AkadeMilenyum




      
Ana Sayfa Yazılar Haberler Dost Siteler Site Haritası İletişim Hakkımızda  
| Kullanıcı Girişi: 
 YAZILAR
 Adli Bilimler
 Bilişim
 Diğer Disiplinler
 English
 Hukuk
 Kriminoloji
 Özel Dosyalar
 Polis Özel
 Polis Yönetimi
 Suç Türleri
 Terör
  -Genel
  -PKK
 
 

forum
ARAMA
   Arama
 
   Yazılarda Ara

   Haberlerde Ara
 

ANKET
Soru:  Konsolosluk ve Güngören saldırılarının gerçekleştiren sizce kim?
   Bölücü örgüt PKK
   El-Kaide ve türevleri
   DHKP-C ve sol terör örgütleri
   Son operasyonlarla çökme aşamasına gelen Ergenekon
   İkisini farklı örgütler düzenledi
   
 
Son Üyeler
canancoskan
polis_28
police_sobe
adaletinsesi
gülşah
 
En Çok Okunanlar
AKADEMİDEN "MESLEK"E

Mutluluk Yoldur

Türkiye'de Sol Terör Örgütlerinin Gençlere Yönelik Faaliyetleri Bağlamında Aile Ve Polisin Rolü

Askerlik Konusunda Atılacak Somut Adımlar

Aile İçi Şiddet

 
Son Yorumlananlar Yazılar
Sevinmek Bizim de Hakkımız

Ergenekoncu polisler Susurlukçu askerler ya da tersi

Yokolan İnsanlık

 

 Dağın Ardına Bakmak-3,4 Yazdır 
 Yazar: Bejan MATUR 17.03.2008  
Dağın Ardına Bakmak-3,4

Cibran aşireti olarak Şeyh Sait ayaklanmasında rol almışlar. 'Babamın cezaevinden çıktığı zamanı hatırlıyorum; gördüğü işkencelerden zor yürüyordu' diyor. Tuhaf bir biçimde Revan da Azad'ın anlattıklarına benzer şeyler anlatıyor. Ve sanki kendisine de izah etmek için: 'Neden ben böyle bir yola girdim sorusuna cevabım babamın çektiği acılardır. Babam olmasaydı belki de ben o çıkışı yapmazdım.' Ve yeniden aile tarihine dönüyor: 'Köydeki evimizde bir resim vardı. Sordum 'Cibranlı Halil Bey' dediler. Benim uzak atam. Aşiretin lideri. Hamidiye alaylarının üniforması vardı üzerinde. Alay komutanı. Uzun süre Osmanlı'ya hizmet etmiş. Şeyh Sait isyanına öncülük ettiğini erken fark edip idam etmişler. Dağa çıkmak için bu yeterli mi?'

Ailem Ecevit'e de Özal'a da oy verdi

Varlıklı bir aileden geliyor Revan. Toprakları, köyleri olan bir aileden... Geçmişi ve atalarıyla gurur duyuyor. Bu yüzden kendisinin de söylediği gibi 'Kürtlerde hep rastlanan o derin yas duygusu' pek yok üzerinde. Kürt partilerinin henüz siyaset sahnesine çıkmadığı yıllarda ailesi Ecevit'i de Anavatan'ı da desteklemiş. Ama kendilerini tam ifade edecek partiler olarak görmemişler. Ailesi, Revan'ın dağa çıkacağını hiç bilmemiş. 'Bilselerdi mutlaka engel olurlardı dağa çıkmama' diyor. Dağın onun için anlamını soruyorum, o yaşlarda neydi dağ Revan için; "Dağ benim çocukluğumda yabani meyvelerin, armut ve elmaların, baharda otların yeşerdiği bir mutluluk alanıydı. Meraktan çok, sevgi vardı doğaya, dağa karşı." şeklinde cevap veriyor. Köyünün kendisi için özel olduğunu dışına çıkınca anlamış. Uzak yerleri merak eden bir çocukmuş; ama köyünden hiç ayrılmayı düşünmemiş: 'Biz köyden kopmayı hiçbir zaman istemedik; ama tüm aile mecbur kaldık. Rahat yoktu bize, her an her şey olabilir korkusu içindeydik. Ben göçe karşıydım. Oradaki mezarları nasıl terk ediyorlar diyordum.' Ve böylece mezarları, ataların anılarını geride bırakıp İstanbul'a göç ediyorlar. '89'da İstanbul'a ilk vardığımızda benim Türkçem pek çok İstanbulludan daha iyiydi' diyor. İlk zamanlar sarışın, yeşil gözlü bir çocuk olarak okulda yalnızlık çekmemiş. Fakat ağırlıklı olarak subay çocuklarının olduğu sınıfında giderek kimliğini gizleme gereği duymuş. Tam da Kürtlüğün siyaset sahnesine kurumlarıyla çıktığı dönem, DEP gecelerine katılıyor. O gecelerde Kürt ortamlarını tanıyor. İlk defa Kürtçe canlı bir şarkı duyuyor. 'Her şey fazlasıyla siyasiydi' diyor dönemi hatırlarken. Göçün ailede yarattığı yalnızlık ve kopuş o ortamda giderek yerini Kürt kimliğinden duyulan gurura bırakıyor. Hayranı olduğu Musa Anter'le tanışıyor. 'Serhildan dönemiydi. Her şey beni dağa çağırıyordu' diye tarif ediyor ruh halini: 'O dönemde büyük bir iddiam vardı; Kürdistan'ı kurma iddiası. O hayalin peşinden 1992'nin Mart ayında ceketimi alıp evden çıktım.'

