|
| Türkiye´de İnsan Haklarına Sosyolojik Bir Bakış Ve Çözüm Önerileri |
|
| Yazar:
Metin Murat ARSLAN |
23.01.2008
|
 |
İnsan Hakları kavramı; insanlığın var oluşundan beri süre gelen, her bireyin birey olarak tek, biricik, emsalsiz ve var olduğunun diğer insanlarca tanınmasını anlamlarını içermektedir. İnsanın kendi özü başkalarından farklı varlığından doğan, toplumca kabul edip korunan. Dokunulmaz, vazgeçilmez kutsal bazı haklara sahip olduğu düşüncesi, tarihin ilk dönemlerinden beri çok sınırlı ve ilkel ölçüler içinde de olsa, doğup gelişmiştir. İnsanlığa tanınması gereken ideal haklar bütünüdür. İnsanın değerini korumayı, maddi ve manevi gelişmesini amaçlayan ideal haklar listesidir. Akıllarda, ruhlarda, vicdanlarda, çeşitli olayların etkisi altında tarih ilerledikçe İlkçağdaki büyük üstatların düşünceleri, pek çok konuya yansıma bulmaya başladı. XVIII. Yüzyıl sonlarında, belli toplumlarda başlayan bu gelişme, oldukça somut sayılabilecek sonuçlarını ancak XX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren vermeye başlamıştır.Demokrasinin gelişimi, onun temelinde yatan hak ve özlüklerinde genişlemesine, bunlardan bazılarının devletler üstü bir nitelik kazanarak “insan hakkı” bürünmelerine yol açmıştır.Kimlerin ne ölçüde ve nasıl insan haklarından faydalanması gerektiği 20.yüzyılın ortalarına kadar bir iç hukuk meselesiydi. Bu dünya düzeninde bireyler hukukun suje’si (öznesi) değil,obje’si (konusu) sayılıyordu. Dolayısıyla insan hakları ihlalleri tamamen bir iç hukuk meselesiydi. İnsan haklarının bir iç hukukun sorunu olmaktan çıkıp uluslar arası platformlarda tartışılması,bireyin hukukun suje’si olarak kabul edilmesiyle başlamıştır. Kişi haklarını tek tek saymak zordur. Gerek Kamu hukuku alanında,gerekse özel hukuk alanında nelerin kişilik haklarına girdiği zaman içinde değişen anlayışlara göre değişmektedir. Birleşmiş Milletlerden önce varolan denetim sistemleri sınırlı olup,bütün insanları kapsamıyordu. Birleşmiş Milletler anlaşması ve sonra kabul edilen insan hakları belgeleri,bireyi ulusal hukuk konusu olmaktan çıkarmış özne yani hak sahibi durumuna sokmuştur.
• Temel haklar negatif statü (koruyucu-kişisel), pozitif statü (İsteme-ekonomik,sosyal,kültürel), Aktif statü (katılım-siyasal) haklar olmak üzere üçe ayrılır. Negatif statü hakları: Yaşama,seyahat,barınma,mülkiyet,kişi güvenliği, düşünce, din ve vicdan hürriyeti, haberleşme, özel hayatın gizliliğinin korunması,bilim-sanat ve basınla ilgili haklardır. Devletin bu haklara karışmamasını isteme hakkıdır. • Pozitif statü hakları: Eğitim, çalışma, sosyal güvenlik, konut edinme, sağlık haklarıdır. Vatandaşın devlet üretmesini isteme hakkıdır. • Aktif statü hakları: Seçme ve seçilme, siyasal örgütlenme, vatandaşlık, dilekçe, kamu hizmetlerine girme haklarıdır. Vatandaşın devlet yönetime katımını sağlayan haklardır. • Bir başka ifade ile Negatif-Aktif statü hakları 1. grup, Pozitif statü hakları 2. grup, Yeni haklar başlığı altında; Çevre,barış, kalkınma hakları ise 3. grup haklarıdır.
İnsanın tarihi gelişimi içinde ilk kazandığı haklar kişisel ve siyasal haklar olmuştur. Birinci Kuşak Haklarda denilen bu haklar İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 2-21. maddelerinde özetlenmiştir. Bu haklar,bireyler için devletin müdahalesinin yasaklandığı bir alanın güvence altına alınmasını sağlayan haklardır. Yaşam hakkı,düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü,kişi ve konut dokunulmazlığı gibi kişisel haklar ile başta seçme ve seçilme ile örgütlenme hakkı olmak üzere siyasi haklar birinci kuşağı oluşturan temel insan haklarıdır. Sosyal,ekonomik,kültürel haklardan oluşan ikinci kuşak haklar ise,özde sosyal adaleti sağlamaya,sosyal eşitsizlikleri azaltmaya,toplum içinde ekonomik bakımdan zayıf sınıf ve grupları korumaya yönelik olarak düzenlenmiştir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 22-27.maddelerinde yer alan sosyal güvenlik,adil ücret,asgari ücret,sağlık,çalışma,sendikal,toplu pazarlık ve sözleşme ile grev gibi sosyal-ekonomik haklar ile bilim ve sanatı öğrenme hakkı ile eğitim hakkı gibi kültürel haklar ikinci kuşak insan hakları demetini oluşturmaktadır. Teknolojik gelişmenin gerektirdiği,temiz bir çevrede yaşama hakkı,bilgisayar verilerine karşı özel hayatın korunmasını isteme hakkı gibi yeni bir takım haklar ise üçüncü kuşak haklar olarak nitelenmektedir. İnsan, yaratılışı gereği kendi çıkarlarını sağlamaya öncelik verir.Toplumlarda insanlardan oluştuğuna göre, her toplum ve o toplum devletleşme aşamasına gelmiş ise her devlet de kendi çıkarlarını her zaman önde tutmaya özen gösterir.Buna rağmen insan doğasında gizli “iyilik” yönü de arada bir kendini hissettiriyor.Böylece her konuda olduğu gibi, demokratik düzende, İnsan Haklarını benimsememiş devlet ve toplumlarda, günümüzün moda deyimi ile “çifte Standart”, yani “kendisi için doğru olanın, başkası için geçerli sayılmaması” anlayışı ne yazık ki egemendir.İlk modern devlet sayılan ABD’nin kuruluşu belgelerinde anayasal temellerinde “insanların eşitliği” ilkesi kabul edilirken, “zincir köleliğinin” bu temel ilke dışında bırakılması, bu konudaki ilerdeki yasal düzenlemelere rağmen”en demokratik sayılan” toplumlardan birinde, hem de BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisini hazırlayanların başında gelen bir ülkede zenci-beyaz çekişmesinin doğurduğu büyük insan hakları sorunları günümüzde bile süregelmektedir. Helsinki sözleşmeleri ile başlayan, tüm Avrupa devletlerini içine alan AGİK sözleşmelerinin “İnsan Haklarına, Temel Hak ve Özgürlüklere saygıyı, ulusların barış içinde bir arada yaşamalarını öngören” hükümlere Avrupa dışı “süper” demokrasilerden ABD ve Kanada’nın da katılmasına rağmen bazen uyulduğu, bazen Avrupa içinde dahi tarihin gidişini tehlikeli yollara sokan bazı önemli İnsan Hakları ve ülke bütünlüğü ihlallerine karşı ise “tedbirde istekli” ama somut hiçbir girişimde bulunmadığı bilinmektedir.