AkadeMilenyum




      
Ana Sayfa Yazılar Haberler Dost Siteler Site Haritası İletişim Hakkımızda  
| Kullanıcı Girişi: 
 YAZILAR
 Adli Bilimler
 Bilişim
 Diğer Disiplinler
 English
 Hukuk
 Kriminoloji
 Özel Dosyalar
  -Çeviriler
  -Duyuru
  -Güncel
  -İstihbarat
  -Kitap İncelemesi
  -Suikastlar
  -Yorum
 Polis Özel
 Polis Yönetimi
 Suç Türleri
 Terör
 
 

forum
ARAMA
   Arama
 
   Yazılarda Ara

   Haberlerde Ara
 

ANKET
Soru:
 Yazarlarımız Önder AYTAÇ & Emre USLU´nun "Yalan: TSK, Başbakan, medya" yazısında da geçen "Yalancı Medya" ´nın varlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ve bunlar yazıda belirtilen tarzda medya kuruluşları.

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ancak bunlar yazıda belirtilen tarzda medya kuruluşları değil.

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ancak bunları yazıda belirtilenlerle sınırlandıramayız.

   Hayır böyle medya kuruluşları olduğunu düşünmüyorum.

   
 
Son Üyeler
mehtap
mimresat
mrguardian
selcukokmen
enginakman
 
En Çok Okunanlar
Mutluluk Yoldur

Türkiye'de Sol Terör Örgütlerinin Gençlere Yönelik Faaliyetleri Bağlamında Aile Ve Polisin Rolü

Aile İçi Şiddet

Askerlik Konusunda Atılacak Somut Adımlar

Seri Katiller

 
Son Yorumlananlar Yazılar
Polisiye Roman Ve Hikayelerin Polis Gözüyle İncelenmesi

Hala İçeriye Tıkılmamış Ama Sırasını Bekleyen Ergenekonculara Tavsiyeler

Dış Politika´nın İç Politika´ya Etkisi

 

 Emniyet Amiri Serdar BAYRAKTUTAN'ın Yeni Kitabı:Anne Ben Geldim Yazdır 
 Yazar: Salih AYDIN 31.08.2007  
Emniyet Amiri Serdar BAYRAKTUTAN'ın Yeni Kitabı:Anne Ben Geldim

İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde görevli emniyet amiri Serdar Bayraktutan,  terör şubesinde şüpheli şahıslarla paylaşılan anları anlatan bir kitap yazdı. Gerçek operasyon ve yaşam öykülerinden esinlenerek kaleme alınan kitap, hayatından vazgeçmiş intihar eyleminin eşiğindeki eylemcilerin düştükleri örgüt tuzağından el verilerek çıkarılma hikâyelerini içeriyor.

Vanlı bir bombacı İstanbul’da sansasyonel kanlı bir eylem yapmak üzereyken biranda babasının vasiyetini dinleyip Çanakkale’de şehit olan dedesinin mezarını ziyarete gitti. Daha sonra dedesinin mezarında dua okuyup ağlayan bombacı çareyi güvenlik güçlerine teslim olmakta buldu. Polis ekipleri, İstanbul’un kana bulanmasını önleyen Çanakkale şehidi dedenin mezarını ziyaret ederek gül bıraktı.

Birbirinden çarpıcı gerçek yaşam hikayelerinin anlatıldığı kitapta, terör uzmanlarının gözaltına alınan şahısları yeniden topluma nasıl kazandırdıklarını görecek, terörle solan hayatların geleceğe merhaba deyişine şahit olacaksınız.

KİTAP FİKRİ NEREDEN ÇIKTI
Kitap yazarı emniyet amiri Serdar Bayraktutan bu kitabı niçin yazdıklarını şöyle anlattı. “ Operasyonlar oluyor, eylemciler malzemeleriyle birlikte yakalanarak adalete teslim ediliyordu. Ancak aynı şahıslar başka eylemlerde tekrar karşımıza çıkıyorlardı. 9 yıl önce yaptığımız bir toplantıda insanlara şiddet ve terörün yanlışlığını ve işe yaramazlığını anlatmamız gerektiğini, ancak o zaman başarılı olabileceğimizi konuştuk. Teröre bulaşmış insanlara kaybettiklerini ve kaybettirdiklerini anlatmaya başladık. Kendilerine, ailelerine ve topluma kan ve gözyaşından başka bir şey sunmadıklarını görmelerini sağladık. Terörün şiddet doğurduğunu, şiddetin halkın yüreğinde derin yaralar açtığını anlattık. Bu şekildeki yaklaşımımızla gözaltına alınan insanların dörtte üçüne ulaştık ve terör örgütlerinden kurtulmalarını sağladık. Bir kişiyi örgütün içinden çekip çıkardığınızda o insanın ailesini ve yakın çevresini de terörden uzak tutmuş oluyorsunuz. Bu yaklaşımın etkisi adeta bir kartopu gibi büyüyerek devam ediyor.”

