16 Mayıs 2007 tarihinde 7 yıllık anayasal görev süresi dolan 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER’ in yerine yeni Cumhurbaşkanını seçmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 102. maddesi gereğince 16 Nisan’da seçim sürecini başlatmış ve belirlenen takvim uyarınca 27 Nisan tarihinde Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunu gerçekleştirmiştir. İlk tur oylamasına başlanmadan önce Ana Muhalefet Partisi Grup Başkanvekili Kemal ANADOL, oturumu yöneten Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent ARINÇ’ a Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu için gereken toplantı yeter sayısının bulunup bulunmadığının tespiti için yoklama yapmasını talep etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent ARINÇ Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü’ nün ilgili maddeleri gereği, yoklama yapılabilmesi için ya Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının toplantı yeter sayısının olup olmadığı konusunda şüpheye düşmesi gerektiğini ya da yirmi milletvekilinin bu konuda bir talebi olması gerektiğini ifade etmiş, iki durumun da gerçekleşmediği ve yüzlerce milletvekilinin Genel Kurul’ da olduğuna inandığını belirttiği için, talebi reddettiğini ve oylamaya geçeceğini belirtmiştir. Bunun üzerine, Ana muhalefet partisi Genel Başkanı Deniz BAYKAL, Önder SAV ile birlikte 134 milletvekili Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 121. maddesin birinci fıkrasındaki “Anayasanın 102. maddesi hükümlerine göre” ibaresini eylemli olarak değiştiren Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ve bu uygulamanın ayrılmaz parçası olan 27.4.2007 günlü, 11. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun yürürlüğünün durdurulması ve iptali istemiyle aynı gün saat 18.00 sularında Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğine Ana Muhalefet Partisi Grup Başkanvekilleri Haluk KOÇ, Kemal ANADOL, Ana Muhalefet Partisi Genel Sekreteri Önder SAV tarafından verilen dava dilekçesi prosedür ve iç işleyiş gereği fezlekenin hazırlanması için Anayasa hukukçusu raportör Doç. Dr. Hikmet TÜLEN’e havale edilmiştir. Karar gerekçeli olarak henüz açıklanmadığı için (!) , raportörün görüşü kesin olarak bilinmese de kamuoyuna yansıdığı kadarıyla görevsizlik kararı verilmesi ve toplantı yeter sayısının 184 olması gerektiği yönünde olduğu belirtilmiştir. 1 Mayıs 2007 Salı günü Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim KILIÇ tarafından açıklanan Mahkeme Kararı ise şöyle oldu.
Yürürlüğün durdurulması istemini de içeren dava dilekçesi ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, iptali istenilen kural, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile öteki yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin eylemli içtüzük değişikliği niteliğinde olan 27.4.2007 günlü, 96. birleşiminde alınan 11. Cumhurbaşkanı’ nın seçiminde gözetilmesi gereken toplantı yeter sayısı ile ilgili karar 1.5.2007 günlü, E. 2007/45, K. 2007/54 sayılı kararla iptal edildiğinden, bu kararın, uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazete’ de yayımlanacağı güne kadar YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASINA, 1.5.2007 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Kararın anayasa hukukuna ve genel hukuk mantığına uygunluğu beş açıdan incelenecektir.
1. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun Anayasa Mahkemesinin yargı yetkisine girip girmediği,
2. Anayasanın 102. maddesinde Cumhurbaşkanlığı seçimi için nitelikli toplantı yeter sayısı aranıp aranmadığı,
3. Anayasa Mahkemesinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun bir işlemini veya parlamento kararı niteliğindeki bir kararını İçtüzük ihdası (Eylemli İçtüzük değişikliği) olarak görüp yargı yetkisine alıp alamayacağı,
4. Anayasa Mahkemesinin yürürlüğün durdurulması kararı vermesi,
5. Kararın gerekçesiz olarak açıklanması,
Altıcı olarak ise, şuna dikkat çekilebilir. 1 Mayıs 2007 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim KILIÇ tarafından basın açıklamasında, kararın Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI’ nın karşı oylarıyla OYÇOKLUĞU ile alındığı açıklanmasına rağmen, Anayasa Mahkemesinin resmi web sayfasında ve Resmi Gazetede yayınlanan kararda ise kararın OYBİRLİĞİ alındığının açıklanması!