(Son Bosna –Hersek faciası buna acı bir örnektir.) Öte yandan bu ülkeler insan hakları konusunda bazen birer kaplandan daha sert tutumlar içine girmektedirler. İnsan Haklarının hiç olmazsa bir bölümünün gelişmesine karşı olanlarla –özellikle ırkçılarla- yapılan mücadelenin özellikle hukuksal alanda büyük başarılar kazandığı kuşkusuzdur. İnsan Haklarına yönelmiş saldırılar sürekli olarak dile getirilmektedir. “Türk” insanlık tarihinin en eski üyelerindendir. Gerek İslam öncesi, gerek İslamiyet’i kabulden sonrası dönemlerde, tarihin o zamanlardaki genel akışı içinde Türklerin İnsan’ı sevdiğini, insana saygı gösterdiğini ve bu kutsal işi, bu gün İnsan Hakları konusunda örnek gösterilen pek çok kavimden daha iyi yaptıklarını tarih göstermektedir. İnsan Hakları kavramı genelde Türklere hiç de yabancı değildir. Türkler, tarihteki eski onurlu rollerini, içinde bulunduğumuz çağın gereklerine göre yeniden üstlenmek istiyorlarsa İnsan Haklarına dayalı, Kamu özgürlüklerini her bakımdan tanıyan bir demokratik rejim içinde yaşamak zorundadırlar. İnsan Hakları ve Demokrasi “Batının” icat ettiği kavramlar değildir. İnsan üzerinde, Batı daha ilkelden de aşağı bir durumda iken bu günkü değerlere yakın yargılara varan düşünürler çıkmıştır. İnsanlığın binlerce yıllık düşünce birikimi “sadece maddi ve coğrafi koşullar” ın doğurduğu bir ortam olan Batı da değerlendirildi.Bu bakımdan İnsan Haklarını tanımak, çoğulcu bir demokrasi içinde yaşamak, belki ilk planda Batının kurduğu bir sistemi benimsemektir. Ama o sistemi Batı, çeşitli yerlerden aldığı değerlerle kurmuştur ve işletmiştir. İnsan Hakları ve Batı Demokrasisi bütün insanların ortaklaşa malıdır. Bu noktada iş hayatımıza özel bir dikkat göstermeliyiz. İş hayatı, ihmalle düşmanca duygular arasındaki benzerliği gözden kaçırmamıza özellikle elverişlidir. İşadamları, rakiplerinin mutluluğu ile pek az ilgilenirler; ya da bu derece gerekli bulduğumuz sosyal duygu ile pek ilgilenmezler.Bir çok işlerin ve girişimlerin, bir iş adamının elverişli bir duruma ulaşmasının başka bir iş adamının elverişsiz bir durumda kalmasına bağlı olduğunu öne süren kuruma dayandığını görüyoruz. Bu gibi davranışta bilinçli bir kötü niyet olsa bile, genellikle böyle bir tavır her hangi bir şekilde cezalandırılamaz. “Suça yol açan ihtimal” de karşımıza çıkan aynı sosyal duygu yokluğu günlük iş hayatımızda da karşımıza çıkar ve bütün sosyal hayatımızı zehirler. En iyi niyetlerle hareket edenler bile, iş hayatının baskısı altında ellerinden geldiği kadar kendilerini korumak zorundadırlar. Böyle bir kendini korumanın genellikle başka birine zarar verme ile birlikte gittiğini gözden kaçırırız. Bu konulara dikkati çekiyoruz; çünkü bunlar iş hayatındaki baskılar altında sosyal duygunun ortaya çıkmasının ne derece güç olduğunu göstermektedir. Her insanın, kamu yararı konusunda iş birliği yapmasının bu günkü gibi güç olacak yerde daha kolay bir hale geleceği bir çözüm yolu bulunması gerekecektir.
Eğer; Bulgaristan’daki gibi tarlalarımızın etrafındaki çitler düzenli değilse; Bratislava’daki gibi balkonlarımızda çiçekler yoksa, hergün çorap ve çamaşır değiştiren insanımız binde birse; Viyana’daki gibi kaldırımlara kar yağdığında düşen insanlarımıza, karları yeterince temizlemediği için belediyelerimizce tazminat ödenmiyorsa; İsviçre Lucerne’deki gibi denizin manzarası kapanmasın ve ağaçlar şemsiye şeklini alsın diye tek filiz sistemine göre dikilmiş ağaçlarımız yoksa; yüzyıllık çınarları ve yeşil çam ormanlarını, motorlu testerelerle dipten kökleyerek ya da yakarak açan köylülerimiz ve mütahitlerimiz varsa ne yapılmalıdır?.. Yine İskoçya’daki gibi derelerden oltayla balık avlamak için belediyelerden özel izin almamız gerekmiyorsa; elde sıra sıra çiftelerle av partileri yaparak önümüze çıkan her canlıyı döşek gibi yere serip, elde tüfek ölü hayvanın üzerine basarak fotoğraflar çektiriyorsak; Zürih’deki gibi hafriyatlarda, her toprak dolduruşundan sonra tekerlekleri yıkanarak asfalta gönderilen kamyonlarımız yoksa; ya da tarlada traktör sürmekten farksız, toprağı-çamuru asfaltın üzerine boca ede ede giden kamyon şoförlerimiz varsa; Kopenhag Havaalanı’ndaki gibi, pasaport kuyruklarında insanlarımız bir sarı çizginin gerisinde beklemeyi bilmiyorsa; ya da yurttaşlarımız ‘hürra’ edip, üç beş pasaportu birden polisin önüne sallıyorlarsa ne yapılmalıdır?.. Yine yabancı havaalanlarında burnunun dibindeki yazıyı okuyamayıp, her şeyi Tarzanca lisanlarıyla yer hosteslerine soranlar varsa, Avusturya Alp’lerinin tepelerinde bir dağ kulübesinde yapayalnız dans eden çiftlere bir göz bile atmayan Avrupalı’nın yanında, her gün yabancıya tecavüz etmek rüyasıyla yatan maganda erkekler bu topraklarda yaşıyorsa; Danimarka’nın ve İngiltere’nin, araçlar yolun dışına çıktığında şoförlerine uyaran banketli yollarına karşılık, birkaç yağmurdan sonra göl gibi hendeklerin oluştuğu yollarımız varsa ne yapılmalıdır?.. Yine her öksürüğünde özür dileyen İngiliz’e karşılık, öksürük ve tıksırığına karşı değil özür dilemek, ‘çok yaşaaa’ bekleyen insanlarımız varsa; her türlü marifetini gösterip, en kötü ihtimalle koltuk değneklerini ritmik biçimde yere vurup müzikal sesler oluşturarak para toplayan muhtaç Macarlara karşılık, hiçbir özrü olmaksızın ve hiçbir hizmet sunmaksızın dilenen ve belki de hepimizden de zengin olan insanlarımız varsa; Washington DC’de evinin balkonunda barbekü yapmanın 100 dolarlık