Ailelerle iletişim kurduk ve annelerin çocukları üzerindeki etkisiyle birçok gencin örgütlerin tuzağına düşmesinin önüne geçtik.

BİR ÖRGÜT MENSUBUNUN ANNESİNİN ÇARESİZLİĞİ
Bir gün emniyet müdürlüğü bahçesinde yaşlı bir teyzenin oturduğunu gördüm. Yaşlı teyzeye hayırdır teyze bir işin mi var diye sorduk. Yaşlı teyze sıkıla sıkıla ‘oğlum bir şey söyleyeceğim ama kızarmısınız bilmiyorum’ dedi. Biz olur mu teyze buyur odamıza gidelim dedik. Teyzeye bir çay ikram edip derdini sorduk. Meğer teyze bizim uzun süredir aradığımız bir teröristin annesiymiş. Oğlu ‘anne ne yap yap git polisle konuş ben yaptıklarımdan pişmanım’ demiş. Teyzede neyle karşılaşacağını bilmeden oğlu için 3 defa emniyet müdürlüğüne gelmiş. İlk iki gelişinde cesaret edip içeri girememiş emniyet müdürlüğü bahçesinden geri dönmüş. Teyze ‘oğlum, bu çocukta benim evladım, ne olur ona yardımcı olun” dedi. Biz tabiî ki teyze oğlunuz yaptığından pişman olmuş biz elimizden ne geliyorsa yaparız dedik. Teyze ağlayarak görevli memurun elini öpmek istedi. Memur olur mu teyze deyip onun elini öptü. Serdar Bayraktutan, biz bu yaşlı teyze gibi bize gelemeyen, ne yapacağını bilemeyen ailelere ve gençlere ulaşmak için bu kitabı yazdık.

KİTAP DÜNYA BARIŞ GÜNÜNDE ÇIKIYOR
İlk defa terör polisiyle paylaşılan anların anlatıldığı bu kitap anlamlı bir günde yayına çıkıyor. Kitap 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde kitapçılarda yerini alacak.

Çanakkale şehidi dedenin ruhu eylemi önledi

Dede, ben geldim…

”Toplumlar travmalar geçirebilir, ancak teröre başvuracak duruma sürüklenmeleri için aynı travmayı yaşamış bir liderin onları şiddete yönlendirmesi gerekir. İşte bu noktada gizli servisler devreye girer ve ‘seçilen biri’ kitleye liderlik yapar. Geçmişte terör saf olarak otoriteye karşı isyanı tanımlasa da bugün dış güçler tarafından kullanılan kirli bir silaha dönüşmüştür. Artık benim için gerçek olan tek şey, bölücü terör örgütünün Kürt halkının menfaatleri için savaşan bir örgüt değil de, Ortadoğu’ya hâkim olmak isteyen dış güçlerin kullandığı bir silah olduğudur. Samimiyetle düşünen insanlar, Kürtlere bu bölücü örgütten daha fazla zarar veren ikinci bir oluşumu söyleyemezler.