Dikkat edilirse, çalışmamızda kamuoyunda yapılan öncelikli olarak tartışmaların aksine, ilk olarak nitelikli toplantı yeter sayısının aranıp aranmayacağından ziyade asıl tartışılması gereken husus olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin parlamento kararı niteliğindeki Cumhurbaşkanlığı seçim tasarrufunun Anayasa Mahkemesinin yargı yetkisine girip girmediği tartışılacaktır.
İlk olarak, 2709 sayılı 1982 Anayasası, 1921 ve 1924 Anayasasının aksine güçler (kuvvetler, erkler) birliği ilkesini değil, güçler ayrılığı (separation of powers) ilkesini benimsemiştir. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, diğer özelliklerinin yanında hiçbir erkin tamamen hâkim erk olmaması ve erklerinin yetkilerinin sınırlılığı ile karakterize olur.
Anayasa’nın “Başlangıç” bölümünde bu husus “Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir iş bölümü ve iş birliği olduğu, üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu” şeklinde açıkça belirtilmiştir.
Anayasa’da organlar tarafından kullanılacak Devlet yetkileri ayrıntılı bir biçimde düzenlenerek, organların işbirliği içinde çalışmaları öngörülmüştür. Ayrıca organlar arasında üstünlük sıralaması bulunmadığı da kesin şekilde vurgulanmıştır.
Kuvvetler ayrılığı ilkesini benimseyen 1982 Anayasası bu anlayışın bir yansıması olarak, yasama organının anayasaya uygunluğunu sağlamak amacıyla Anayasa Mahkemesinin kurulmasını öngörmüştür. Fakat yasa koyucu Türkiye Büyük Millet Meclisinin tüm tasarruflarını değil sadece belli tasarruflarının Anayasa Mahkemesinin denetimini tabi olmasını öngörmüş ve bunları tahdidi (sınırlı) bir şekilde Anayasanın 148. ve 85. maddelerinde ve 10.11.1983 tarih ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 18. maddesinde saymıştır:
1. Kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılıkları iddiasıyla açılan iptal davalarına bakmak;
2. Mahkemelerce kendisine Anayasanın 152 nci maddesine göre intikal ettirilen işleri ve Yüce Divan sıfatıyla çalışırken veya siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda aynı madde gereğince ön mesele olarak bakması gereken işleri karara bağlamak;
3. Cumhurbaşkanını, Bakanlar Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi başkan ve üyelerini, başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay başkan ve üyelerini görevleri ile ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılamak;
4. Siyasî partilerin kapatılması hakkındaki davalara bakmak;
5. (Değişik: 3.7.1997 – 4280/1 md.) Siyasî partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun denetimini yapmak;
6. (Değişik: 3.7.1997 – 4280/1 md.) Milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine veya milletvekili olmayan bakanların dokunulmazlığının kaldırılmasına Türkiye Büyük Millet Meclisince karar verilmesi hallerinde, ilgililerin Anayasa veya İçtüzük hükümlerine aykırılık iddiasına dayanan iptal istemlerini karara bağlamak;
7. Uyuşmazlık Mahkemesine Başkanlık edecek üyeyi görevlendirmek;
8. Anayasa ile verilen diğer görevleri yerine getirmek.
Yukarıdaki sekiz madde okunduğunda ve irdelendiğinde sadece üç adet parlamento kararı niteliğindeki tasarrufun (Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü, yasama dokunulmazlığının kaldırılması, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinin düşmesi kararı) Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olduğu, diğer parlamento kararları niteliğindeki tasarrufların ise hiçbir şekilde Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olmadığı açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Aksi yorum anayasa ve yasanın lâfzî (sözel) yorumuyla hiçbir şekilde bağdaşmadığı gibi, anayasamız, başlangıç hükümleri başta olmak üzere bütüncül olarak değerlendirildiğinde ve asli yasa koyucu tarafından benimsenen kuvvetler ayrılığı ilkesi bağlamında konu irdelendiğinde ve ayrıca gerekçe bağlamında bir yorum ve gai (amaçsal, fonksiyonel) bir yorum yapıldığında da Anayasa Mahkemesi tarafından hukuken anlaşılmaz bir şekilde benimsenen aksi yorumun tutarlılığı ve isabeti imkânsızlaşmaktadır. Ayrıca yukarıda işaret edildiği gibi parlamento kararı niteliğindeki tasarrufların tümünün Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olduğunun kabulü kuvvetler ayrılığı ilkesinin temel amaçları ile bağdaşmadığı gibi, erkler arasındaki önemi hususunda her hangi bir şüphe olmayan yargı erkinin, bu gibi kararlarla mutlak güç sahibi bir erk olması, yargı teknokrasisi ve yargıçlar iktidarı gibi kavramların ortaya çıkması sebep olacaktır ki bu hiçbir demokratik sistemde kabul edilebilecek bir durum değildir.