cezasına karşılık, keyfe keder ormanı yakan insanlarımız,hapishanelerde değil sokaklarda dolaşıyorsa ne yapılmalıdır?.. Bunlara ek olarak, yüzyıllık çivi yazısını görmek için, yüzlerce kilometre giden Helvetiklere karşılık, ikibin yıllık tapınak taşlarını evinin temeline dolgu yapan insanlarımız varsa; Rodos’taki kelebek vadisinde, uyuyan milyonlarca kelebeği rahatsız etmemek için üç sat boyunca tek kelime konuşmadan vadiyi dolaşan Rumlara karşılık, burnuna halka geçirdiği ayıları kızgın saçın üstünde oynatarak, hayvana yaptığı işkencenin üzerinden para kazanmaya çalışan ve üstüne üstlük arsız arsız ayıyı seyredip cebine davrananlar nedeniyle, bir hayli para kazanan kimseler varsa ne yapılmalıdır?.. Yine tırnağını kıran ya da isteği dışında kendisi ile cinsel ilişkiye girmek isteyen kocasını yıllarca hapiste yatıran İngiliz kadınlarına karşılık, kafası gözü yarılana kadar dayak yiyip, ‘cinsel boşalma kabı gibi kullanılan kadınlarımız bulunuyorsa; inşaat sırasında hafriyat alanının çevresini derin beton kazıklarla çevirip yandaki yapıların zarar görmesini engelleyen Alman inşaat mühendislerine karşılık, her inşaatında yanındaki binayı yıkan, malzemeden çalarak apartmanların çökmesine neden olan müteahhitlerimiz varsa ne yapılmalıdır?.. Yukarıda saydığımız hayatın içindeki örnekler çerçevesinde, böylesi bir toplumun içinden çıkan polisin değerlendirmesini yaparken bir kere daha düşünmek gerekmez mi acaba?.. Metin Münir bizim yukarıda sora geldiğimiz sorulardan yalnızca birisinin yanıtını siyasette kalite bağlamında verirken, pesimistik bir yaklaşımla; ‘...Akıllı, dürüst, iyi eğitimli, kültürlü becerikli, derinlik sahibi olmak, birkaç dil bilmek, uluslararası deneyim sahibi olmak, herhangi bir dalda olağanüstü olmak gibi ‘muasır medeniyet seviyesine ulaşmış’ ülkelerde geçerli olan hasletler Türk siyaset sahnesinde birer dezavantajdır...’ yorumlamasını yapmaktadır. Yukarıda yazdıklarımız çerçevesinde örneğin polisin cop kullanma konusunda aşırıya kaçmasına, yani polisin insanlara karşı kaba kuvvet kullanıp-kullanmamasının gerekliliği konusuna bakacak olursak; bunun yanlışlığını ve insanlık dışılığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Peki ama, Karagöz’ün Hacıvat’ı ‘oklavayı, baklava diye algıladığı’ için dövmesini, ‘kızını dövmeyenin dizini döveceğinden’ dolayı kızların dövülmesinin gerekliliğini, ‘baba değil mi? sever de, döver de’ atasözünün anlamsızlığını, okula teslim edilen çocuğa ‘öğretmenin vurduğu yerde gül biter’ hatırlatmasının yapılmasını, öğretmene ‘eti senin kemiği benim’ anlamsız cümleyle çocuğun teslim edilmesini, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’nün Haymana’da (Ankara) aile içi şiddet ile ilgili yaptığı bir ankette, ankete katılanların % 98’inin aile içi şiddete uğramasının garipliğini ‘dayağın cennetten çıktığını’, ‘kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmemenin gerektiğini’, nasıl açıklayacağız? / açıklamalıyız? Radikal gazetesi okuyucu mektupları köşesinde ‘şiddet’ ile ilgili düşüncelerini açıklayan Can Hasanoğlu: ‘...Devlet kamuoyunun gözü önünde şiddet uyguluyor, uyguladığı şiddeti savunuyor, şiddet uygulayan kurumlarını ve memurlarını cezalandırmak bir yana koruyor, kolluyor... Yaşadığımız sivil şiddet işte bu görgü ve kültürün sonucu hepimizi sarıp sarmalıyor, içine alıyor. Buna nasıl dur deneceği konusunda da açıkça kimse bir şey bilmiyor...’ anlatımında bulunur. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu tarafından Polar Araştırma Şirketi’ne yaptırılan bir araştırmaya göre: ‘...şiddet karşılıklı beslenmeyle artan kısır bir döngü içindedir. Toplumsal alanlardaki çeşitli nedenlerden beslenen şiddet kullanma eğilimi, en çok aile içinde yaşanır. Aile içindeki şiddet, şiddet eğilimlerini yeniden besleyerek topluma yansıtır. Bunun sonucunda işte amirinden fırça yiyen erkek evde karısına dayak atar. Anne büyük çocuğunu, büyük çocuk kardeşini, erkek çocuk kızı, oğul büyüyünce annesini, kayınvalide de gelinini döver. Artık ezen ezileni dayak ile daha da fazla ezmektedir. Küçüklüğünde ailede dayakla büyüyen çocuklar ileriki yıllarda potansiyel bir şiddet uygulayıcısı olarak yetişirler....’ Bizim yukarıda yazdıklarımızdan çıkardığımız sonuç; madem ki herkes birbirini dövüyor; madem ki devlet ve bir anlamda üstünlüğü kabul edilen ya da kendisinin üstünlüğünü totoliter bir baskıyla kabul ettiren her otorite (yani abi, anne-baba, koca, polis, çavuş, çek-senet tahsilatcısı, mafya, komutan vb) kendisine kayıtsız şartsız itaat edilmesini, koyduğu her (fucking) kurala tam olarak hiçbir yorum ve eleştiri yapılmaksızın uyulmasını istemektedir. O halde polisin uyguladığı şiddet kullanımı da yasal sınırlarını aşmış olsa bile haklıdır şeklinde olmayacaktır / olmamalıdır. Cengiz Çandar: ‘...Tutkulu bir Fenerbahçeli olmak, Galatasaraylılığa saygı göstermeyi engellemez. Galatasaray rozeti, saygı gösterilmesi gereken kimliğin simgesidir. Hem, Galatasaray olmazsa, Fenerbahçeliliğin ne zevki kalır ki. Aynı şekilde, Fenerbahçe olmasa, Galatasaray’ın anlamı yoktur. Sadece bu iki kulüp de yetmez. Sadece ‘ikili rekabet’, sporda oligarşi ve kartel demektir. ‘Çokluk’ ‘çeşitlilik’ ve ‘çoğulculuk’ gerekir. Fenerbahçe, Galatasaray ve diğer kulüpler, ‘çoğulculuk’ ve ‘rekabet’ ifadeleridir. ‘Çoğulculuk’ ve ‘rekabet’in, ‘çok seslilik’ ve ‘çok renklilik’in ‘demokrasi’ ile, ‘demokratik ortam’ ile doğrudan ilişkisi vardır. Eğer, bu ülkenin -ve herhangi bir ülkenin- üzerine ‘tek tip elbise’ geçirilmesine, ‘tek sesli’ bir toplum yaratılmasına karşı çıkıyorsak, sporda da ‘çoğulculuk’ ve ‘rekabet’ten yana olmamız doğaldır. ‘Tek tip elbise’ giydirilmiş ülkeler, ‘tek sesli’ toplumlar, totalitarizmin ölçüleridir. Aksi ise demokratik ülkeler, özgür toplumlardır...’ anlatımında bulunur. Eğer insanın bulunduğu yerde ‘gri’nin her tonunun var olmasını ve Çandar’ın anlattıklarının özümsenerek gerçekleştirilmesini yapamazsak; ‘sana sevdanın yolları, bana kurşunlar’, ‘kaşların arasına dom dom kurşunu geldi’, ‘kurşun ata ata biter’, ‘kurşun adres sormaz ki’ şeklinde ifade edilen şarkılarımız gerçek hayatta da bir siyah-beyaz farklılaşmasını ortaya koyarak ‘ya değişim ya ölüm’ diyen ama terörist ama devlet adamı ve bakan gibi kimseler ortalıklarda dolaşacaklardır. Çok sesliliğin ve farklılıklaşmaların olmaması sonucunda, ‘...en büyük eksikliğimizin dinlemeyi bilmemek...’ olduğunu söyleyen İpek Cem: ‘...dinlemek derken, açık yüreklilik ve önyargısız olarak ‘karşı tarafın’ görüşlerine kulak vermek, öğrenmeye ve eğitilmeye yatkın bir ruh halinde olmak, dinleyeceğini seçmek, süzgeçten geçirip sentez oluşturmak...’ anlatımında bulunur. Japonlar bu noktada; ‘...Akıllılar aynı fikirde olmasalar da uyum içinde yaşarlar, aptallar ise aynı fikirde olsalar da uyum içinde olamazlar...’ değerlendirmesini yaparlar. Bir diğer anlatımla; biz, herkes birbirini dövse ve her döven doğal ya da özel yasalarla kendi dayak atmasını (hukuki olmasa da) yasallaştırsa da, bilgi toplumu polisinin kaba kuvvet uygulamasının ya hiç olmamasını, ya da minimum sınırlamalar içerisinde olmasının gerekliliğine inanıyoruz... Kanımızca bireysel anlamda her emniyet görevlisi kendini yalnızca dar yasal kalıplara bağlı olarak sınırlamasının ötesinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları ve evrensel hukuk kuralları çerçevesinde değerlendirmelerde bulunmasında yarar vardır. Bu durum ancak her bir güvenlik görevlisinin, yaratıcı düşünce içinde olması ile gerçekleşebilir. Artık her vizyon sahibi emniyet görevlisi, vagon olmayı değil, bulunduğu yerde bir lokomotif olmayı ve hizmet sunduğu yurttaşları da peşinden çekerek bilgi toplumunun kapısından geçirmeye çalışacak bir öğretmen gibi olmalıdır. Stephen Covey: ‘...her kim ki, ne zaman öğretmen konumuna geçer, o andan itibaren beynindeki bütün düşünsel motor silindirleri tam kapasite ile çalışıp, öğrendiği herşeyi can kulağı ile dinlemeye başlar...’ derken Aristo da: ‘...öğretmenin bilgiyi doğurtmaya çalışan bir ebe gibi olduğunu...’ söylemektedir. Merkez valisi Recep Yazıcıoğlu: ‘...Buradaki espri, devletin polisine karşı halkın korunmasıdır... Günümüzde asker devlet, polis devlet kavramları hukuk devleti ve insan hakları ile ilgisiz gibi algılanmaktadır. Ülkemizin hukuk mu üstündür, devlet mi üstündür konusunda değil, 3. dünya ülkesi miyiz, yoksa çağdaş dünyanın üyesi mi olacağız konusunda bir karar vermeye ihtiyacı vardır. Gerisi de çorap söküğü gibi gelecektir...’ değerlendirmesinde bulunur. Girişimci ruhların ve yanlış yapmaktan korkmayan insanların farklı bir kontekste ödüllendirilmesi bile gerekmektedir. Bu durumu kendi cümleleriyle açıklayan Gülçin Tahiroğlu: ‘...Verilecek bu ödüller yanlışların saklanmasını önleyerek, bunların kısa sürede düzeltilmesini sağlar. Çam devirmeye prim verilmesi, çalışanların hatalarını çekinmeden kabul etmesine yol açar ve insan ilişkilerindeki gerilimi yumuşatır. Karşılıklı suçlama ve düşmanlıklar, yerini olgun bir özeleştiri ortamına bırakır. Gaf ödülleri yöneticilere, kendi hatalarını görebilme fırsatını verir...’ anlatımını yapar. İşte bu noktada Sivil Tolum Kuruluşlarına (STK) gerçekten de önemli görevler düşmektedir. STK’nın sayıca artması ve kuruluşların insan hak ve özgürlüklerine daha fazla duyarlı olmaya başlaması, demokratikleşme trendini hızlandırmaktadır. STK; ‘...Ey yurttaş!.. Temiz toplum, temiz milletvekili, temiz polis ve asker istiyorsan sen de kımıldanmaya niyet et, kımılda... Gözleme ve izleme komiteleri kur ... Çalıştığı kurumun saygınlığına halel -ayıp- getirecek davranışlarda bulunan kamu görevlilerini, raporlarla teşhir et. Alkollü araç kullanmasından, vaat ettiklerinin ne kadarını yaptığına kadar takibe al. Kendi hafızanı, hafiye gibi kullan. Sen de, kamu görevlisinin ne yaptığını ya da yapması gereken şeyi yapmadığını takip etmek istemez misin? ‘Bayıla bayıla’ diyorsanız buyrun bir STK izleme komitesini de siz kurun...’ çağrısını yapmaktadır. Grup olarak STK’larının çatısı altında çalışmalar yapılacağı gibi, bireysel anlamda benzeri çalışmaların yapılması yani tek tek tepki gösterilmesi de, bilinçli olarak yapılabilecek olan önemli bir davranıştır. Bir diğer ifade ile, bireysel olarak da polise, devlete, hatalı uygulamalara, çevreye, doğaya, tarihe, kültüre, sosyal çevreye duyarlı olabiliriz / olmalıyız. Lütfen: ‘...Bana ne demeyelim!.. Bir taneden ne çıkar demeyelim’ Dağlarda kaçak avlananları, turizme açılmış kasabalarımızın kent merkezinde tüfekle, sapanla kuş avlayanları ya da arabalarına park yeri edinmek için kaldırımlardaki ağaçları kesenleri yetkililere bildirelim. Tarihi eserleri tahrip edenleri bildirelim. Sokakta çocuğunu dövenleri uyaralım...’ Eğer bilgi toplumu insanı sessiz kalmaya devam ederse ne olunacağını bir vizyon çizme berraklığında yazan Ahmet Altan: ‘...Yoksa 60 milyon ölü kurbağa olacaksınız. Siz kurbağa testini biliyor musunuz? Kurbağaların nasıl öldüğünü... Eğer bir kurbağayı alıp kızgın suya atarsanız, kurbağa sıcak suya değer değmez can havliyle sıçrayıp kendini dışarı atarak kurtuluyor. Ama kurbağayı içine koyduğunuz soğuk suya, yavaş yavaş sıcak su eklerseniz, her sıcak su eklediğinizde kurbağa biraz irkiliyor ama sonra kendisi için henüz bir tehlike olmadığını düşünüp sudan dışarı atlamıyor; sıcak suyu ekleye ekleye sonunda kurbağanın içinde bulunduğu suyu artık onun yaşayamayacağı bir ısıya ulaştırıyorsunuz ama daha önce eklenen sularla uyuşan kurbağa kendini dışarı atıp kurtulamıyor. Haşlanarak ölüyor o suyun içinde. Siz 60 milyon haşlanmış kurbağa gördünüz mü? Ben gördüm. Bakarsanız siz de görürsünüz. İçine her gün biraz saha sıcak su eklenen bir kapta ölüyorsunuz. Hiçbir şey ilginizi çekmiyor. Kendi hayatınızla, kendi geleceğinizle bile ilgilenmiyorsunuz. Sizi yavaş yavaş öldürüyorlar. Düşünceler ulaşmıyor size. Duygularınız gevşedi. Sizi bir hamur gibi yoğuruyorlar, hangi şekli almanızı istiyorlarsa o şekli alıyorsunuz, baskılara karşı hiçbir direnciniz yok, ağır ağır haşlanan kurbağalar gibi umursamasızca kendi yok oluşunuza doğru kayıyorsunuz. Bu uyuşmayı kırabilirse etiniz ve azgınlığınızla siz kıracaksınız...’ haklı değerlendirmesinde bulunarak, önemli mesajlar verir. Bu mesaj yüklü değerlendirmelerden sonra açıklama yapmaktansa ‘...anlayana iğne iplik saz ... ister çal ister oyna...’ demek kanımızca daha doğru olacaktır. Ailede, okulda ve hayatta ihtimalin yaygın olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Kuruluşlarımızın çoğunda ihtimal davranışlarına rastlanabilmektedir. Hiçbir şekilde başka insanları dikkate almayan bir kimse bazen ön plana çıkabilir. Şüphesiz bu şekilde hareket etmiş olmasının cezasını da çekmektedir. Başkalarını dikkate almayan insan davranışı, kendisi için genellikle can sıkıcı sonuçlar yaratır. Bazen bu ceza çok yıllar sonra uygulanmaya konmuş olabilir. “Tanrının değirmenleri yavaş yavaş öğütür.” Aradan o derece zaman geçmiş olabilir ki, kendi davranışını hiçbir zaman denetlemeyen ve neden-sonuç ilişkisini anlamayan bir kimse aradaki bağlantıyı anlayamaz. Haksız bir talihsizlikten yakınmalar buradan gelir. Bu tip bir insanın kötü talih dediği şey, gerçekte böyle bir “aldırış etmeme” tavrına katlanamayan başka insanların bir süre sonra iyi niyetli çabalarından vazgeçmeleri ve onunla arkadaşlık etmekten el çekmelerinden ileri gelmiş olabilir. Görünüşte, “suça yol açan ihtimal” davranışlarını açıklayabilecek her hangi bir akla uygun bir neden olmamakla birlikte, daha derin bir inceleme, bu gibi davranışların temel bir insan-sevmezlikle belirlenmiş olduğunu açığa çıkaracaktır. Söz gelişi, arabasını çok hızlı süren bir şoför birisini ezdiği zaman, kafasının önemli bir işle meşgul olduğunu öne sürecektir. Bu şoförün, küçük kişisel işlerini başkalarının mutluluğu üzerinde tutan, onların başına getirebileceği kazalara önem vermeyen bir insan olduğu görülüyor. Bir insanın özel işleriyle toplumun rahatı ve mutluluğu arasında yapmış olduğu ayrım, o insanın insanlığı karşı takındığı düşmanca tavrın bir göstergesidir. Yaşadığımız her anın ve günün özel olduğunu şu hikaye ne de güzel ifade etmektedir. “Eniştem, onun eşi benim de kız kardeşimin olan Vicky’nin yatak odalarındaki makyaj masasının en alt gözünü açtı ve ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. ‘Bu’ dedi, ‘sıradan bir çamaşır değil’ Kağıdı açtı ve çamaşırları bana uzattı. Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti. Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi. ‘Vicky bunu New York’a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden bakarsan bak 8-9 yıl olmuş... Hiç giymedi. Özel bir gün için saklıyordu.’ Çamaşırı benden aldı ve cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Makyaj masasının çekmecesini hızla kapattı ve bana dönerek dedi ki: ‘Hiçbir şeyi özel bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir.’ Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sıklıkla bu sözleri hatırladım. Kardeşimin ailesin yaşadığı şehirden ayrılıp California’ya dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm. Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı bütün şeyleri düşündüm. Hala eniştemin sözlerini düşünüyorum veeee artık hayatım değişti. Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum. Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimlere aldırmadan. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum, iş toplantılarına daha az zaman harcıyorum. Mümkün olduğu kadar sık ‘hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine zevk alınacak olaylar silsilesi olarak görülmesi’ gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum. Kıymetli tabak çanağımı her ‘özel’ olayda kullanıyorum. Birkaç kilo vermek, tıkanan lavaboyu açmak, bahçemde ilk açan çiçek gibi özel olaylarda... En pahalı ceketimi canım isterse süper markete giderken giyiyorum. Teorime göre eğer zengin görünürsem küçük bir torba erzak için o kadar parayı daha rahat ödeyebilirim. Pahalı parfümümü özel partiler için saklamıyorum. Mağazalardaki tezgahtarların ve banka memurlarının burunları da en az parti parti gezen arkadaşlarımınkiler kadar iyi koku alır. ‘Birgün’ kelimesi dağarcığımdaki yerini kaybetti. Bir şey eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu şimdi görmek, şimdi duymak, şimdi yapmak istiyorum. Hepimizin ‘yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız yarını görmeyeceğini’ bilseydi eğer kız kardeşim, neler yapardı kim bilir? Sanırım aile fertlerini veya yakın akrabalarını arardı. Belki eski birkaç arkadaşını arayıp aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi. Belki bir lokantaya gidip en sevdiği Çin yemeğini ısmarlardı. Bunların hepsi de birer tahmin... Kardeşimin neleri yapamadan öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben?.. Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yapamadığım şeyler olduğu için kızardım. ‘Birgün ararım’ dediğim dostları görmediğim için kızardım. Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım için kızardım. Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelememeye, duygularımı dizginlememeye çalışıyorum. Ve her sabah gözlerimi açtığımda kendime o günün ‘Özel bir gün’ olduğunu söylüyorum. Her gün, her dakika, her nefes gerçekten de Allah’tan bize bir armağan... Yalnız Türkiye’de değil , bütün ülkelerde “İnsan Hakları” ile onların ayrılmaz parçaları olan Kamu Özgürlüklerinin yeterli-yetersiz olup olmadıkları, aksamaları, gelişmeleri tartışılabilir. Türkiye, Avrupa Konseyi üyeleri ile ABD, Kanada ile birkaç devleti bir yana bırakırsanız, demokrasinin temeli olan İnsan Hakları konusunda kendisinden ekonomik bakımdan zengin bazı ülkelerden dahi çok ileridir. Hatta, Asya’da bizden ileri demokrasi olduğu ileri sürülen Hindistan’da genç kızların uğradığı insanlık dışı işlemler ve misli görülmemiş başka sahneler, Türkiye’yi o “ Asya Demokrasisinin” bile üstüne çıkarmaktadır. Ayrıca, Latin Amerika ülkeleri ile de pek çok açıdan ilerdeyiz. Ama onlar ileri giderken, bizimde aynı yolda hem de daha hızla hareket etmemiz gerekiyor. Sen ben anlayışının baskın değer olduğu bir kültürde, bireye verilen temel mesaj şu olacaktır:Kendi başına bir şey yapmaya kalkma, senin kendi başına birey olarak bir değerin, bir gücün yok. Bir otoriteye sor, onun sözünü dinleyerek hareket et.otoriteye karşı gelme, aksi halde cezalandırılırsın. Otorite;ailede ana-baba; okulda öğretmen, müdür; iş yerinde yönetici; toplum içinde ağa, dayı, nüfuslu kişi, mevkii sahibi kişi olabilir. Onların “el tutması” beklenir. Bu tür toplumlarda birey otorite için vardır. Çocuk ana baba için; öğrenci öğretmen için; işçi patron için; vatandaş devlet için vardır. Otorite mutlaktır. Otoritede “elden tutmalı” anlayışı hakimdir. Bu tür toplum çoğunlukla “aciz insan” yetiştirir. Ben ne bilirim, benim elinden bir şey gelmez, benim aklım ermez diyenle başkasına bağımlı olan insanlar bu tür kültürün ürünüdür. Aciz insanlar bir anlamda “sürekli” ağlarlar. Bu toplumun yalnız sokakta ki alelade vatandaşı değil; yöneticisi, politikacısı, gazete köşe yazarı da bu acizlik duygusunu değişik biçimlerde yansıtırlar. Tarihsel koşullar içinde komünizm,sosyalizm,liberalizm,kapitalizm gibi Sen Ben anlayışının değişik yorumlamaları oluşmuştur. Sen Ben Anlayışı içinde oluşan her “izm” hiçbir zaman insanın gerçeğine uymayacaktır. Çünkü yaşamın gerçeği bir bütündür,Biz’dir. İnsanlar Sen Ben Anlayışı içinde oldukları sürece,başka bir deyişle Biz’den uzak oldukları sürece,sağlıklı yaşamdan uzaktırlar,yani bir tür “hasta”dırlar. Hastalığı devam ettiren her çözüm deva değildir. Her insanın geleceğini var edecek bilincin donanımlarına baktığımız da;ait olmak ve birey olmak bilinci,zaman bilinci,strateji bilinci,atış ve vuruş menzili bilinci,değer bilinci olduğunu görmekteyiz.Ait olma ve birey olma bilinci dengede olmalıdır. Ait olma baskın olduğunda devamlı destek isteyen ve bireysel üretimden kaçınan bireyler ortaya çıkmakta;birey bilinci baskın olduğunda bencillik ortaya çıkmaktadır. Bizim toplumumuz da ait olma bilinci baskındır,bu nedenle insanlarımızın % 80’i ait olma bilincini önemli görmekte ve bu bilincin göstergesi olan tanıdık,bildik değilsen sen adam değilsin demekte ve ne yazık ki bu hastalıklı durum fark edilmemektedir. Batı da ise bireycilik baskın olup orada da farklı hastalıklar söz konusu olmaktadır. Bireycilik de, kişi aşırı para ve makam kazanma hırsında olmaktadır;fakat bunları paylaşacak insanınız yoksa anlamı olmamaktadır ve bu durum insanı intihara kadar götürebilir.Bunun yanısıra geçmiş ve gelecek ilişkisini iyi değerlendirememekteyiz. Strateji bilincinde ise,acil olmayan fakat önemli işler sıralaması yapmayız veya ihmal ederiz. Dolayısıyla neler kaçırdığımızı bilmeyiz.Evrensel değerler olarak;Hakkaniyet,Kişisel bütünlük, Tutarlılık, Dürüstlük, İnsan onuruna saygı, Hizmet üretme, Koşulsuz sevgi, Üstün kalite, Gelişim sağlama, Potansiyeli bilme, Sabır, Dost olma, Yüreklendirme, Denge sağlama, Girişimcilik, Dayanışma, Bir’in değeri olduğu ve toplum olarak bizde rahatsızlıklar mevcut ise işte bu değerlere yeterince veya çoğunluk olarak sahip olamamamız yatmaktadır. Bu değerler insanı gelişmiş insan yapmaktadır. Bunun yanı sıra kalıplanmış insan davranış yapımızı, gelişmiş insan olma yönüne çevirebilmek için “Ben varım, tekim, biricik ve emsalsizim” derken; “sen de varsın, teksin, biricik ve emsalsizsin” diyebilmeli ve bu ifadeyi çevremiz için de “onlar var teklerden, biricik ve emsalsizlerden”oluştuğunu idrak ederek; sonuç itibariyle Biz varız’a gidebilmemiz gerekir, diğer türlü ben güçlü isem sen yoksun, sen güçlü isen ben yokum ifadesi günümüz insan ilişkilerini tanımlar hale gelecek ve dolayısı ile insan hakları çiğnenmeye devan edecektir. Her birimiz kendimiz ve Biz le barışmamız gerekir. Cüceloğlu’nun ifadesiyle savaşçının,diğer bir ifadeyle insanı kamilin özellikleri; 1-) Savaşçı karar vermeden önce düşünür, inceler, gözden geçirir, acele etmez, her şeyi hesaba katar ve ortama getirdiği bilinçten tümüyle sorumluluk alır. 2-) Kararını verirken özgür iradesi içinde verir, onun kararı bir seçimdir. 3-) Seçimi bir gönül işidir. 4-) Verdiği karalardan pişmanlık duymaz. 5-) Sabırla bekler, beklediğini bilir ve ne için beklediğini bilir. 6-) Ölümünü umursamaz ve isteklerinden arınmıştır. 7-) Stratejik bir tavır içinde yaşar. 8-) Hiçbir şeyin müptelası değildir. 9-) Her şeye saygı ile yaklaşır. 10-) Vuruş menzili içinde kalır. 11-) İç konuşmasını istediği zaman durdurabilir. 12-) İçinde bulunduğu duygusal durumu kendisi belirler. 13-) Her şeyi üstesinden gelinmesi gereken bir öğrenme fırsatı olarak görür. 14-) Sağlığa özen gösterir. 15-) Tüm evrenle bir bilimci içinde ilişki kurar ve alçak gönüllüdür. 16-) Yaşamına katkıda bulunan her şeye ve herkese şükran duygusu besler.