İnsanları özgürleştireceğiz diye dağa çıkarttık ve hemen hepsinin hayatını söndürdük. Ölenlerle birlikte geride terörden mağdur olmuş bir halk bıraktık. Şimdi geriye bakıp yaşanılan süreci değerlendirdiğimde, insan hayatını hiçe sayarak masum çocukları ateşe attığımızı ve kanla beslendiğimizi açıkça görebiliyorum. Silah ticareti yapanlar, ticaretleri kesintiye uğramasın diye bölücülüğün devam etmesini isteyebilirler. Ama çok önemli amaçlarınız olduğunu söyleseniz bile, sivil hedeflere karşı şiddet kullanıp bunun haklı nedenlerini savunamazsınız. Hiçbir nedenle ve amaçla masum sivilleri öldüremezsiniz. Yapılan hangi terör eyleminde bir masumun zarar görmeyeceği garanti edilebilir? Örgütün ideolojisiyle beslenen beyninize, bir bombalı saldırının haklı gerekçelerini oturtabilirsiniz ama eylem sonrası yaşanılanları, vücutları parçalanarak ölenleri, cenazelerdeki gözü yaşlı çoluk-çocuk, eş-dost, ana-baba görüntülerini izleyen, insanlık onurunu ve şahsiyetini yitirmemiş hangi vicdan üzüntü duymaz? Ömür boyu babasız büyümeye mahkûm edeceğiniz bir çocuğa, hangi haklı gerekçelerinizi sunabilirsiniz? Ya da parçalanmış bedeniyle acılar içinde can veren yavrusunu kucağında taşıyan ve yaşaması için çırpınan, ama elinden hiçbir şey gelmeyen çaresiz anneyi karşınıza alıp da ne anlatabilirsiniz? Bütün bunlar bizde bir tür suçluluk duygusu oluşturdu. Toplu bulunduğumuz ortamlarda kavgadan bahsetsek de kendimle baş başa kaldığımda ruhumun derinliklerinden bir ses, yaptıklarımızla amaçlarımız arasındaki uçurumu devamlı fısıldadı. Bu ses vicdanımın sesiydi ve bana insanlığı hatırlatıyordu. İnsanlıktan uzaklaşan ve suçluluk duygusuna sahip olmayan birinin yapamayacağı şey yoktur. Sonuçta yaptıklarımız boş bir kan dökme ve insanlara acı çektirmenin dışına çıkmıyordu.

Babam çok dertli bir insandı, az konuşur ama öz konuşurdu. Kırsala gideceğimi nereden anlamıştı bilmiyorum ama beni karşısına alarak; ‘Oğlum, bir gün aklından bu ülkeye ihanet etme düşüncesi geçerse önce Çanakkale’ye git, orada yatan şehit dedenin mezarını bul, ona bir fatiha oku, ondan sonra ne yaparsan yap,’ demişti.
O sırada ne demek istediğini tam olarak anlamasam da bu konuşması aklımdan hiç çıkmadı. Yine de aileme ‘İstanbul’a çalışmaya gidiyorum’ diye yalan söylemiş ve bir başkasının adına aldığım pasaportla yurt dışına çıkmıştım. İki ayrı ülkeden geçerek örgüte ait HINERE kampına gelmiştim. Dikkatimden hiç kaçmayan şey, gittiğimiz her yerde bizleri o ülkenin dış istihbarat elemanlarının karşılamasıydı. Hatta bizi HINERE kampına götüren kurye bile bir istihbarat ajanıydı. Örgüte yeni katılım olarak yaklaşık yüz kişiydik. Bizden, önce özgeçmiş raporu istediler. Daha sonra sekizer kişilik mangalara ayırarak askerî ve siyasi eğitim vermeye başladılar. Siyasi eğitim sabahları yapılıyor, öğlenden sonra ise askerî eğitim veriliyordu. Metropol eylemlerini gerçekleştirmek üzere kurulan Özel Kuvvetlerde eğitim alıyorduk. Özel Kuvvetler, Abdullah Öcalan’ın yakalanması sonrasında fedai tarzında (canlı bomba vb) eylemler yapmak amacıyla Fedai Birlikleri adı altında 1999 yılında Kalatuka Kampı’nda Nasır Kod tarafından kurulmuştu. Bu örgütlülük kurulurken basına ve kamuoyuna örgütten ayrı bir oluşummuş gibi gösterilmek istendiği halde, bu temele bağlı kalınmadığı için o dönem yeni oluşumun üst düzey sorumluğunu yapan ve örgütü idare edenlerle ters düşen Nasır Kod, örgütçe tutuklanmıştı.

2002 yılında Tunceli kırsalında olduğum dönemde, bu örgüt mensubunun, tutuklu bulunduğu yerden kaçarken vurularak öldürüldüğünü duydum. Eğitim gören örgüt mensuplarının disiplinsiz davranışları ve kurucusunun örgüt tarafından öldürülmüş olmasından dolayı, Fedai Birlikleri olarak adlandırılan bu oluşum feshedilerek yine aynı amaçla Özel Kuvvetler oluşturuldu.

Ben de bu birlikler içerisinde eğitim aldım. Metropole gönderilmek üzere önce Tunceli kırsalına geçtim. İstanbul’a gideceğim gün geldiğinde bana sivil elbiseler ve ayakkabı temin ettiler, ancak elbiseler biraz küçük geldi. Yanımda bulunan Nurhak kod adlı arkadaş ‘Üzerimdekileri yıkayacağım, bu elbiseleri ben giyeyim’ diyerek aldı, biraz aşağı doğru gitti, sonradan örgütü bırakarak kaçtığını ve teslim olduğunu öğrendik. Birazcık deşeleseniz, dağda bulunanların çoğunun yaşanan yozlaşmalardan ve yaşamın zorluklarından bunaldıklarını ve bir şekilde kaçarak teslim olmak istediklerini görebilirsiniz.

