AkadeMilenyum




      
Ana Sayfa Yazılar Haberler Dost Siteler Site Haritası İletişim Hakkımızda  
| Kullanıcı Girişi: 
 YAZILAR
 Adli Bilimler
 Bilişim
 Diğer Disiplinler
 English
 Hukuk
 Kriminoloji
 Özel Dosyalar
  -Çeviriler
  -Duyuru
  -Güncel
  -İstihbarat
  -Kitap İncelemesi
  -Suikastlar
  -Yorum
 Polis Özel
 Polis Yönetimi
 Suç Türleri
 Terör
 
 

forum
ARAMA
   Arama
 
   Yazılarda Ara

   Haberlerde Ara
 

ANKET
Soru:
 Yazarlarımız Önder AYTAÇ & Emre USLU´nun "Yalan: TSK, Başbakan, medya" yazısında da geçen "Yalancı Medya" ´nın varlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ve bunlar yazıda belirtilen tarzda medya kuruluşları.

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ancak bunlar yazıda belirtilen tarzda medya kuruluşları değil.

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ancak bunları yazıda belirtilenlerle sınırlandıramayız.

   Hayır böyle medya kuruluşları olduğunu düşünmüyorum.

   
 
Son Üyeler
mehtap
mimresat
mrguardian
selcukokmen
enginakman
 
En Çok Okunanlar
Mutluluk Yoldur

Türkiye'de Sol Terör Örgütlerinin Gençlere Yönelik Faaliyetleri Bağlamında Aile Ve Polisin Rolü

Aile İçi Şiddet

Askerlik Konusunda Atılacak Somut Adımlar

Seri Katiller

 
Son Yorumlananlar Yazılar
Polisiye Roman Ve Hikayelerin Polis Gözüyle İncelenmesi

Hala İçeriye Tıkılmamış Ama Sırasını Bekleyen Ergenekonculara Tavsiyeler

Dış Politika´nın İç Politika´ya Etkisi

 

 ´Uzlaşma´ ve ´Kutuplaşma´ Arasında Yazdır 
 Yazar: Önder AYTAÇ & Emre USLU 03.04.2008  
´Uzlaşma´ ve ´Kutuplaşma´ Arasında

Türkiye 1950’den bu yana bir kaç farklı merkez ve çevreden oluşan bir ülke halini aldı. Bunlardan biri seküler merkeze karşı muhafazakâr çevre. Diğeri de Türk merkezine karşı Kürt çevresi. Buna, büyük sermaye merkezine karşı Anadolu sermayesi ve diğer merkez-çevre yapıları da elbette eklenebilir. Aslında günümüzde de geçmişte de meydana gelmiş krizler, hep bu merkez-çevre çatışmaları içerisinde olan zıtlaşmalardan ortaya çıkmaktadır.
Bu çatışmaların değişik kalıplardan oluşan savunma şekilleri de var. Örneğin Türk merkeze karşı, Kürt çevreden gelen tazyiklere ortak tepki verilebiliyor: “Eşkıyanın başı ezilmeli.” Oysa seküler merkeze karşı muhafazakâr çevreden gelen tazyiklere karşı ortak bir tepki verilmesi olası değil: Yani “İrticanın başı ezilecek” tepkisi sadece seküler kesimleri mobilize edebilirken muhafazakârları savunmaya itiyor. Merkeze yerleşmiş seküler elitler de biliyor ki, üzerine oturdukları zeminin aslında geniş bir toplumsal tabanı yok.
Bu nedenle, seküler-muhafazakâr çatışmasında geliştirilen savunma mekanizmaları, pragmatist nedenlerle aşırı bir çeşitlilik oluşturuyor. Bunların en belirgin karakteristiği ise, darbeler yaparak muhafazakâr çevreyi örgütleyen yapıların önünü kesmek, bu yapılara liderlik eden şahısları idam etmek, siyasi yasaklılar sınıfına koymak ya da bunların itibarlarını hedef alarak onları toplum nezdinde yıpratmak ve küçük düşürmek... 1960 darbesinden, 28 Şubat’a kadar ki her yapay müdahale süreci böylesi bir mekanizmanın bir tekerrürü...
En son 27 Nisan e-muhtırasında gördüğümüz bu süreç, değişik dengeler nedeniyle tam işle(tile)medi ve hatta bütünüyle geri tepti. Bunun sonucunda ise bir karmaşa / kaos durumu ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu durumda, taraflar yeni pozisyonlar belirleyip, yeni stratejiler geliştirerek buna göre yeni mevziler kazmakla meşguller. Son dönemde yaşanan karmaşanın ana nedeni de, kanımızca tarafların ne yapacaklarını pek de bilmemelerinden kaynaklanıyor. AKP’yi kapatma davası seküler elitler için bir yol gibi görünürken, karşı hamlenin başarısına göre, bekledikleri sonucu vermeyebilir de. Aynı Cumhuriyet mitinglerinin planlanan sonucu doğurmaması ve Ulusalcı hareketlerin marjinalize olması gibi...
Eskisi gibi merkez ile çevre arasında orantısız bir güç dengesi de olmadığından, seküler yapının kilit gücünü hoyratça kullanıp öngörülebilir sonuçlar alamamasından dolayı, merkez ile çevre arasında da bir sıkışma söz konusu. Bu ‘kutuplaşma’ kavramıyla ifade edilirken ‘uzlaşma’ kavramı bir çözüm olarak ileri sürülüyor. Ancak kaybettikleri mevziler nedeniyle (üniversitede başörtüsünün serbest bırakılması gibi) kutuplaşmayı bizzat başlatanlar ise yine seküler elitler. Bunun karşılığında önerdikleri ‘uzlaşma’ da ortak bir noktada buluşmaktan çok, kaybettikleri pozisyonun yeniden kazanılmasını tarif ediyor.
Bu çevrelerin uzlaşma anlayışının ne olduğunu en iyi Ertuğrul Özkök özetlemiş: “Mesela Anayasa’nın girişinde yazılan; bence çok haklı ve gerekli biçimde ‘değiştirilemez’ zırhına büründürülmüş maddelerle ilgili kesin ve nihai bir anlaşmaya varmalıyız.” Bu ‘uzlaşmanın’ ön koşullarını de kendisi belirliyor: “Öyle ‘laikliği yeniden tarif’ etme gibi şüphe uyandırıcı ve tehlikeli teşebbüslere karşı çıkmalıyız. Çoğulculuk yönetiminin dejenere edilip, ‘çoğunlukçuluk’ ideolojisi haline getirilmesine birlikte karşı çıkmalıyız. Devlet kurumlarında ‘türbana dayalı’ liyakat zihniyetini bir kenara bırakmalıyız.”
Bu anlatımın açılımı ise şu: Laiklik ‘assertive’ şeklini korumalı. Türban gibi konularda devletin laiklik lehine devreye girmesi devam etmeli. Örneğin, üniversiteye türbanla girilmez. (Özkök her ne kadar türbanın üniversitede serbest kalmasını savunuyorsa da bu onun da temel felsefesinde özel bir istisnadır.) Çevre yani çoğunluğun şimdiye kadar temin edilmemiş talepleri yok sayılmaya devam edilmeli ve seküler merkezin ayrıcalıklı konumu devam etmeli. Eşi başörtülülerin önemli mevkilere atanması istisna olmalı. Ama o zaman da yanıtlanması gereken soru şu: Eğer liyakati otantik anlamında kullanıyorsak, eşi başörtülü bürokratların eşlerine değil, performanslarına bakılması gerekli. Eğer AKP, eşinin başörtüsünden dolayı karşı çıktığımız bu bürokratlarla ekonomide ve ülke yönetiminde başarılı olduysa, burada liyakat açısından göz ardı edilmemesi gereken sorun ne?..
Sonuç olarak, ‘uzlaşma’ da ‘kutuplaşma’ da siyasetin değil ve fakat savaşın kavramları. Merkezle çevre arasındaki gerilimin farklı bir söylemi. Bu kavramlar ise bütünüyle seküler merkez tarafından üretilen / anlamlandırılan ve kullanılan söylemler.
Artık ‘yeni şeyler söylemek’ gerek.