Kan dökmeden bir yolu olsaydı seçerdim

Revan bugün bulunduğu yerden içsel muhasebesine devam ederken 'Ailem için ve kendim için doğru bir yol aradım. Kan dökmeden bir yolu olsa onu seçerdim. Başka bir yol olmadığı ortaya çıktı. Kan dökmeden, acılar yaşanmadan olmazdı' diyor. Siyasi olarak bir çözüm göremediğini söylüyor: 'Sorun ancak askerî yoldan çözülebilirdi. Askerî bir güçleri olmadan Kürtlerin sorunları çözülemezdi.' Kürtlerin hangi sorununu çözdü silahlı yöntem diye soruyorum Revan'a. 'Bugün Kürtlerin adları anılıyorsa zora başvurdukları içindir' diyor. Acaba diyorum son 30 yılda şiddet yaşanmasaydı Kürtlerin adı daha mı az anılırdı?

Revan'a sorunu nasıl tarif ettiğini soruyorum; onu dağa çıkaracak kadar önemsediği sorun onun kafasında neye denk düşüyordu? 'Sorun, yok edilmek istenen bir kültürdür. Onlar adına savaşmaya gittim' diyor. Revan silaha hiç ilgi duymadığını, aslında dağın ona göre olmadığını şu kelimelerle anlatıyor: 'Dağda istemediğim her şey vardı. Ama bir yola çıkmıştım. Amacım için sonunda ölüm de olsa devam edecektim. Tıpkı atalarım gibi.' İlk olarak Diyarbakır dağlarını görüyor Revan. Eğitimden geçmeden eline Kalaşnikof alıyor. 'Doğrudan pratiğe aldılar beni. Elime Kalaşnikof aldığımda 16 yaşındaydım. Kendimi silahla daha güçlü hissettim. Şu an öyle bir ruh halim yok. Silahı görsem ilgi duymam ama dağda kaynaşıyorsun silahla. Tek savunma aracı o' diye anlatıyor. Dağda 3 yıl kalmış. Bingöl, Amed, Muş, Erzurum dağlarında kışı sığınaklarda geçirmiş: 'Mağara yapıyorduk kendimize. Gizli, kimsenin göremeyeceği geçitlerde mağaralar kazıyorduk. Baharda birçok yer açılıyor, taşlar yumuşuyor. Biraz kazsan taştan çok toprak akıyor. Elinde küçük bir kasaturayla tüm dağı delebilirsin istersen. Dam genişliğinde mağaralarda kaldığımız oluyordu. Kızların sığınakları ayrıydı. Lamba yakıyorduk. Zorunlu görevler dışında dışarı çıkmıyorduk.' Mağarada kar altında, kışın vaktin nasıl geçtiğini soruyorum. 'Mağarada vakit romantik geçerdi. Lamba ışığında şiir okurduk, şarkı söylerdik. Bir an önce bahar gelsin isterdik'. Orada en çok neyi özlediğini soruyorum Revan'a 'Elbette ailemi' diye cevaplıyor. Diyarbakır'da dağa gitmeden son kez ailesini aramak istemiş: 'Vicdansızlık yapmak istemedim. Onlardan kaçmıyordum çünkü, onlara layık olmak istiyordum. Onların sabrına hep hayret ettim. Nasıl onca baskıya rağmen isyan etmiyorlardı.' Revan 'ben isyan ettim!' diyor hâlâ duyduğu gizli bir gururla. Aradığında telefona annesi çıkmış: 'Annem sesimi duyunca ağladı. Ama dön diyemedi, çünkü dön derse bir daha aramayacağımı biliyordu. Dağa çıkan biri yüreğine taş basıp çıkar bir bakıma.'

