|
| Akıl Çağında |
|
| Yazar:
İsa GÜNEŞ |
02.04.2008
|
 |
Çağdaş devletin temel işlevi, halka köleliği sevdirme yeteneğine sahip olmasıdır. Aldaux HUXLEY
Gökyüzüne baktıktan sonra babasına. “Baba, ay neyin reklamı acaba?” diye soran çocuk, akıl çağında insanla tüketim toplumu arasındaki biçimsel ilişkiyi ortaya koyan çarpıcı bir örnektir. Evet, çok kalabalığız, çok çalışıyoruz, çok uyarılıyoruz. Yeterince uyuyamıyoruz, yeterince dinlenemiyoruz ve yeterli zamanımız yok. Sürekli olarak tehlike haberleri alıyoruz. Nüfusumuz, dünyanın her yerinde mantar gibi çoğalıyor ve bütün dünya, komşusunun evine taşınmak istiyor. Teröristler, kamu binalarını, uçakları, trenleri vs. havaya uçurmaya çalışıyor. Seks tüccarları çocuklarımızın peşinde. Akşamüzeri 5'te televizyonda film: silahlı adam yedi kişiyi öldürür ve sonra kendisini de öldürür.
Daima artan mali talepler ve kıyamet kehanetleri ile daha uzun sürelerle ve daha çok çalışmak için kandırılırız; sosyal güvenlik, büyümekte olan çocuklara yardım etmeyecektir, okul paraları enflasyondan daha hızlı artmaktadır, zengin ve fakir arasındaki uçurum daha da derinleşmektedir, para piyasalarının çöküşü yaklaşmaktadır. Kredi limitleri, bazı Üçüncü Dünya ülkelerinin yurtiçi üretimlerinin toplamından daha yüksek olan, önceden onaylanmış kredi kartları sürekli olarak piyasaya çıkıyor. Bu kartları bir an için inceleyelim, bunlar Gold Kart veya epeyce özelsek, Platin Kart. Onların, gerçekte Plastik Kart olduklarını bilmiyormuş gibi yaparız ve "yaşam boyu harcama" anlaşmasını imzalarız.
Kalkma zamanı, işe gitme zamanı, çocukları alma zamanı, toplantıya gitme zamanı, olaylar, oyunlar, sinemalar, alışveriş, arayanları yanıtlama, daha çok, daha çok şey zamanı. Gittikçe daha az zaman. Gittikçe artan zaman baskısı. Az zaman, yapılacak daha çok iş, kazanılacak daha çok para, harcanacak daha çok para ve biz, sıradan şiddetin akıldışı bir eylemi yüzünden, kapalı alışveriş merkezlerindeki hava kontrol sistemlerinden bulaşan çok öldürücü bir hastalık yüzünden, her an ölebiliriz.
Fazlası ile canımızı sıkan, bu berbat gerçeklik karşısında başka ne yapabiliriz? Gerginiz ve öyle olmak zorundayız. Gün boyunca yaşadıklarımıza bakın. Kaygılıyız, çünkü mükemmel bir şekilde normaliz. Kaygı normaldir. Biz böyleyiz, öyleyse niye kaygılanalım ki!
Ne yapacağımızı bildiğimizi düşünürüz ki, bu da bildiğimizi düşünmektir. Eğer daha çok düşünürsek, durmadan artan miktarlarda bilgi toplarsak ve bunları düşünürsek, bir şekilde yaşamlarımızı sürdürebiliriz diye düşünürüz. Yaşamımızı sürdüremeyeceksek, rahatlamak ne işe yarar zaten?
Beyinlerimiz, bizi sıkıntıya sokan şeyler hakkında daha fazla bilgi bulma isteğiyle yanar tutuşur. Daha fazla bilgi bulursak, daha az şaşkınlığa düşmemiz, yapacağımızı daha çok bilebilmemiz mümkün olabilir. Savaşacak mıyız, kaçacak mıyız, bilebiliriz. Savaşmıyoruz ve kaçmıyoruz. Durum hakkında bir sürü bilgi topluyoruz. Savaşmayı düşünüyoruz. Kaçmayı düşünüyoruz. Ancak gerçekte, yoğun trafiğin ortasında, arabamızda oturuyoruz, kanepeye yayılmış haberleri izliyoruz, yöneticimizin bürosunun dışında oturmuş, toplantıyı bekliyoruz.Gerginlik, yapabileceğimiz veya yapamayacağımız eylemlerin ve onları kuşatan, özellikle de kendi yaralanmamızı, yenilgimizi ve yıkımımızı içeren bütün koşulların zihinsel olarak tasarlanmasının sonucudur. Düşünmek, sorunun çözümüne yardımcı olduğunu düşünür, ancak sorun, soruna yardım etmektir. Sorun, hiç durmadan sorunu çözecek bilgileri toplamaktır.
Sorun, bizi koruyacak olan bilgiyi sürekli olarak incelemektir. Kendimizi yaşamdan koruyamayız, meydan okuyuş anında, tam olarak karşılık verebiliriz ancak. Karşılık vermek için hazırlanmak, verilecek karşılığı karmakarışık eder. Biz, hazırlandığımız şeye karşılık veririz, o anda olana değil. Hiç bir neden olmaksızın kendimizi sıkıntıya sokarız.
Meydan okunuş anında, gerginlik, harekete geçme işaretidir. Eylem, durumun gerçekliğine karşılık olarak kendiliğinden ortaya çıkar. Öte yandan meydan okunmasını beklerken, gerilim, gerçekliğin değil, bir meydan okuma fikrini düşündüğümüzün, biçim verdiğimizin, çözümlediğimizin işaretidir. Kavramsal bir meydan okumaya karşılıkvermek için yapılacak bir şey yoktur. Bir eylem kendiliğinden meydana gelmez.
Kavramsallaştırma bunalımı ve olasılık planları yaratmak, köprülerin inşa edildiği, kalp kapakçıklarının tamir edildiği, savaşların açıldığı somut dünyada yararlıdır. Ancak psikolojik dünyada, kavramsal meydan okumalarla kurduğumuz ilişkilerimizde "benliğin" yaşamını sürdürüşünü biçimlendiririz. Olasılık hesaplarını ve yaşamı sürdürme planlarını ne kadar derinleştirirsek, kafamız o kadar karışır.
Bu psikolojik merkezin yaşamını sürdürmesini garantilemek için, boşuna bir girişimle sonsuza dek bilgi toplar ve çözümlemeler yaparız. Korunma sağlama girişimlerimizle, gerilimin daha da yüksek düzeylerini yüklenebiliriz.
Ancak, vazgeçebiliriz de. Gerçekliği olmayan bir merkezi koruyamayız. Tehlike habercisi gazeteleri bırakın, insanı şoke eden televizyonu ve savaş haberleri radyosunu kapatın. Korunacak biri yok; kaçacak biri yok; gerilim içinde olacak biri yok. Kısaca özetlemek gerekirse, birey, kendi olmaktan çıkar; kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği tümüyle benimser; böylece tıpkı diğerleri gibi ve onların kendisinden beklediği gibi olur. "ben" ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de, bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu ortadan kalkar.
Bu mekanizma, bazı hayvanların kendilerini korumak üzere renk değiştirmesiyle kıyaslanabilir. Onlar da kendi çevrelerine o kadar benzerler ki, çevrelerinden neredeyse ayırt edilemezler. Kendi bireysel benliğinden vazgeçen ve neredeyse bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur ve artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir
|
| |
| Yazar:
İsa GÜNEŞ |
02.04.2008 |
| |
| |
| İsim: |
İSMET KAPLAN |
| |
| Yorum: |
|
|
|
|