Nihayet İstanbul’a gelmiştim, halktan biri gibi davranacak, daha sonra gelecek talimat doğrultusunda sansasyonel bir eylem yapacaktım. İstanbul’a geldiğim günün üzerinden sekiz ay geçmişti. Günler günleri kovalıyor ve ben şehir hayatına iyiden iyiye alışıyordum. Bir gün kurye vasıtasıyla örgütten bir not geldi. Notta 200 Euro para, Samsun paketindeki sigaraların içleri boşaltılarak zulalanmış sekiz adet elektrikli fünye ve eylem yapılacak yerin keşfini yaptıktan sonra kendisini aradığım zaman bana A4 patlayıcısı gönderecek kişiye ait telefon numarası ve eylem yapılacak yer… Okuduğumda kalbimi yerinden çıkaracakmışçasına hareketlendiren, damarlarımda akan kanı durduran ve vücudumu buz kestiren eylem yeri…  Bu yeri ne ben yazayım ne de siz okuyun, ama bir düşünün, insanım diyen hiç kimsenin aklından geçemeyecek bir yer… 14 Temmuz ile 15 Ağustos tarihleri arasında bu eylemi yapmamı istemişlerdi. Şimdi bu satırları yazarken bile ellerim buz gibi oldu. Ağlayamayışım, içimde kopan fırtınaların göz pınarlarımı dondurduğundandır.

Bunalmıştım; kendimden, bulunduğum yerden, mümkün olsa dünyadan kaçmak, uzaklaşmak istiyordum. Çaresizlik içinde bir çıkış yolu ararken babamın vasiyeti aklıma geldi. Ah baba! Bilseniz sizleri ne çok özledim. Hemen atladım ve Çanakkale’ye gittim. Bulacaktım; Vanlı dedemin mezarını bulacaktım. Nihayet başındaydım. Oturdum, ağladım, ağladım, ağladım… Buluncaya kadar epey dolaşmış ve ülkemizin hemen her yöresinden şehit düşen dedelerimizin olduğunu görmüştüm. Yoruluncaya kadar hepsine fatiha okudum. Güneş batmak üzereydi ama benim içim aydınlanmıştı. Bir an önce İstanbul’a dönmeli ve teslim olmalıydım.

Sonrasını biliyorsunuz, telefon açarak kendimi ihbar ettim ve işte buradayım. Sizleri tanıdım ve şimdi ‘Neden daha önceden gelip de teslim olmadım’ diyorum. Bana bir ayna tuttunuz. Kendimin, içinde bulunduğum örgütün ve şimdiye kadar faaliyet yürütmüş yüzlercesinin halk için neler yaptığını görmemi sağladınız. Aynadan yansıyanlarda kan ve gözyaşından başka hiçbir şey yoktu. Böyle yaklaşarak herkesi kazanabileceğinizi düşünüyorum. Zaten bütün yeteneği sadece şiddet yapmak olan terör örgütlerini karşı şiddetle ezmeyi düşünürseniz geçici çözümlerle uğraşmış, sadece kısa bir süre nefes almış olursunuz.

Çözüm, uygarlığın teknolojik olarak ilerlemesinin yanında insani olarak da gelişimindedir. Yani ahlak ilkelerinin karakterlerimizi şekillendirmesindedir. Şiddetle bastırma bir şey halletmez, şuuraltında birikme yapar ve canlı bomba olarak tekrar geri döner. Şiddet şiddeti doğurduğu gibi kin ve nefreti de tetikliyor. Ve bu sadece şiddetin uygulandığı döneme ait kalmayıp arkadan gelen nesillere de intikal ediyor. Çünkü mağduriyetler kolay kolay silinmiyor. Sevgiyle yaklaşanları ise halk bağrına basıyor ve sahipleniyor. Diyarbakır'ın en sevilen kişisi olarak tanımlanan Emniyet Müdürü A. Gaffar Okkan, 24 Ocak 2001 günü Emniyet Müdürlüğü binasından ayrıldıktan hemen sonra Şehitlik Semti Sezai Karakoç Bulvarı'nda makam aracının içinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Düzenlenen kalabalık ve duygulu cenaze töreninde yüz binler ağladı peşinden. Diyarbakır’da yaşayan hemen herkesin düşüncesi bu eylemi halkla devletin bütünleşmesini hazmedemeyenlerin yaptığı yönünde olduğundan, Emniyet Müdürü'nün öldürülmesine tepki gösteren halk, cenazenin olduğu gün kepenk kapattı ve şehrin sokaklarında protesto yürüyüşü yaptı. Bizler bin yıllardır birlikte yaşamış bir milletiz.