PARMAKLARIMI KESİP GÖMDÜLER

Parmaklarını kaybediyor Revan. Ayak ve el parmaklarını: "Bir kış çatışmasından sonra yolculuğa çıktık. Mevzideydik, mevzi dar olduğu için insan uyuşuyor. Başka bir yere geçerken sulardan geçtik. Üşümüşüm, farkında değilim. Kar uykusu denir. Bir baygınlık geldi. Her tarafım yandı, o yanmadan sonra sızmışım. Ayaklarım ellerim, yüzüm yanmış. Aniden gelen bir baygınlıktı. Şekiller dönmeye başladı. Bazı arkadaşların ayak parmakları donmuştu. Baygınlıktan dolayı benimki ilerlemişti. Vücudumun yanan yerlerinden kurtulmak istedim." Bir yandan da arkadaşları ilerlemek, yer değiştirmek zorunda. Onlara engel olmak istemediği için 'beni bırakın' diyor. Ama gözleri buğulanarak: 'Bırakılırsam yaşayamayacağımı biliyordum. Arkadaşlar bırakmadı beni. Biri sıcak suyla ellerimi yıkadı. Böylece daha da yandım, ancak uçlarından kurtarabildik parmaklarımı.' Hiç hatırlamak istemediği acılarına, kabuslarına geliyor sıra: "Bir erkek arkadaşım jiletle parmaklarımı dilim dilim kesiyordu. Bir süre sonra hissetmiyorsun. Parmaklarım jiletle kesilirken izliyordum. İşaret parmağım ilk önce kesildi. Rüyama girdi sonra. Korkunç bir rüyaydı. Boş bir zeytin kutusu vardı. Kesilen parmaklarım oraya düşüyor. Durmadan aklıma rüyama ilk düşen parmağım geliyor. Uzun yıllar aklıma geliyordu. Ellerin, senin ellerin gidiyor ve bir daha olmayacak. O an her şey farklı oluyor. Keşke böyle olmasa diyorsun. Orada her şey var. Her türlü duygu..." Ayak ve el parmakları kesiliyor Revan'ın. Zeytin kasasında biriken parmakları alıp mağaranın önündeki bir çukura gömüyorlar. 'Parmaklarımı gömdüler' diyor. 'Nerede gömülü olduklarını bugün gitsem bulurum' diyor.

SEYİTHAN: Kürtlerin Türkiye'yi böleceğine hiç inanmadım

1975 Tunceli doğumlu. 90'larda köydeki iki amcaoğlu dağda vurulmuş Seyithan'ın. Yakınlarını kaybettiği dönemde izlediği Med TV'den öğrendikleri onda bir kimlik bilinci oluşturmuş. İnşaatlarında çalıştığı ve kendini yalnız bir göçebe olarak hissettiği İstanbul'dan Kürt kimliğinin peşine düşerek Van'a, oradan İran ve Hınere kampına gitmiş. Sonra da Hakurk bölgesinde 3 yıl silahlı dolaşmış. 'Savaşçıydım, yani er kademesindeydim' diyor. O yıllardan bu yana kafasında dönüp dolaşan soruları şöyle ifade ediyor: 'Neden herkesin bir kimliği var, bizim yok? Benim dağa çıkışımdaki en temel neden budur.' Ve korkulara geliyor sıra. Biz farkında olmadan bilincimizde biriken, yer eden duyguların nelere dönüştüğüne: 'Sivildeyken de bir asker gördüğümüzde korkardık. İnsanlar korkutulmuş. Herkesin beynine bir karakol döşenmiş. Benim gidişimde tüm bu baskı ve korkuların rolü büyük. Kendimi ezik hissediyordum, hâlâ da öyleyim.' Seyithan üzerinde savaşın ağır izlerini taşıyor. Onunla buluştuğumuz küçük taşra kasabasındaki pastanede kapıya sırtı dönük otururken yaşadığı korkunun somutlaşmış haline tanıklık ediyorum. Bir çocuğun pastanenin kapısını hızlı çarpması Seyithan'ı ürpertmeye yetiyor. Sanki sırtından kurşun yemiş gibi yüzü acı içinde kalıyor. 'Konuşmaya devam etmeyelim istersen' diyorum. Toparlanıp 'Ben her iki taraftan da insanların ölmesinden acı duyuyorum. Dağdayken de böyle düşünüyordum. Dağdakiler de askerler de hepsi bizim insanımız. Ben Kürtlerin Türkiye'yi böleceğine, bölmek istediğine inanmıyorum. Hiç de inanmadım. Kürtler sadece kimliklerini talep ediyorlar.' diyor.

