“Kalp kırıklığı üzerine yazılmış bir kitap ‘Sandalye’…” sözleriyle tanımlıyor kendi eserini Süleyman Akbulut. Daha 22 yaşındayken, bir trafik kazası sonucu omuriliğinde gerçekleşen kırılma, aslında tüm yaşamını orta yerinden kırıveriyor. Yaz aylarını andıran bir sonbahar günü sırt çantasıyla ayrıldığı İstanbul’a, evine, sedye üzerinde dönüyor. Yalnız, cevapsız, sevdasız geçiyor artık zaman… Artık önünde yeni bir hayat var, yeni ve farklı bir hayat. Hiç yürüyemeyeceği, koşamayacağı bir hayat... Her şeyin yaşanılarak öğrenildiği bir hayat… Ona tutunmalı hem de sımsıkı tutunmalı. Ama nasıl?..
Yıllar sonra masanın başına geçip yaşadıklarını kaleme almaya başlıyor. Ancak en başından itibaren sıradan bir “anı” kitabı olarak değil, kurgusu ve diliyle gerçek bir edebiyat eseri ortaya çıkarmanın kaygısıyla başlıyor yazmaya.
Daha piyasaya sunulduğu gün kitabı okumaya başlayan Selim İleri; “Süleyman Akbulut'un ‘Sandalye’ adlı eseri bence yalnızca bir anı kitabı değil. Gerçek bir anlatı. Kurgusuyla, diliyle, anlatımıyla, üslubuyla, aslında dört dörtlük bir edebi çalışma” olarak değerlendiriyor.
Bu “edebi eser” bir özürlünün anıları olmanın çok ötesinde. Aslında yaşamın tamamının ne denli umursamaz, bazı insanları ne denli gözden uzakta tutmak üzerine kurulu olduğuna dikkat çekiyor. Kitabın kahramanlarının tamamı gerçek değil. Ama büsbütün hayal de değil. Bazı kahramanlar gerçeğinden belki daha gerçek, bazıları ise birkaç gerçek karakterin sentezi. Özürlü yaşamının “Yarı gerçek, yarı hayal, bazen de hayalle gerçeğin karıştığı ironik ve dramatik bir öykü...” olduğunu belirten Akbulut’un kitabı da kendi yaşamı gibi. Hayal ve gerçek arasında gidip gelen bu yaşam içerisinde, hiç tanımadığı, bilmediği, herhangi bir yakınlık dahi hissetmediği bambaşka bir hayata 22 yaşında başlamak zorunda kalıyor. Daha dün akşam sapasağlam, sportif bir genç iken, ertesi sabaha bedeninin yarısını ömrünün sonuna kadar hissedemeyecek biri olarak uyanmak… Artık her şey çok farklı…
Bir üniversite öğrencisi… Bir genç kıza aşık olur, ancak karşılıksız bir aşk olduğundan endişe etmektedir. Biraz kafasını dağıtmak için arkadaşından arabasını ödünç alır. Her şey o karanlık gecede olur işte. Kazadan sonra kendi içine saklanmaktan başka bir çare bulamaz… Her şeyi içine gömer. Bütün gençlik hayallerini, gelecek planlarını, koşmalarını, aşklarını…
Selim İleri, Sandalye adlı kitaba edebiyatımız açısından ayrı bir önem veriyor: “Edebiyatımızda örneği az görülen, bir trajik sorun etrafında kurulu bu eser; aynı zamanda derin bir direnişi ve umudu barındırıyor. Çok etkilenerek, gözyaşları içinde okudum.”
Dünyaca ünlü arkadaşlık sitesi Facebook’ta daha şimdiden kitabın fanatiklerinin kurduğu grup dahi var: Sandalye FunClup. Sadece bir fanatikler grubu değil. Daha şimdiden Türk edebiyatında hasta, hastalık, sakatlık, hastane gibi kavramların ne denli az yer aldığından dem buran ve özürlülerin ne kadar az yazdıklarından bahseden tartışmalar başlamış bile.
Kulübün “wall”ında yer alan okur notları, ne kadar etkilendiklerinin göstergesi: Murat Aslaner adlı okur şöyle söylüyor: “Kitabı okurken ayak ayak üstüne atamadığımı fark ettim. Çünkü ruhumu tekerlekli sandalyeye bindirmişti... Ağlamam ise, yatarken ayaklarımı yatağın serin yerlerinde gezdirirken oldu.”
Süleyman Akbulut da kulüp üyeleri arasında. Okurlarıyla selamlaşmayı ihmal etmemiş: “Merhabalar, 2.5 yıl önce bir dost sohbetinde aklıma düşen ‘yaşadıklarımı’ yazma fikri nihayet gerçeğe dönüştü. Bir yaşama iki farklı kıyıdan bakmanın, hele hele sakatlık gibi sert bir dünyanın algılarının, ikilemlerinin ve kavgalarının nasıl olduğunu anlatmaya çalıştım. Umarım beğenirsiniz.”
Evet, yalnızca kapalı bir odada ailesiyle yaşadıklarını değil, bütün cepheleriyle yaşama farklı bir bakış, farklı bir algılayış açısından yaklaşıyor Sandalye. Aylar boyunca arayıp sormayan üniversite öğrencisi, özlemini çektiği okulundan bir sabah atıldığı öğrenerek haber alabiliyor ancak. Ya da bir asker kaçağı oluveriyor ansızın. Çürük raporunu veriyorlar sonra eline.
Ama hayatta umutlar bitmiyor… Belki, belki de bir aşk… Neden olmasın, diye düşünüyor. Yeni bir sevdaya kanat açıyor… Sonra… Kitap, tahmin edilmeyen gelişmelerle devam ediyor… Kısacası Sandalye, bir yaşamı dört tekerleğin üzerine sığdırabilme çabasının, savaşının, azminin kitabı.
Yıllar sonra sandalyesinden bir roman çıkardığını ifade eden Akbulut’un en büyük hayallerinden biri, belki de en ateşlisi; pilot olmaktı. Belki de bu nedenle kitabın alt başlığı “Ben Büyüyünce… Mavi Olacaktım”…
Kitaptan bu ruh haline dair bir alıntı yapmanın zamanı geldi sanırım: “Büyüyünce de mavi olamayacaktım mesela... Yalnızlık beni ürkütmeyecekti; yine de her an birine sevdalanabileceğimi düşünemeyecek, sevdalandığım kadının yüreğinde yer edinebilmek için elimden geleni yaparken yaşadığımı hissedemeyecektim. Bir daha güzel bir şiir okuyamayacaktım. Sonra bir de... birkaç kadeh rakıyla sarhoş olup kendimi
kaybedemeyecektim. Baba da olamayacaktım mesela...”
Kazanın üzerinden geçen on yedi yılın ardından umut dolu, hayat dolu, üstelik yardıma ihtiyacı olanlara ışık veren bir Süleyman Akbulut bugünkü. Artık farklı misyonlar üstlenmiş… Omurilik felçlilerinin yardımına koşan biri o. Zaferi nasıl kazandığını anlatıyor bizlere...
Künye:
Sandalye
Ben Büyüyünce... Mavi Olacaktım
Anı
Yazan: Süleyman Akbulut(www.tofd.org.tr)
428 sayfa