|
| ´Uzlaşma´ ve ´Kutuplaşma´ Arasında |
|
| Yazar:
Önder AYTAÇ & Emre USLU |
03.04.2008
|
 |
Türkiye 1950’den bu yana bir kaç farklı merkez ve çevreden oluşan bir ülke halini aldı. Bunlardan biri seküler merkeze karşı muhafazakâr çevre. Diğeri de Türk merkezine karşı Kürt çevresi. Buna, büyük sermaye merkezine karşı Anadolu sermayesi ve diğer merkez-çevre yapıları da elbette eklenebilir. Aslında günümüzde de geçmişte de meydana gelmiş krizler, hep bu merkez-çevre çatışmaları içerisinde olan zıtlaşmalardan ortaya çıkmaktadır. Bu çatışmaların değişik kalıplardan oluşan savunma şekilleri de var. Örneğin Türk merkeze karşı, Kürt çevreden gelen tazyiklere ortak tepki verilebiliyor: “Eşkıyanın başı ezilmeli.” Oysa seküler merkeze karşı muhafazakâr çevreden gelen tazyiklere karşı ortak bir tepki verilmesi olası değil: Yani “İrticanın başı ezilecek” tepkisi sadece seküler kesimleri mobilize edebilirken muhafazakârları savunmaya itiyor. Merkeze yerleşmiş seküler elitler de biliyor ki, üzerine oturdukları zeminin aslında geniş bir toplumsal tabanı yok. Bu nedenle, seküler-muhafazakâr çatışmasında geliştirilen savunma mekanizmaları, pragmatist nedenlerle aşırı bir çeşitlilik oluşturuyor. Bunların en belirgin karakteristiği ise, darbeler yaparak muhafazakâr çevreyi örgütleyen yapıların önünü kesmek, bu yapılara liderlik eden şahısları idam etmek, siyasi yasaklılar sınıfına koymak ya da bunların itibarlarını hedef alarak onları toplum nezdinde yıpratmak ve küçük düşürmek... 1960 darbesinden, 28 Şubat’a kadar ki her yapay müdahale süreci böylesi bir mekanizmanın bir tekerrürü... En son 27 Nisan e-muhtırasında gördüğümüz bu süreç, değişik dengeler nedeniyle tam işle(tile)medi ve hatta bütünüyle geri tepti. Bunun sonucunda ise bir karmaşa / kaos durumu ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu durumda, taraflar yeni pozisyonlar belirleyip, yeni stratejiler geliştirerek buna göre yeni mevziler kazmakla meşguller. Son dönemde yaşanan karmaşanın ana nedeni de, kanımızca tarafların ne yapacaklarını pek de bilmemelerinden kaynaklanıyor. AKP’yi kapatma davası seküler elitler için bir yol gibi görünürken, karşı hamlenin başarısına göre, bekledikleri sonucu vermeyebilir de. Aynı Cumhuriyet mitinglerinin planlanan sonucu doğurmaması ve Ulusalcı hareketlerin marjinalize olması gibi... Eskisi gibi merkez ile çevre arasında orantısız bir güç dengesi de olmadığından, seküler yapının kilit gücünü hoyratça kullanıp öngörülebilir sonuçlar alamamasından dolayı, merkez ile çevre arasında da bir sıkışma söz konusu. Bu ‘kutuplaşma’ kavramıyla ifade edilirken ‘uzlaşma’ kavramı bir çözüm olarak ileri sürülüyor. Ancak kaybettikleri mevziler nedeniyle (üniversitede başörtüsünün serbest bırakılması gibi) kutuplaşmayı bizzat başlatanlar ise yine seküler elitler. Bunun karşılığında önerdikleri ‘uzlaşma’ da ortak bir noktada buluşmaktan çok, kaybettikleri pozisyonun yeniden kazanılmasını tarif ediyor. Bu çevrelerin uzlaşma anlayışının ne olduğunu en iyi Ertuğrul Özkök özetlemiş: “Mesela Anayasa’nın girişinde yazılan; bence çok haklı ve gerekli biçimde ‘değiştirilemez’ zırhına büründürülmüş maddelerle ilgili kesin ve nihai bir anlaşmaya varmalıyız.” Bu ‘uzlaşmanın’ ön koşullarını de kendisi belirliyor: “Öyle ‘laikliği yeniden tarif’ etme gibi şüphe uyandırıcı ve tehlikeli teşebbüslere karşı çıkmalıyız. Çoğulculuk yönetiminin dejenere edilip, ‘çoğunlukçuluk’ ideolojisi haline getirilmesine birlikte karşı çıkmalıyız. Devlet kurumlarında ‘türbana dayalı’ liyakat zihniyetini bir kenara bırakmalıyız.” Bu anlatımın açılımı ise şu: Laiklik ‘assertive’ şeklini korumalı. Türban gibi konularda devletin laiklik lehine devreye girmesi devam etmeli. Örneğin, üniversiteye türbanla girilmez. (Özkök her ne kadar türbanın üniversitede serbest kalmasını savunuyorsa da bu onun da temel felsefesinde özel bir istisnadır.) Çevre yani çoğunluğun şimdiye kadar temin edilmemiş talepleri yok sayılmaya devam edilmeli ve seküler merkezin ayrıcalıklı konumu devam etmeli. Eşi başörtülülerin önemli mevkilere atanması istisna olmalı. Ama o zaman da yanıtlanması gereken soru şu: Eğer liyakati otantik anlamında kullanıyorsak, eşi başörtülü bürokratların eşlerine değil, performanslarına bakılması gerekli. Eğer AKP, eşinin başörtüsünden dolayı karşı çıktığımız bu bürokratlarla ekonomide ve ülke yönetiminde başarılı olduysa, burada liyakat açısından göz ardı edilmemesi gereken sorun ne?.. Sonuç olarak, ‘uzlaşma’ da ‘kutuplaşma’ da siyasetin değil ve fakat savaşın kavramları. Merkezle çevre arasındaki gerilimin farklı bir söylemi. Bu kavramlar ise bütünüyle seküler merkez tarafından üretilen / anlamlandırılan ve kullanılan söylemler. Artık ‘yeni şeyler söylemek’ gerek.
Not: Akşam’dan Oray Eğin’in 26 martta yazdığı “Doğu Perinçek’i en yakın arkadaşı yaktı” başlıklı yazıda “Galiba Doğu Perinçek, arkadaşı Adnan Akfırat’ın tuzağına düştü, ona güvenerek yanıldı” iddiasında bulunmuştu. Bu yazıdan önce Ulusal Kanal’da Akfırat ile diğer tutuklananlar birlikte mağdur olarak yansıtılıyordu. Bu iddiadan sonra Aydınlık yayın grubunun haberlerinde Adnan Akfırat diğer Aydınlıkçılarla birlikte ‘mağdur’ olarak anılmamaya başlandı. Akfırat’ı hiç tanımayız, onun soruşturmadaki konumunu da bilmiyoruz ama onun güvenliğinin tehlikede olabileceğini düşünüyoruz. Bu, operasyonun güvenliği için de önemli bir durum. Bilgilerinize.
Kaynak: TARAF
|
| |
| Yazar:
Önder AYTAÇ & Emre USLU |
03.04.2008 |
| |
|
|