Not: Akşam’dan Oray Eğin’in 26 martta yazdığı “Doğu Perinçek’i en yakın arkadaşı yaktı” başlıklı yazıda “Galiba Doğu Perinçek, arkadaşı Adnan Akfırat’ın tuzağına düştü, ona güvenerek yanıldı” iddiasında bulunmuştu. Bu yazıdan önce Ulusal Kanal’da Akfırat ile diğer tutuklananlar birlikte mağdur olarak yansıtılıyordu. Bu iddiadan sonra Aydınlık yayın grubunun haberlerinde Adnan Akfırat diğer Aydınlıkçılarla birlikte ‘mağdur’ olarak anılmamaya başlandı. Akfırat’ı hiç tanımayız, onun soruşturmadaki konumunu da bilmiyoruz ama onun güvenliğinin tehlikede olabileceğini düşünüyoruz. Bu, operasyonun güvenliği için de önemli bir durum.
Bilgilerinize.

Kaynak: TARAF

 
 Yazar: Önder AYTAÇ & Emre USLU 03.04.2008  
 

Yazarın Diğer Yazıları:

  Yorumlar
 
İsim:  eren
 
Yorum: 

  Yorum Yaz
 
İsim: 
 
Yorum: 
Kalan Karakter Sayısı:
 
Şifremi Unuttum 
Kayıt Ol 
YAZARLARIMIZ
Önder AYTAÇ
Önder AYTAÇ Yalan: TSK, Başbakan, medya
Murat DAĞLAR
Murat DAĞLAR Kadınlara Karşı İşlenen Suçlara Genel Bir Bakış: Şiddetin Sebepleri Ve Çözüm Yolları
Ercan TAŞTEKİN
Ercan TAŞTEKİN Teçhizattan Teşkilata
Erol ÖZDEMİR
Erol ÖZDEMİR Emeklilikte Tabanca Yerine Bilgisayar
Fatih BALCI
Fatih BALCI Çocuk Suçları Ve Aile
Emsal TOPRAK
Emsal TOPRAK Bir Bağımlının Günlüğünden
Abdullah MOLLAOĞLU
Abdullah MOLLAOĞLU Amerika, Bazı Kürtler ve Prezervatif
Ali Kemal TERZİ
Ali Kemal TERZİ Kent ve Çocuk Suçluluğu
İlhan DAĞDEVİREN
İlhan DAĞDEVİREN Türkiye Bir Milad Yaşıyor.
Özgün ERGİN
Özgün ERGİN İnsan Taklidi
Ömer Faruk GÜLTEKİN
Ömer Faruk GÜLTEKİN Yokolan İnsanlık
Metin Murat ARSLAN
Metin Murat ARSLAN İngiltere´ de Toplum Destekli Polis-III
Halil YILMAZ
Halil YILMAZ ´Adli Kolluk´ Açısından Polis Teşkilatı
 
 

   designed and coded by aahmetyildiz © 2007. Ayrıntılı bilgi  Her Hakkı Saklıdır.