Seyithan'a, 'Hayatını başka şekilde yaşamak istemez miydin?' diyorum. Kendinden emin bir halde 'Kimliğin yoksa zaten ölü gibisin. Hepimiz yaşadığımızı hissedebilmek için dağa çıktık. Onlar da ölümü istemiyor. Ama yaşadığın toplumda kimliğine sahip değilsen hayatın yok demektir.' diye cevaplıyor. Kuzey Irak'ta peşmergelere yakalanan bir arkadaşı onu ele vermiş. Kuzey Iraklı Kürtlerin, Türkiye'den destek aldıkları için PKK'yı sıkıştırdıkları dönemde 6 ay Duhok Cezaevi'nde kalmış. Sonra Türk timlerine teslim edilmiş. Eve dönüş yasasından yararlanmak isteyip istemediğini sormuşlar. Seyithan kabul etmiş ve eyleme katılmadığı kesinleşince bırakılmış.

Beraat ettiğinde, eve döneceğine artık inandığından ailesini aramak istemiş. Yıllar sonra ilk kez arayacak. Evlerinde telefon yok. Teyzesini arıyor ilk. Telefona çıkan teyzesi inanamıyor arayanın o olduğuna. 'Eve geldiğimde annem oturmuş ağlıyordu, ağıt yakıyordu. İlk sözleri 'beni sen hasta ettin' oldu. Hiçbir şey sormadı. Bana hiçbir zaman hayırsız sıfatı kullanmadı. Tek çocuk olduğum için bana çok kızsalar da ağır konuşmazlar' diyor. Hayattan ne beklediğini soruyorum. Yaşadığı zorlukları. 'Evim burası' diyor. Her ne kadar kendi toplumu dahi yadırgasa da dağa çıkmış olmasını 'Memleketim burası.' diyor ve kendisini buraya ait hissediyor. '2003'ün sonlarında döndüğümde ne yapacağımı bilmez haldeydim. Avrupa'ya gidebilirdim hayatıma devam etmek için; ama tek çocuk olduğumdan ailem izin vermedi.' Yaşadığı onca şeyden sonra geriye dönüp baktığında ne hissediyor? 'Öyle bir hale gelmiş ki artık hayatı tanımlayamıyoruz. Ben de her insan gibi kendi dilimde şarkı söylemek istiyorum. Kendi dilimde halay çekmek istiyorum. İnsan olarak bu benim hakkım. Her şeyde bir sebep vardır. Dağdakiler dağılıyordu artık ve moral olarak ilk yılların bütünlüğü yoktu aralarında. Zaman değişiyor, bizler her şeye açığız aslında. Ama bir fırsat, bir çıkış sunulmadı bize...'

Belki de sahiden göründüğü kadar karmaşık değildir. Yeter ki dağ başında ya da kışlada insana sahip çıkalım. Çünkü şiddetin korunu, küllerini bir kenara topladığınızda altından insan çıkıyor. Evet yaralı, evet incinmiş, evet incitmiş, kana bulanmış. Ama insan neticede... Habil ve Kabil'den beri aynı olan hikâye, bir yerde dursun istiyorsak kendi İsmail'imizi doğru seçelim. Sahi 'kimdir bizim İsmail'imiz?' Sahip olduğumuz değerler uğruna adayacağımız nedir? Kendi hayatımız mı? Çocuklarımızın hayatı mı? Bunu binlerce yıl önce İbrahim'in elinden insanı alarak Tanrı gösterdi. Biz neyi bekliyoruz? İnsanımızı kurban olmaktan kurtaracak hangi Tanrısal mucizeyi? Keşke mucizenin insanın kendinde olduğunu anlayabilsek... Keşke kalbin ve vicdanın bahçesinde konuşacak hale gelebilsek. Ve en önemlisi; konuşabilsek... Konuşabilsek ah neleri çözmezdik?