Olmakta ve bizler bu özelliklere sahip olma yarışına girmemiz halinde biz duygusu ,kişi olarak var olmanın erdemini anlamış ve yaşamış olacağız. Bizler ilk başta kendimizi bu değerler ve özelliklere ulaştırmak için kendimiz eleştirmemiz gerekirken;ne yazık ki hep başkalarında suç ararız. Aile işimize burnunu kaynanamı,benimle iletişim kurmayan eşimi,bu memleketin insanını nasıl değiştirebilirim soruları sorulmaktadır. Eğitim sistemi serbest tartışmaya yer veren, okumayı özendiren bir düzeye çıkmalı. Okumak Türk’ün en büyük ulusal özelliği olmalı. Gerek kişi başına düşen kitap ve gazete ve gerek okuma alışkanlığı açısından, ne yazıktır ki, pek çok alanlarda ileri olduğumuz ülkelerin gerisindeyiz.Bütün istatistikler, dünyanın demokratik ülkelerin aynı zamanda en çok okuyan toplumlara sahip olduğunu gösteriyor. Hoşgörü zaten var olan ulusal özelliğimizdir.Bunu demokratik tartışmalar içinde daha da geliştirmeliyiz. Her türlü eğitimde “insan”ın yüce değeri, tartışılmaz bir biçimde zihinlere işlenmelidir. Türkiye, temelinde yatan ilkelere bağlı kaldıkça ve onları geliştirdikçe, İnsan Hakları, Kamu Özgürlükleri ve demokrasi konusunda örnek olarak gösterilen bir konuma gelecektir. Herkes bu inançta olmalıdır. Aksaklıklar ancak el birliği ve hoş görü içinde giderilebilir. Tarihsel süreç itibariyle, var olmuş ve geleceğe dönük var olacak din, ahlak, felsefe, doktrin ve fikirlerin temelinde insan haklarının var olduğu görülmektedir. Kültürel tarihimizde varolan; fakat günümüz mekanikleşen dünyamızda yozlaşan değerlere baktığımızda, temel değer varlık ve varlık içerisinde de insanın değeri olmuştur. Yunus EMRE “Yaratılanı severim Yaratandan ötürü” ve büyük düşünür Hz.Ali’nin “İnsanlardan bir insan ol !” ifadeleri insana verilen üstün değerin göstergeleri olmaktadır. Yine kültürümüzde yaratıcıya ve devlete ait hakların çiğnenmesi haricinde affetme yetkisini kendilerinde olduğu bildirilmekte; ama kişi hakkı olan insan hakkının yalnız ve yalnız o insana ait olduğu; o insanın haklarının zedelenmesi halinde af yetkisinin de o insana ait olabileceğini ifade ettiği anlaşılmaktadır. Bizler günümüz dünyasında Bir’ler halinde olan kişi haklarını ihmal ettiğimiz, önemsemediğimiz, umursamadığımız için o Bir’lerin bir araya geldiği toplumun yani halkında haklarını hiçe saymak konumuna da ne yazık ki ulaşmış bulunmaktayız. Thomas Hobbes’in “insan insanın kurdudur” ifadesi ne yazık ki bize şablon olarak bu açıdan uymaktadır. Dolayısı ile bir kuralsızlıklar dünyası olan anomi halini yaşıyorsak bu sürecin etkisi büyüktür. O halde sebep sonuç ilişkisi olarak bir çözüm üretebilmek için başa döndüğümüzde kaybedilen, unutulan, küllenmeye bırakılan Biz’i Biz yapan, Biz’im insan olduğumuzu hatırlatan değerlerimizi yeniden bilmeye ve bunları davranış haline getirmeye ihtiyacımız var. Bunu yapabilmenin ilk yolu da; birbirimizi sevmemiz ve anlamaya çalışmamızdır. Bunun içinde şimdiye kadar yapılan yanlışlıkları ve anlaşmazlıkları bir kenarda bırakarak affetmeyi bilmemiz gerekmektedir. Affetmek sevmenin yoludur. Geçmişi silemeyiz; fakat onu tarih olarak kabul edebiliriz. Affetme bir duygu değildir, bir taahhüttür. Suçlunun kusurunu, kendisine karşı kullanmakta değil de merhamet gösterme seçimidir. Affettikçe sevecek, sevdikçe affedeceğiz. Takıntılarımızı terk ettikçe bizi sevenleri ve bizim sevdiğimiz kimseleri daha iyi fark edeceğiz.