Tarafımızca benimsenen bu görüş faraziye bir görüş olmayıp, Anayasa Mahkemesinin daha önce verdiği bu nitelikli kararlara sistematik karşı oylarıyla katılmayan Anayasa Mahkemesi emekli üyeleri Güven DİNÇER ve Lütfi F. TUNCEL’ ini karşı oylarının gerekçelerinde açıkça örtüştüğü görülmektedir.
…Anayasa Mahkemesi’nin görev alanını belirleyen bu kurala göre Mahkeme’nin denetim alanı sayılarak belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi yorumlarıyla bu alan genişletilemez.
Türkiye Büyük Millet Meclisi kararlarının denetlenmesi, Anayasa da sayılan konular dışında Anayasa Mahkemesi’nin görev alanı dışındadır ve Türkiye Büyük Millet Meclisi kararları Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabi değildir. Anayasa koyucu bu konudaki iradesini istisnaî olarak, denetimini istediği meclis kararları hakkında Anayasa’ya kural koyarak açık olarak göstermiştir. Anayasa’nın 85. maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin üyeliklerinin düşmesi veya yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması hakkındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi kararlarının Anayasa Mahkemesi’nin denetiminde olacağı öngörülmüştür.
Anayasa’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi kararlarını Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabi kılmaması son derece açık ve tutarlı bir düşüncedir. Zira Türkiye Büyük Millet Meclisi kararları öncelikle kendi iç işlerliği ile ilgilidir. Ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi kararları salt siyasal sorunların çözümü ile ilgilidir. Bu kararların denetimi, yalnız 148. maddesine değil, kuvvetler ayrılığını benimseyen Anayasa’nın başlangıcına ve genel yapısına da aykırılık oluşturur. …
Anayasa Mahkemesinin Türkiye Büyük Millet Meclisinin parlamento kararı niteliğindeki tasarruflarının kendi yargı yetkisi içinde görmesi ve denetlemesi yeni ve beklenmedik bir içtihat değildir. Anayasa Mahkemesinin 1961 Anayasası ile kurulduğu ilk zamanlardan beri benzer nitelikte kararlar verdiği görülmektedir. Fakat Anayasa Mahkemesi üyelerinin bizzat anayasadan kaynaklanan anayasa hukuku alanındaki ehliyetleri (!) ve bu nitelikteki kararlarının genellikle oybirliği ile değil de “sekize üç” “dokuza iki” gibi çoğunluklara alınması 11 kişilik heyetin dahi bu konuda net bir uzlaşıya varamadığından dolayı kararın eleştirilmesinde de herhangi bir sakınca yoktur. Ancak bu konuyla ilgili örnekler üçüncü başlık altında incelenecektir.
Anayasa Mahkemesinin Türkiye Büyük Millet Meclisinin parlamento kararı niteliğindeki tasarruflarından olan Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun Anayasa Mahkemesinin yargı yetkisine girmediği konusunda görüş bildiren ANAYASA HUKUKÇULARIndan bir kaçının ismini vermek gerekirse; Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN, Prof. Dr. Mustafa ERDOĞAN, Prof. Dr. Cem EROĞUL, Prof. Dr. Burhan KUZU, Prof. Dr. Yavuz ATAR, Doç. Dr. Kemal GÖZLER, Doç. Dr. Mustafa ŞENTOP, Doç. Dr. Serap YAZICI, Hikmet Sami TÜRK (Adalet Eski Bakanı), Prof. Dr. Hasan T. FENDOĞLU (Başbakanlık İnsan Hakları Başkanı). Yüzlerce kararında ve gerekçesinde yukarıda ismi zikredilen Anayasa Hukukçularının ve diğer Anayasa Hukukçularının değerli fikirlerine ve eserlerine atıf yapan Anayasa Mahkemesi acaba neden BİRÇOK Anayasa Hukukçusu tarafından “tartışılması dahi abesle iştigal” denilen bir konuda Anayasa Hukukçuları tarafından açıkça mesnetsiz olarak görülen bu kararı almıştır, anlamak oldukça güçtür.