[AZİM] Kürtlere hakları verilmezse Türkiye büyümez

1974 doğumlu Azim, 15 yaşında gittiği İsviçre'de PKK ile tanışmış. "Kürtlüğü bile bilmiyordum. Köyümüzde iki kişi dağda vurulmuştu. 'Ne uğrunda öldüler?' diye soruyordum kendime. Ama cevaplar bende değildi o zamanlar." Cevapları ne zaman ki yurtdışına çıkıyor o zaman buluyor Azim. "Benim annem tek kelime Türkçe bilmez. Çerçiler gelirdi köylere. Kadınlar kırık birkaç kelimeyle dertlerini anlatmaya çalışırlardı. Çerçiler neden anlamıyorlar dilimizi, bilmiyorduk." Azim'in de okuduğu köy okulunda öğretmeni gizli polis uygulaması yapmış. Konuşan olursa yazın getirin diyormuş öğretmenleri. Onun çocukluğunda da devlet korkusu var. "Askerden çok korkardık. Bizi çocukken jandarma ile korkuturlardı." Bunlar üzerine konuşurken bir sosyolojik gözlem olarak; "Dağa giden çocukların hepsini yan yana getir. Hepsinin de ortak yaraları vardır: Korkuyu yenmenin tek yolu, 'dağın arkasına bakmaktır'." Evet, dağın arkasına baktığımızda hep ortak yaralar görüyorduk. Benzer baskılar, benzer korkular, benzer kırılmalar. Ve elbette dağın eklediği benzer travmalar... 'Bu travmalarla dağa çıkanlar orada ne yaşıyor peki?' "Dağda yabanileşiyorsun. İnsanî her şeyden uzaklaşıp ölmek ve öldürmek dışında bir şey düşünemez hale geliyorsun. Duygular kayboluyor. Bir çalının kıpırdadığını görünce ateş ediyorsun, tek amaç hayatta kalmak." diyor Azim... Üstelik bu duygusal değişimin ne kadar çabuk olabildiğini ibret verici rakamlarla anlatıyor. "3 aylık eğitimden sonra her şeyden uzaklaştım. Bambaşka bir insandım artık." Ve söylediklerini şu sözlerle sürdürüyor: "Bir tavuk kesilince kandan korkanın belinde silah var artık." "Dağda verilen siyasî eğitimin temelinde 'yeni bireyler yaratmak' var." diyor Azim. Apo'nun, "Türkiye'den gelenlerin içinden Kemalizm'i, Avrupa'dan gelenlerin içinden Avrupa'yı kazıyıp atmak lazım." demesini örnek veriyor. Sadece dağda değil, İsviçre'de de siyasî eğitim görmüş. 15 günlük bir eğitimden sonra 'isterseniz evinize dönün' demişler; ama hiç kimse dönmek istememiş. Sahte bir pasaportla 88 yılında Bekaa'ya gönderilmiş. "Avrupa'daki eğitimin nihaî amacı dağdı. Siyasî eğitimin yanında dağdakilerin hayatını anlatan kasetler izliyorduk. Örgüt üyesi olmak bir tür kahramanlıktı. Yoksa Kürdistan'ın bağımsızlığı değildi çekici olan."

O yıllarda coşkuyla tekrarladıkları, 'Bu halk için insan neler yapmaz ki?' sözünü hatırlatıp "Bir propagandaydı. Biz halkı bilmiyorduk. Bizim köylüler miydi halk?" diye soruyor Azim. Belki de her şeyi sorgulamaya başladıkları bir dönemin izleri var bu söylediklerinde. Öcalan'ın yakalanışını çok ağır yaşadıklarını söylüyor. Ardından moral bozukluğu bir çeşit teselliye dönüşmüş. "Devrim liderleri yakalanırsa örgütleri dağılır. Ama sadece 6 ay ömür biçilen PKK dağılmadı." diyor. Hangi hedefle dağa çıktıklarını soruyorum, "Neydi nihaî amaç sizin için?" Son 30 yılın özeti olabilecek bir itirafla başlıyor anlatmaya; "Hiçbir zaman 'Türk ordusunu bitireceğiz' demedik. Şuna inanıyorduk; yıpratacağız. Kürtler hak sahibi olmadıkça bu devlet büyümeyecek! Devleti, asker öldürerek yıkamayız. Onlar da Kürtleri öldürerek bitiremezler." Üstelik bu inanış PKK'nın gücünün doruğunda olduğu 90'lı yıllarda bile değişmemiş. "O dönemde" diyor, "Tüm dağlar elimizdeydi. Devlet gündüz helikopterle gelir, sonra çekip giderdi. Merkezî karakollar vardı. Bizden 10-15 kişi mevzilenilirdi. O dönemde 100-120 kişi mevzileniyordu. PKK içinde çeteleşme o dönemde başladı. Çiller dönemiydi, 91-92 senesi." Yakalandıktan sonra sorguda konuştuğu bir subayın söylediklerini hiç unutmadığını söylüyor. "Bize karşı şartlanmışsınız. 'Sizi öldürecekler, ölmemek için öldürün' eğitimi almışsınız." diyor Azim'e.