Milletimizin tarihsel sürecinde kültürel yozlaşması söz konusu olduğu için yukarıda belirtildiği gibi insan hakları kavramı bize yabancı değilken ne yazık ki yabancı bir hale gelir gibi olmuş;daha dün insanlık dersi verdiğimiz devlet ve milletler bize ders verir olmuştur. İşte hazin ama gerçek olan durum budur!. Bizler bu yozlaşma neticesinde kalıplanmış insan yapısından gelişmiş insan yapısına ne yazık ki varamadığımızdan toplumsal sorunlar ortaya çıkmış ve hatta anomi toplumu görünümü arz eden ve her an sosyal patlamaların olacağı bir toplum yapısına ulaşmış bulunmaktayız.2002 deki Arjantin toplumsal olayları bize ders verir olmalı. Amerika’da 11 eylül 2001 olaylarından sonra,Amerika Devlet zihniyeti ve toplum yapısı anti demokratik görünüm arz edecek kulvara girmiş görünmektedir. Bunun yanısıra diğer gelişmiş olan ve hatta bize insan hakları dersi veren devletlere bizler gelişmiş insan yapısı ile örnek olabilir ve hatta biz onlara tekrar ders verir olabiliriz. Sadeliklerin ve günü aşmışlığın sırrı, bir’in ve tek’in üzerinde yoğunlaşmasının esrarlı atmosferinde gizli. Ne zaman ki birini üzerine yoğunlaşırsak o zaman çokların tadına bakıp onların ikliminden de zevk alabiliriz. Şu anda yaşadığımız zaman dilimini iyi değerlendirebiliyorsak, yani daima “an” ı iyi yaşayabiliyorsak “an” dan sonra gelecek ayrıntılar içerisinde boğulmayız.Çünkü hayat sonsuz “Şimdi’dir. Ne zaman ki “şimdi”leri tüketirsek kendi kum saatimizle kendimizi rutinliğe hapsetmişiz demektir. Sabahın ilk saatleri ile yapılan kahvaltının “şimdi”sine, iş yerimize gittiğimizde güler yüzle diğer çalışanlara verdiğimiz merhabanın “şimdi”si, sonra her anı sorumluluk bilinci içerisinde geçirdiğimiz mesai saatlerinin “şimdi”si, işten eve, evden işe giderken bindiğimiz otobüste, doluşta, metroda kitap okuyup zamanımıza zaman kattığımız anların “şimdi”si, evden ailemizle geçirdiğimiz zamanların “şimdi”si , birazcık geç yatıp kendimizi günlük yeniden yapılanmaya çektiğimiz zamanların “şimdi”si ....Ve bütün şimdileri toplamı kısacık ömrümüzün “şimdi”si.
“Şimdi” yapılmalı ve yeniden “Şimdi” başlanmalı....
Eğer bir insan: Sürekli eleştirilirse, herkesi kınar ve ayıplar. Kin ortamında bulunursa, devamlı kavga eder. Alay edilip aşağılanırsa, yaşadığı toplumdan sıkılır ve utanır. Azarlanarak terbiye edilmeye çalışılırsa, devamlı olarak kendini suçlar. * * * Eğer bir insan: Tolerans ve hoşgörü ile yetiştirilirse, her zaman sabırlı olur. Desteklenip yüreklendirilirse, kendine güven duyar. Övülür ve kucaklanırsa, takdir etmenin gerekliliğini bilir. Hakkına saygı gösterilirse, adil olur. Güven ortamı içindeyse, inançlı olur. Kabul ve onay görürse, kendini ve çevresindekileri hem sever hem de saygı duyar. Toplum ve kendi kurumu içerisinde dostluk ve arkadaşlık görürse, hem kendisini hem de çevresindekileri mutlu eder.
Bunun yanı sıra sayın Dökmen gibi yaşamla barışık olmayı ve iyimserliği ifade eden sözleri de nakarat haline getirmeliyiz. Yola çıkınca her sabah Bulutlara selam ver. Taşlara,kuşlara, Atlara,otlara, İnsanlara selam ver. Ne görürsen selam ver. Sonra çıkarıp cebinden aynanı, Bir selam da kendine ver. Hatırın kalmasın el gün yanında, Bu dünyada sen de varsın ! Üleştir dostluğunu varlığa, Bir kısmı seni de sarsın. Mevlana’nın güzel ifadesiyle;
“Her gün bir yerlerden göçmek ne iyi. Her gün bir yerlere konmak ne güzel. Bulanmadan donmadan akmak ne hoş. Dünle beraber gitti cancağızım, Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
Diyerek artık insan hakları boyutunda kendi insanımız ve tüm insanlar için yeni şeyler söylememiz gerekmektedir. Varolduğumuzun ve yaşamakta olduğumuzun farkına varmalı,davranışlarımızın farkına varmalı,tüm farkındalıklarla birlikte kendimizle barışma ve diğer insanlarla yaşayabilme erdemine ulaştığımızda yalnızca insan haklarına çözüm getirmiş olmayacağız;aynı zamanda bu gün batıda olmayan değerlerle batıya dersler öğretme pozisyonuna da girmiş olacağız,yeter ki kendimize güvenelim ve bu güveni bütün milletimizin fertlerine aşılayalım. |
| |
| Yazar:
Metin Murat ARSLAN |
23.01.2008 |
| |
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş veya Eklenen Yorumlar Onaylanmamış.
|
| YAZARLARIMIZ |
| Önder AYTAÇ |
| Önder AYTAÇ |
| |
|
|
Emniyetin Aydınlık Çocukları; Siz de Çoook Oluyorsunuz Ama... |
| İlhan DAĞDEVİREN |
| İlhan DAĞDEVİREN |
| |
|
|
PPDS - 2 |
| İsmet KAPLAN |
| İsmet KAPLAN |
| |
|
|
Maaş Bahsine Nokta, Cevaplar-Sorular |
| Özgün ERGİN |
| Özgün ERGİN |
| |
|
|
İnsan Taklidi |
| Ercan TAŞTEKİN |
| Ercan TAŞTEKİN |
| |
|
|
Sevinmek Bizim de Hakkımız |
| Murat DAĞLAR |
| Murat DAĞLAR |
| |
|
|
Demokrasi ve Statik İdeolojiler |
| Fatih BALCI |
| Fatih BALCI |
| |
|
|
Eskimeyen Öğüt |
| Emsal TOPRAK |
| Emsal TOPRAK |
| |
|
|
Kendimi Takdimimdir! |
| Safa Tarık OĞUZ |
| Safa Tarık OĞUZ |
| |
|
|
Polis Branşını Arıyor |
| Erol ÖZDEMİR |
| Erol ÖZDEMİR |
| |
|
|
Adı Yücel Soyadı Tutkun |
| Ömer Faruk GÜLTEKİN |
| Ömer Faruk GÜLTEKİN |
| |
|
|
Yokolan İnsanlık |
| Metin Murat ARSLAN |
| Metin Murat ARSLAN |
| |
|
|
İngiltere´ de Toplum Destekli Polis-III |
| Halil YILMAZ |
| Halil YILMAZ |
| |
|
|
´Adli Kolluk´ Açısından Polis Teşkilatı |
|
| |
| |
|