İkinci olarak, Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda nitelikli toplantı yeter sayısını, yani 367 milletvekilinin toplantıya katılmış olması zorunluluğunu kabul etmiştir. İlk olarak bakıldığında “eğer cumhurbaşkanını 367 milletvekili seçecekse yani karar yeter sayısı 367 ise toplantı yeter sayısı da 367 olmalı, 367 kişi katılmadan nasıl seçilecek ” gibi bir mantığa ulaşılabilse de genel mantığın hukuk bilimine yansıması olan hukuk mantığı ile bağdaşır bir yanı yoktur ki; hukuk biliminin temel ve en önemli dallarından biri olan anayasa hukuk biliminde farazi çıkarsamaların yeri bulunmamaktadır. Yani kanun koyucunun bu yönde bir iradesin olsaydı bunu anayasa metninde ya da gerekçesinde niye belirtmesin? diye bir soru yöneltilir hukuk biliminde… Kaldı ki aşağıda görüleceği gibi anayasanın 96. maddesi nitelikli toplantı yeter sayısının önünü açsa da anayasanın Cumhurbaşkanlığı seçiminde dâhil hiçbir hükmünde nitelikli toplantı yeter sayısı öngörülmemiştir. Ayrıca sadece Türk Anayasa Hukukunda değil gerek Fransız, gerek İngiliz anayasa hukuku literatüründe şimdiye kadar “nitelikli toplantı yetersayısı (qualified quorum, quorum qualifié)” diye bir kavrama rastlanmamıştır. Bunlar göstermektedir ki “nitelikli toplantı yetersayısı” kavramı Türkiye’de geçtiğimiz aylarda uydurulmuş bir kavramdır.
Eğer hukuku zorlarsak şöyle bir sonuçta çıkabilir -ki Resmi Gazetede yayımlanan Anayasa Mahkemesi Kararında 367 rakamından hiç bahsedilmemiş sadece gözetilmesi gereken toplantı yeter sayısı kavramına yer verilmiştir.- Normal şartlarda anayasanın 96. maddesine göre basit karar yeter sayısı 139, basit toplantı yeter sayısı ise 184 ‘tür. Yani toplantı yeter sayısın karar yeter sayısına oranı yaklaşık 1.3’ tür. Dolayısıyla karar yeter sayısı 367 olduğu bir durumda toplantı yeter sayısı 367’nin 1.3 katı, yani yaklaşık 478 olmalı!!! Bu yorum ve 367 yorumu halk oyundan geçen 1982 Anayasasını ve onun ayrılmaz parçası olan millet iradesini tamamen devre dışı bırakmak olur.
Bunların cevabını 1 Mayıs 2007’ de açıklanan iptal kararı ile birlikte açıklanması gereken gerekçenin açıklandığı zaman öğreneceğiz. Ayrıca belirtmekte yarar vardır ki, kamuoyuna yansıdığının aksine toplantı yeter sayısının 367 olduğu ilk olarak Sabih KANADOĞLU tarafından değil 1980li yıllarda Prof. Dr. Erdoğan TEZİÇ tarafından savunulmuştur.
Bu konuyla ilgili anayasal hükümleri incelediğimizde ilk olarak toplantı yeter sayısı ile ilgili genel hüküm şöyledir:
Madde 96 – Anayasada, başkaca bir hüküm yoksa, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz.
Görüldüğü gibi anayasamız toplantı yeter sayısının 184 olduğunu kabul etmiş, ancak nitelikli toplantı yeter sayısının anayasanın başkaca bir maddesinin kabulünün önüne engel koymamış, 184’ ten fazla ayrı bir toplantı yeter sayısının anayasada öngörülmesinin yolunu “başkaca bir hüküm” diyerek açmıştır. Konumuz olan Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili anayasal hükmü (102. madde) göz önüne aldığımızda ise başkaca bir hüküm olmadığını yani hiçbir şekilde ayrı toplantı yeter sayısın anayasa tarafından öngörülmediğini açıkça görmekteyiz.