Ölümden söz ederken çok tanıdığı bir şeyden bahseder gibi konuşuyor. Yanında karnından kurşun yiyip, kan kusup yüzüstü düşen arkadaşları olmuş. Ayağı kesilenler olmuş. "Duygulardan yalıtılıyorsun. Biz çatışmaya, bize verilen krokiyle halay çekerek gidiyorduk." Halay çekerek gittiği çatışmalarda yaşadıkları, elbette onda derin izler bırakmıştı; ama nedense o etkiden kurtulmuş gibiydi. "Bir kurşun sesi, bir barut kokusu bile seni insanlığından çıkarabiliyor. Silah sesinden, barut kokusundan deliren arkadaşlar oldu. Sabahtan akşama aklındaki tek şey; devlet seni görüyor mu? Nerede kıstırma ihtimali var, onu kolluyorsun. Hayatta kalmak için zarar vermek zorundasın." Ve çatışmaların ortasında kaldığı zamanlardan en fazla aklında kalan sahneyi şöyle anlatıyor: "13 arkadaşım vuruldu. Cesetlerini gördüm. 'Neden arkadaşlarımı götürüp gömmüyorum?' diye suçlu hissediyorsun kendini. Devlet ölü sayısını bilmesin diye arkadaşını taşıyıp götürmek zorundasın. Eğer bunu yapmıyorsan silahsızlandırılırsın. Rütben düşer." Ve Azim, kan donduran şu hikâyeyi anlatıyor: "Kasatura ile geçici gömdüğümüz arkadaşlar vardı. Çatışma bitince geliyoruz ki, hayvanlar cesetleri parçalamış, sadece kemik bırakmış. Kemiklerini toplayıp götürdüğümüz arkadaşlar oldu." Tabii yaralanan arkadaşları da olmuş Azim'in: "Yaralı arkadaşına bağlanırsan sen de gidersin. O nedenle bir çalının arkasında yaralı beklerken ölen arkadaşlarım da oldu." Ölmenin dahi kurallara, ilkelere bağlandığı o iklimde, Azim'e şu öğretilmiş: "Kendi hatanla vurulmayacaksın!" "Sağlık ocağından bayrağı indirmek için tırmanan ve ölen birinin ölümü anlamsızdı." diyor. Azim'e ölümün anlamlısı, anlamsızı nasıl olur diye sormak yersizdi. Azim, dağdakilerin hareket kabiliyetini destekleyen 'ştuk'u anlatıyor. Siyah kumaştan 20-25 metre bellerine sardıkları bir kuşak. "Dağdakilerin bel kısmı ince olur. Biraz da onu desteklemek için sarılırdı ştuk." diyor. Onun bir ucunu ağaca bağlar döne döne bellerine sararlarmış. Sonra ağaç yasaklanmış. Çünkü ondan kaynaklanan ölümler oluyormuş. Baskın yediklerinde kaçmaları gerekiyor; ama kaçamıyorlar ağaca bağlandıkları için. O dönemde asker dışında KDP ve KYB ile de şiddetli çatışmalar olmuş. 'Ülkede çatışma tecrübesi olan bazı gruplar' Kuzey Irak'a kaydırılmış. Azim de 150 kişilik bir grupla gitmiş. Zaho'da Talabani'ye yakın adamların evlerinde Öcalan fotoğrafları görmek şaşırtmış Azim'i. "KYB, PKK ile savaşıyor, evlerde Öcalan resimleri var, anlam veremiyorduk." diyor.

Örgüt içi infaz emri

Azim'in dağda geçirdiği yıllarda aldığı en önemli görev, örgüt içi bir hesaplaşmayla ilgili... "Sarı Baran'ı vurmak için talimat almıştım. Sivil kıyafetle yola çıktık. O dönemde PKK, Habur Sınır Kapısı'nda yolu kestiği için halk tepkiliydi. Tepkileri önlemek için broşür bastık. Broşürleri almaya gidiyorduk ki, pusuya düştük. KDP'lilerin Saddam'dan öğrendikleri bazı işkence türleri vardı. O işkenceleri uyguladılar bize." diyor. Yakalandıktan sonra KDP, Türk timlerine teslim etmiş Azim'i. Yaşananları şöyle anlatıyor: "KDP, bizim için Türk timleriyle pazarlık yapıyormuş. Türk timinden biri yanımdaki bayan arkadaşın saçlarından tuttu, kod adını söyleyerek 'konuş' dedi. 'TC'nin elindesiniz'. Önce inanmadık. Ayakkabılarına bakınca ikna olduk. Timin, sorguladıklarını helikopterden attığını duymuştuk. Helikoptere bindirildik. Kapılar açık olduğu için 'aşağı atacaklar' diye düşündük. Sonra aşağı indirip tugaya götürdüler. 1 hafta sonra rütbeli biri geldi. Babacan bir tavırla, 'Gençsiniz, yazık. Yemeğinizi yiyin.' dedi. 'Kürdistan diye bir şey varmış, kim size bunu söyledi?' diye sordu. İşkence gördük. Sonra Diyarbakır DGM'ye gönderildim." Durumu netleşince babası ve bir arkadaşı kendisini görmeye gelmiş. Sağ olduğu için kurban keseceğini söylemiş. "Çocuğum ölmeseydi de 20 yıl yatsaydı, diyen aileler tanıyorum." diyor. 11 yıl cezaevinde kalmış. "Cezaevi, insanı törpülüyor. Çocuksu, duygusallaşıyorsun. Ben gözyaşı nedir bilmezdim. Yıllar sonra gözlerimiz doluyordu. Pençeleri çekilmiş aslanlar gibiydik. Kürtler bu kafayla Kürdistan'ı kursalar kendileri batırır!"