İnsan olarak düşündüğümde kime karşı yapılırsa yapılsın terör eylemlerini lanetliyorum, ama bir örgüt mensubu olarak değerlendirdiğimde haklı gerekçeler sunabiliyorum. Bu ne yaman bir çelişki. ‘Her suçluyu kazısanız altından bir insan çıkar’ sözü herhalde bu çelişkiyi açıklayabiliyor. Bu yaklaşımınızla beni kazandığınız gibi bütün çevremin de güvenini kazanacaksınız.

Hikâyemi dinleyen abi, gözyaşlarına hâkim olamadı ve bana, ‘Git babana selam söyle, onun ellerinden değil ayaklarından öpüyoruz,’ dedi. Selamınız başımın borcudur. Şunu bilin ki, yerel halk terörden rahatsız. Onları fakirliğin pençesinden kurtarıp iyi bir eğitimden geçirmek, şiddet ve terörün kalıcı çözümü olacaktır. Güneydoğu kalkınırsa terör kabul görmez. Refah arttıkça, eğitim yükseldikçe, uygarlık ilerledikçe kendisini tanıyan insan, içindeki şiddet olgusuna hâkim olacaktır.“

Mülakatı yapan görevliler, bir hafta sonra hikâyede geçen şehit Vanlı dedelerinin mezarını ziyarete gidip bir buket gül bıraktılar…Ülkeyi bölme adına oynanan kirli oyunda, PKK terör örgütüne yüklenen görevlerden birisi de, iç çatışmaları alevlendirerek bir Türk-Kürt çatışması meydana getirmekti. Yeğeni gözaltına alınan bir şahıs bu konuya dikkat çekiyor ve halkın tahriklere kapılmamasını diliyordu:

”Geçmişte yapılanları ve halen yapılmak istenenleri değerlendirdiğimde aslında bütün bu şeylerin, kardeş kavgası çıkartarak ülkeyi istikrarsızlığa itmekten başka bir şey olmadığını görüyorum. Türklerle Kürtler arasında düşmanlığı kışkırtmak istiyorlar. Peki, bu kimin ekmeğine yağ sürer? Şimdiye kadar hep kaybeden bizler olmadık mı? 50 yıl öncesine kadar ‘etnik mesele’ diye bir sıkıntının zerresi bile yoktu. Etnik köken bağları, soframızı renklendiriyor ve sosyal dayanışmanın macununu oluşturuyordu. Yarım asır önce Türkiye’nin gündeminde bulunmayan etnik ayrımcılık, bugün karabasan gibi gırtlağımıza çöktü. Eğer bugün büyük şehir varoşlarında yaşayan insanlar Kürt oldukları için itilip kakıldıkları ve aşağılandıkları hissine kapılıyorlarsa, şehirlerde kolay iş bulamıyorlarsa, bunun altında yatan sebep PKK teröründen başkası değildir... Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları devletin her biriminde görev aldılar ve mesai arkadaşlarının hiçbirisinden ayrım görmediler. Bu ülkede Kürt vatandaşlar İçişleri Bakanlığından tutun Cumhurbaşkanlığına kadar en hassas yerlerde görev yaptılar ve halen yapmaya devam ediyorlar. Peki, şimdi Kürt denince neden akla terör geliyor? Kesin olan bir şey var ki, o da bu durumun tek sorumlusunun PKK olduğu gerçeğidir. Silah ticareti yapanlar, uyuşturucu kaçakçılığı yapanlar, dıştan ülkenin bölünmesini isteyenler bölücüleri kullanıyorlar. Geleceğe dönük beklentileri olmayan, okumayan, herhangi bir işi bulunmayan, mutlu bir aile ortamından uzak, ailesinin ve kendisinin aşağılandığı hissine kapılan gençlerimizi geçmişte çok kolaylıkla örgütün içine çekilebiliyorlardı. Maceracılık ve beyin yıkama ve bir de genç olmanın tesiriyle gencecik yavrularımız ve kardeşlerimiz terör örgütüne katılıyorlardı. Ama artık öyle değil. Bugün artık PKK bitmiştir. Zorla ayakta durmaya çalışıyor. Ben Türkiye'nin en iyi okullarında okudum. İki tane üniversite bitirdim. Ne ismimden ne de doğum yerimden dolayı herhangi bir ayrımcılığa tabi tutuldum. Üniversitede okuyan gençlerimizden PKK’nın gençlik yapılanması içine girenlerin yüzde sekseni kırsala giderek hayatlarını kararttılar. Doktor, öğretmen, mühendis olacak insanlarımız yok edildi. Evet, Kürtçe bir ismim var ve doğum yerim de Diyarbakır, ama bu ülke için hiç tereddüt etmeden canımı verebilirim. Eğer PKK terör hareketi hiç olmasaydı altını çizerek söylüyorum, asıl o zaman rahatlıkla ‘Ben Kürdüm’ diyebilecektim. Asıl o zaman televizyonlarda rahatlıkla Kürtçe yayınlar yapılıp şarkılar söylenebilecekti. Bu iş etki tepki meselesi ve planlı olarak uygulanan bir oyunun sonucudur. Düşünsenize, Laz vatandaşlarımız bir oluşuma gitse ve PKK gibi ülkeye ve insanlarımıza kan içirseydi, bugün Lazlar şimdiki rahatlıklarında yaşayabilirler miydi? Kürtçe şarkılar şimdi de söyleniyor ama psikanalitik bir tansiyon yükselmesi olduğunu çok iyi hissedebiliyorum. Kaldı ki bu çok doğal. Şehitlerimizin olduğu bir ortamda bu konuda hassas ve duyarlı olmamak, daha da önemlisi toleranslı davranabilmek çok ama çok zor. Ben evde ya da arabamda Kürtçe şarkı dinliyorum ama insanların bu konuda rahatsız olabileceklerini düşündüğüm için sesini fazla açmıyorum ya da onları üzecek şekilde dinlemiyorum. Tabii keşke böyle olmasaydı ama önemli değil. İnşallah ülkemiz sonsuza kadar bölünmez bütünlüğünü koruyacak ve sizlerin de yardımıyla kardeşlik tohumları her zaman aramızda olacaktır.

