. Birkaç gün sonra aynı ayakkabı dükkanının yanından geçtim ve yine o ayakkabıya baktım yine üzüldüm ağladım o ayakkabıyı alamadığım için.
Az sonra köşe başında ayakları olmayan o adamı gördüm, elini açmış insanlardan para isteyen adamı… Bir anda beynimin örsüne bir balyoz darbesi iner gibi indi o görüntü ve düşündüm benim ayakkabı alacak param yoktu ama o adamın ayakkabı giyecek ayakları yoktu…Sonra şükrettim ve dua ettim boşuna akıttığım gözyaşlarımın benden davacı olmaması icin…”
Ünlü bir Rus yazarın çocukluk hatırası bu. Şükretmenin, şükretmeyi öğretmenin, özentinin panzehiri olduğunu ne güzel anlatıyor.
“Bu gün ağla çocuğum yarın ağlayamazsın
Şimdi anladığını sonra anlayamazsın”
Diyen şairler sultanı çocukluğun yarına ertelenemeyeceğini anlatırken, erteleyenlerin helak olacağı ise asırlar öncesinden gelen bir ferman.
Nerede kaldı bizim kahramanlık türkülerimiz ve filmlerimiz? Şimdi rock, pop ve undrgrand müzikler revaçta, bunları dinleyerek büyüyor çocuklar, kulaklarından tek dişi kalmış canavarın kendilerine medeniyet diye yutturulan ne idüğü belirsiz seslerini sünger gibi emdiriyorlar beyinlerine, sonrada şeytan askerlerinin resmi geçitlerini izliyorlar uykularında…
Bayram af günüdür, barış günüdür
Bayramlar rahmete giriş günüdür
Bayram, Hak menzile varış günüdür
Gönlümü verdiğim bayramlar hani?
Okula gider gibi giderdik mezar ziyaretine biz bayramlarda, talep ettiğimiz şeyin pek farkında olmazdık belki ama duanın gücünü orda hissederdik, en tatlı şeylerin indiğini düşünürdük küçücük ellerimize semadan …
Şimdi daha çok tatil köylerini ziyaret ediyor gençler ve çocuklar bayramlarda ve bir asırlık eller öpülmeyi bekliyor evlerinde koşup oynayan çocuklarını, torunlarını hayal ederek…
Bayramlar kurşundur, canımda kalır
Yazdığım tebrikler yanımda kalır
Postacı pul vermez, salamam oğul!
Geleceğe taşınan edebi metinlerdi bayram tebrikleri bizim çocukluğumuzda, şimdi okunup silinen ve bir daha hatırlanamayan telefon mesajlarına dönüştü tebrikler…
Bayramlarımız mayıs, haziran ya da temmuzda olabilir, önemli olan bayramın yaşandığı zaman dilimi değil, o zaman dilimi içinde bayramı bayram gibi yaşayabilmek önemlidir. O bayramın hemen bitmesine müteakip, ertesi yılı özlemeye durmak, aşk, vecd ve heyecanla yeniden bayramı ve bayramları beklemeye başlamaktır hem insana hem de bayrama yakışan ve layık olan…
Vak vakların bülbüllere dil öğretme çabası içine girdiği günümüzde, bir bülbül sesi ve sedası ile seslenen büyük şair Karakoç’ un affına sığınarak ve O’ ndan alıntıladığım;
Şehide toprağın hürmet-i aşkı
Anadan fazladır şefkat-i aşkı
Rab’bim yüreklere ülfeti, aşkı
Soksun, BAYRAM OLSUN BAYRAMLARINIZ
Bu dizelerdeki temennilerine hüsn-ü kalpten, can-ı gönülden iştirak ederek, her şeye rağmen her gününüzün bayram tadında olması dileğiyle…