[ASPARA] Aileniz politikse ya delirir ya da dağa çıkarsınız

Aspara, 1981 Bingöl doğumlu. Babası, Diyarbakır Cezaevi'nde PKK kurucularından Hayri Durmuş ve Haki Karer'le aynı dönemde ağır işkenceye maruz kalmış. "Babam ona işkence yapan devlete askerlik yapmak istemiyordu." diyor. 93'te İstanbul'a göç etmek zorunda kalmışlar. "Eğer aileniz politikse siz de politik olmak zorundasınız. Öyleyse seçenekler ya delirmek ya da dağa çıkmaktır. Ben dağı seçtim." diyor; dağa çıkma nedenini anlatırken. İstanbul'a taşındıkları dönemde zihnini, konuştuğu farklı dil kurcalamaya başlıyor. Yıllar önce dağa çıkan amcasını düşünmüş. Kandil'deyken hemen her gün amcasını göreceği umuduyla yaşamış. 15 yıl sonra görüyor. "Tanımakta o kadar zorlandım ki. Sadece gözlerini seçebildim. Yüzü başkaydı. Sonra amcam partiden ayrıldı. PKK'nın Irak'taki oluşumunu kabullenemedi." Aspara, 16 yaşında Van üzerinden İran sınırındaki kamplara yürürken, "Kimliğime yürüyordum sanki. Yarım bırakılmış, sakatlanmıştım ve o yürüyüşte tamamlanacaktım sanki." diyor. Onu çocuklukta en fazla etkileyen bir hatırasını soruyorum. "Kandil'de" diyor. "Her zaman zihninin bir köşesinde bir görüntü vardı. Yaz, babaannem, annem köydeyiz. Ben 5 yaşındayım. Köyü askerler bastı. PKK'lıların saklandığı dağa çıkacaklar. Köyde kalan askerlerden biri bana uzaktan gülümsedi. O kadar güzel gülmüştü ki, çocuk halimle karşılık verdim. Ben de ona güldüm. Gelip beni kucağına aldı, sevdi. Hoşuma gitmişti. Büyüdüğümde onlara karşı savaşmak için dağa çıktım. Kandil'de o gülüşü çok hatırladım. İçimden ona 'bana gülüyorsun; ama sonra ailemi öldürüyorsun' diyordum. Keşke gülebilseymiş. Sorun elbette o asker değildi. Benim derdim o askerin arkasındaki güçleydi." Aspara, "Bir örgüt üyesi ile bir askerin birbirine gülmesinin fotoğrafı olmalı. İhtiyacımız olan şey bu. Dağda olup da o gülüşü hatırlamak çok buruktu. Ne o asker, gülüşünü gösterebilecek güçteydi artık ne de ben onu görebilecek güçte. İkimiz de sakatlanmıştık sanki. Çünkü bir saflaşma var. Biz birbirimizin elini tutacak bir mekân yaratamadık. Birbirimizi tamir edeceğimiz alanlar kuramadık."

Dağdakilerin hepsi gelmek ister Türkiye'ye

Ya kaygıları Aspara'nın? "Bu insanların kalbinden öfkeyi nasıl söküp atacağız çok merak ediyorum?" diyor. Ona göre, "İnsanlar birbirlerini kabul ederek, hikâyelerini dinleyerek yaşamak istiyorlar." Araya giren kanı soruyorum. Kanın hangi köprüleri geri dönüşü olmayacak biçimde aramızdan alıp götürdüğünü? "Bir insan ölüme karşı istekli olabilir mi? İnsan ölümü nasıl isteyebilir? Belki her insan içinde öldürmek duygusuyla çıkmadı dağa; ama bu koşullar yaratıldı. Biri sana tokat atarsa öylece durmazsın. Kimliğini parçalarsa, olduğun gibi yaşamaya devam edemezsin. Bana kalırsa silaha başvurmadan, konuşarak çözmek gerekiyordu sorunlarımızı. İnsanlar eğer savaşabiliyorlarsa bu koşullar yaratılmıştır." diyor.