Artık kimse silah sesi duymak istemiyor. Biz artık kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş o eski günlere bir daha geri dönmek istemiyoruz. 1980'lerden beri çocuğunu, yakınlarını dağda kaybeden çok aile var Güneydoğu'da. Ve bu ailelerin çoğu da PKK'ya karşı çıkmayı, çocuğunun anısına saygısızlık olarak görürlerdi. Ama artık bu insanlar başka yüreklerin dağlanmasını istemiyorlar. Çekilen acıların artık bitmesini, dağa çıkan çocuklarının geri dönmesini ve yıllardır devam eden perişanlığın sona ermesini arzu ediyorlar. Ülkedeki kargaşa ortamının bitmesini, kan ve gözyaşı günlerinin geride kalmasını ve aileleriyle birlikte huzur ve barış içinde insan gibi yaşayabilmeyi istiyorlar. Güneydoğu’yu şöyle bir gezin bakın, herkeste bu duyguları görebilirsiniz. Devletin PKK karşısında yıllardır sürdürdüğü mücadele, haklı ve meşru bir mücadeledir. PKK ile mücadele ederken halkı sakınmak, eski acılarını depreştirmemek lazım. Halkla teröristi karıştırmamak lazım. Tersine davranışlar, PKK’nın değirmenine su taşıyor. Bugün PKK’yı destekleyen insan sayısı Kürtler içerisinde yirmide bir bile değildir. Bölücülüğe karşı halkın % 95’i hayır diyor, diğerleri de eğer karşı çıkarsam başıma bir şey gelir düşüncesiyle ses çıkarmıyor. Devletin, kendi elindeki otorite araçlarını kullanırken hukuka özen göstermesi lazım. Silahtan, şiddet ve terörden beslenen PKK, halka yaşattığı acılarla mahkûm edilmekte ve artık gençlerimiz dağa gitmeye özenmemektedirler. Ancak bu gençlerin istihdam edilmeleri gerekir, aksi halde başıboş ve kontrolsüz bir birliktelik meydana gelir. Dağa gitmeleri engellemenin en etkin yolu, eğitimdir. Eğitim seviyeleri yükseltilerek bölgenin zenginliği artırılmalı ve birlik beraberlik düşüncesi geliştirilmelidir. Terör, refah ortamında yaşayamaz. Hakkari’de bulunan bir tavuk çiftliğini içindeki 13.000 tavuğuyla birlikte cayır cayır yakan PKK, halkın geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığı, devam eden şiddet eylemleriyle bilinçli olarak bitirdi. Bugün Gaziantep ili, bölgede PKK'nın kök salamadığı üç vilayetten biri olarak konuşuluyorsa bunun nedeni zengin bir kent olmasıdır. İş ve aş bulanlar neden dağa çıksınlar?!
Örgüt yıllardır ülkeye ve halka çektirdiği acılarla vicdanlarda mahkûm edildi, şiddetin kimseye fayda getirmediği görüldü. Artık dağda terörle başaramadıklarını, şehirlerde halkı sokaklara dökerek kardeş kavgası çıkarmak suretiyle yapmak isteyebilirler. Geçmişte kardeşçe bir arada yaşayan insanları çatışma ortamına çekmeye çalışsalar da, bizler her şeye rağmen birbirimize tahammül ederek oynanmak istenen oyunu bozmalıyız. Seksen yaşındayım, vücudumda on ayrı hastalık var, ama ben şimdiye kadar bu hastalıklarımın iyileşmesi için dua etmedim. Kafamı her yastığa koyduğumda gözyaşları içinde ettiğim tek duam var; ”Ne olur Allah’ım bizi birbirimize düşürmek isteyenlerin oyunlarını boz. Bin yıldır kardeşçe yaşayan insanların aralarındaki kırgınlığı al. Birlik ve beraberliğimizi artır."

Yeryüzünde seyretmeye doyamadığım, baktığımda gözlerimi yaşartan tek manzara var; o da anlı şanlı Türk bayrağımızın gökyüzünde dalgalanmasıdır. Muhtaç olduğumuz pusula; on beşindeki kınalı kuzuların vatan toprağına bir gül gibi düştüğü Çanakkale ruhunda ve İstiklal Marş’ımızın mısralarındadır. Hepimiz kardeşiz, ekilmek istenen nefret tohumlarının yeşermesine fırsat vermemeliyiz.”

KİTABA İSMİNİ VEREN ÖRGÜT MENSUBUNUN YAŞAM HİKAYESİ
“Anne ben geldim!..”

“Sizi, avuçlarında solup giden bir gençliğin trajedisini, telafisi mümkün olmayan yaşanmışlığın ağır hüznünü ve geriye dönüp bakmaya utanan ama geleceğe umutla bakan bir yüreğin sesini dinlemeye davet ediyorum.
Üniversiteyi kazanmıştım. İstediğim bölümü kazanmanın sevinciyle doluydum. Okulumu kısa zamanda bitirip, aileme ve bana emek harcayan devletime vefa borcumu diplomamı götürerek ödeme düşüncesindeydim. Bu düşüncenin heyecanıyla başladım okula. İlerleyen zamanlarda üst sınıflarda okuyan ve hemşericilik, bölgecilik özelliklerinden faydalanarak benimle ilgilenmeye çalışan kişilerle tanıştım. ‘Sana derslerinde yardımcı oluruz, not veririz, beraber çalışırız,’ diyorlardı. Ben onların dost gülüşlü yardımsever öğrenciler olduğunu zannederken meğer onlar sevgisizlik, nefret ve kardeş katili düşüncelerin tohumlarını bulunduğumuz her ortamda yavaş yavaş bana aşılamaya programlanmış, genç ve net olmayan düşüncelerimi daha da bulandırmaya, inandığım değerlere yabancılaştırmaya çalışan örgüt savunucularıymış.

Beni ben olmaktan çıkarıyor, başkalaştırmaya uğraşıyorlardı. Sözde yüksek ideallerin ve düşüncelerin harcanmaya hazır mezesi oluyordum. Hamurumu kinle, sevgisizlikle, ayrılıkçı düşüncelerle yoğuruyorlardı. Dur diyecek gücüm yoktu. Korkuyordum, kimsesizdim, kocaman İstanbul’da yapayalnızdım. Annem de çok uzağımdaydı. Alıp dizlerine koysa başımı, yüreğinden gelen tatlı dokunuşlarıyla sarmalasa, ‘Oğul, sevginin olmadığı yere gölgen bile gitmesin!’ dese, belki de uyanacaktım bu kâbustan.

Oysa ben, binlerce yıllık kardeşliğin, sevginin ve hoşgörünün, nesillerdir boy verdiği bir ülkede, bu kardeşliği, sevgiyi ve birlikteliği bozmaya çalışan, kaos ve karmaşayı hâkim kılmaya çalışan terör örgütünün militanı haline dönüşmüştüm. Düşünüş ve sorgulayışlarımla geldiğim noktayı idrak ettiğimde, ajitasyonların ve propagandaların safsatalarından sıyrılmış, yaptığım şeyin utancıyla baş başa kalmıştım. Kararımı vermiştim, kaçacaktım. Bu çarka çomak sokacaktım. Ve en uygun zamanda bunu gerçekleştirdim. Güvenlik güçlerine teslim oldum.