Onu bu kadar umutlu yapan belki de dağı iyi tanıyor olması. Aspara, içerden ve müdanasız konuşuyor. "Dağdakilerin hepsi gelmek ister Türkiye'ye. Ama hangi koşullarda? Dilini konuşabildiği, şarkılarını söyleyebildiği, kendini ifade edebildiği bir ülkeye dönmek isterler. Terk ettiğimiz yerlere döndüğümüzde ölüm görmek istemiyoruz. Ölümün olmadığını hissederek dönmek istiyoruz." Evet, Aspara da, ölümün, öldürülme korkusunun olmadığı bir hayata dönmek istiyor. Baskının, acıların olmadığı bir ülkeye dönmek... O, arkasına baktığı zaman bir ülke, bir toprak gibi algıladığı annesinin kendini daha güçlü hissettiği, eziklik duymadığı bir ülkede yaşamak istiyor. Şunu soruyor Aspara; "Bu savaş isteyenlerin, barış istemeyenlerin bir annesi yok mu? Barıştan yana olmayanların anneyi sevmediğini düşünüyorum." Aspara'ya, "Bir dönem sen de eline silah aldın, alabildin." diyorum: "Elime silah almış olabilirim; ama ben ölüme bile kıyamam." Babasının onu görmek için gittiği Kandil'de ona hayal kırıklığı yaşatmamak için iç çelişkilerini yansıtmamaya çalışıyor. "Örgütte dağılmalar vardı. Babam o ortamı hissetsin istemiyordum. Hayal kırıklığımı yansıtmak istemiyordum. Özgürlüğü gerçekleştirmek için bazı şeyleri tanrılaştırmaya gerek yoktu. Özgürlüğün kendisi tanrısaldı çünkü." Ve son olarak fotoğrafını çekip çekemeyeceğimizi soruyorum ona. Bana gülümsemeyle, "Hayır, hiç korkmuyorum. Fotoğrafımı gösterin. Yüzümü gösterin. Ülkemi o kadar seviyorum ki, orada yaşayan herkes yüzümü görsün istiyorum. Bakın yüzüme."

 

 Yazar: Bejan MATUR 17.03.2008  
 

Yazarın Diğer Yazıları:

  Yorumlar
 
İsim:  MELEK
 
Yorum: 
 
İsim:  Ziya KORKMAZ
 
Yorum: 
 
İsim:  emrullah
 
Yorum: 

  Yorum Yaz
 
İsim: 
 
Yorum: 
Kalan Karakter Sayısı:
 
Şifremi Unuttum 
Kayıt Ol 
YAZARLARIMIZ
Ercan TAŞTEKİN
Ercan TAŞTEKİN Sevinmek Bizim de Hakkımız
Önder AYTAÇ
Önder AYTAÇ Ergenekoncu polisler Susurlukçu askerler ya da tersi
İlhan DAĞDEVİREN
İlhan DAĞDEVİREN PPDS - 1
İsmet KAPLAN
İsmet KAPLAN Komser ile Memur - 16 (Kuru tuz, Kokan Tuz)
Murat DAĞLAR
Murat DAĞLAR Demokrasi ve Statik İdeolojiler
Fatih BALCI
Fatih BALCI Eskimeyen Öğüt
Emsal TOPRAK
Emsal TOPRAK Kendimi Takdimimdir!
Safa Tarık OĞUZ
Safa Tarık OĞUZ Polis Branşını Arıyor
Erol ÖZDEMİR
Erol ÖZDEMİR Adı Yücel Soyadı Tutkun
Ömer Faruk GÜLTEKİN
Ömer Faruk GÜLTEKİN Yokolan İnsanlık
Özgün ERGİN
Özgün ERGİN Bu Topraklarda Barışı Severler
Metin Murat ARSLAN
Metin Murat ARSLAN İngiltere´ de Toplum Destekli Polis-III
Halil YILMAZ
Halil YILMAZ ´Adli Kolluk´ Açısından Polis Teşkilatı
 
 

   designed and coded by aahmetyildiz © 2007  Her Hakkı Saklıdır.