Ellerim havada bütün çıplaklığımla karşılarındaydım. Önüme düşen mermilerin hangisi böğrümü delecek, hangisi beynimi dağıtacak diye bekliyordum. Ellerim havada çakılıp kalmıştı, zaman bitmek bilmiyordu. Ölümün soğuk yüzü yalayıp gidiyordu genç bedenimi. Beni öldürmediler, ‘ne de olsa bilgileri aldıktan sonra atılırdım bir helikopterden’ ama bana ajitasyonla resmedilen cellat yüzler değildi bunlar. Acıyor, merhamet ediyor, ‘bitti’ diyorlardı. Karavanasını benimle paylaşan, beni teselli etmeye çalışan uzmanın ve kazağını üşüyorum diye bana giydiren üsteğmenin yüreğinin sıcaklığı ısıtmaya yetiyordu beni.

İdeolojilerin, yüksek ideallerin, amaçların bittiği noktadaydık; salt insan vardı, salt sevgi. Bir yürekten bir yüreğe akıp giden duygulardı yaşanan. Hepimizi bir anne doğurmuştu, hepimizi tatlı ninnilerle büyütüp sevgiyi aşılamıştı. Hepimiz sevebiliyorduk nedensizce. Anlamıştım, anahtar sözcük sevgiydi. Bizi birbirimize bağlayan ülke, din, kültür ve kardeşlik; sevgi arasında buluşuyordu. Ve ben bu ülkeyi seviyordum. Bu insanları seviyordum. İstiklal Marşımız okunurken kabaran bir göğsüm, milli maçlarda heyecanlanan bir yüreğim, ortak amaçlar için çarpan bir kalbim vardı. Geçmişimden dolayı bir sürü insan tarafından sevilmiyor da olabilirim. ‘Eskiden teröristmiş’ deyip, benden nefret de edebilirler ama ben onları sevmekten vazgeçmeyeceğim, çünkü ben, Türkiye’yi seviyorum. Çünkü ben, annemi seviyorum. Anne, bekle ben geliyorum!”

Kaynak: www.gazeteport.com.tr

 
 Yazar: Salih AYDIN 31.08.2007  
 

Yazarın Diğer Yazıları:

  Yorumlar
 
İsim:  fatihkemal
 
Yorum: 
 
İsim:  berat kızılkaya
 
Yorum: 
 
İsim:  m.fettah
 
Yorum: 
 
İsim:  Ziya Korkmaz
 
Yorum: 

  Yorum Yaz
 
İsim: 
 
Yorum: 
Kalan Karakter Sayısı:
 
Şifremi Unuttum 
Kayıt Ol 
YAZARLARIMIZ
Önder AYTAÇ
Önder AYTAÇ Yalan: TSK, Başbakan, medya
Murat DAĞLAR
Murat DAĞLAR Kadınlara Karşı İşlenen Suçlara Genel Bir Bakış: Şiddetin Sebepleri Ve Çözüm Yolları
Ercan TAŞTEKİN
Ercan TAŞTEKİN Teçhizattan Teşkilata
Erol ÖZDEMİR
Erol ÖZDEMİR Emeklilikte Tabanca Yerine Bilgisayar
Fatih BALCI
Fatih BALCI Çocuk Suçları Ve Aile
Emsal TOPRAK
Emsal TOPRAK Bir Bağımlının Günlüğünden
Abdullah MOLLAOĞLU
Abdullah MOLLAOĞLU Amerika, Bazı Kürtler ve Prezervatif
Ali Kemal TERZİ
Ali Kemal TERZİ Kent ve Çocuk Suçluluğu
İlhan DAĞDEVİREN
İlhan DAĞDEVİREN Türkiye Bir Milad Yaşıyor.
Özgün ERGİN
Özgün ERGİN İnsan Taklidi
Ömer Faruk GÜLTEKİN
Ömer Faruk GÜLTEKİN Yokolan İnsanlık
Metin Murat ARSLAN
Metin Murat ARSLAN İngiltere´ de Toplum Destekli Polis-III
Halil YILMAZ
Halil YILMAZ ´Adli Kolluk´ Açısından Polis Teşkilatı
 
 

   designed and coded by aahmetyildiz © 2007. Ayrıntılı bilgi  Her Hakkı Saklıdır.