…En az üçer gün ara ile yapılacak oylamaların ilk ikisinde üye tamsayısının üçte iki çoğunluk oyu sağlanamazsa üçüncü oylamaya geçilir, üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğunu sağlayan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. Bu oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu sağlanamadığı takdirde üçüncü oylamada en çok oy almış bulunan iki aday arasında dördüncü oylama yapılır, bu oylamada da üye tamsayısının salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilemediği takdirde derhal Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri yenilenir. …
Anayasanın bu açık hükümlerine rağmen Anayasa Mahkemesinin aksi yorum ve kararını hukuken anlamanın ve kavramanın zorlaştığı açıktır. Anayasa Mahkemesinin bu yönde karar almasında, son zamanlarda başta belli görüşü temsil eden siyasiler tarafından olmak üzere, bazı hukukçular, bazı sivil toplum örgütleri tarafından oluşturulan CUMHURBAŞKANIN UZLAŞMAYLA SEÇİLMESİ ZORUNLUDUR görüşünün de dikkate alındığı da düşünülebilir. Cumhurbaşkanı uzlaşmayla seçilmesi görüşü, Anayasamız tarafından tarafsız olması öngörülen Cumhurbaşkanımızın tarafsızlığı açısından saygı duyulması ve destek verilmesi gereken siyasi bir temenni olsa da hiçbir şekilde anayasal bir zorunluluk değildir. Bunu anayasanın 102. maddesinden açıkça anlamaktayız. Zira ilk iki turda 367 sayısı sağlanamadığı takdirde üçüncü turda ve dördüncü turda 276 sayısın sağlaması tarafsız Cumhurbaşkanının seçilmesi için kâfidir.
184–367 konusunda; Türkiye’de Anayasa Hukuku alanında en çok eser veren hocalarımızdan biri olan Doç. Dr. Kemal GÖZLER’ in Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili açıklamasının giriş kısmı oldukça manidardır.
…Kaldı ki anayasa hukuku alanında apaçık yanlış olan bir görüş açıklandı diye, bu görüşün yanlış olduğu yolunda beyanat vermek gerektiğine de inanmıyordum. Nasıl birisi çıksa ve iki kere ikinin dört değil, beş ettiğini söylese, matematik profesörleri bunun yanlış olduğu yolunda gazetelere ve televizyonlara beyanat vermek zorunda değiller ise, aynı şekilde Cumhurbaşkanı seçimi için toplantı yetersayısının 184 değil, 367 olduğunu söyleyen birisinin görüşünün yanlış olduğunu söylemenin gereğini hissetmedim. Toplantı yetersayısının 367 olduğu görüşü, benim açımdan, ayrıca tartışılmasına gerek olmayan apaçık yanlış bir görüştü ve bunun yanlış olduğunun söylenmesi dahi bir “abesle iştigal” idi. Nihayet 367 lehine propaganda yapanlar, söz konusu sorunun anayasa hukuku doktrininde tartışmalı olduğunu, anayasacıların çoğunun 367’ci olduğunu iddia etmeye başladılar. Oysa gerçekte 4-5 anayasacı dışında kalan meslektaşlarımızın ezici çoğunluğu 184’çüdür ve özel konuşmalarında toplantı yetersayısının 367 olduğu yolundaki görüşün uydurma bir görüş olduğunu ve Anayasa Mahkemesi kararının da yanlış bir karar olduğunu söylemektedirler. Anayasa hukuku, bu alanda yüksek lisans dahi yapmamış, hayatında anayasa hukuku alanında tek bir kitap, tek bir makale dahi yazmamış kişilerin ahkâm kestiği bir alan haline geldi. Bu kişilerin yaptığı açıklamalar yüzünden halkın Anayasaya ve giderek hukuka güveni sarsıldı. Halkın gözünde anayasa hukuku kuralları, isteyenin istediği gibi yorumlayabileceği kurallar haline dönüştü. …
Anayasa Mahkemesi anayasa hukuku alanında hayati öneme haiz birçok karar verse de yaklaşık 45 yıllık tarihinde üyelerinden sadece ikisi Anayasa Hukuku uzmanıdır! -Prof. Dr. Fazıl SAĞLAM ve Prof. Dr. Yılmaz ALİEFENDİOĞLU-. Emekli üyelerin görüşlerine baktığımızda SAĞLAM 367 kişinin karar alabilmesi için 367 kişinin toplantıya katılması zorunluluğuna işaret etse de, ALİEFENDİOĞLU 367 kişinin katılmasının anayasal ve hukuki bir zorunluluk olmadığını, ama siyasal açıdan bir gereklilik olduğunu ifade etmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde toplantı yeter sayısının 184 olduğunu savunan Anayasa hukukçularının ve hukukçuların burada isimlerinin zikredilmesi çalışmayı hacim bakımından oldukça genişleteceğinden isimler teker teker sayılmayacaktır. Zira GÖZLER’ in de yukarıda işaret ettiği gibi gerçekte 4-5 anayasacı dışında kalan Anayasa hukukçularının ezici çoğunluğu 184’çüdür. Ancak birinci başlıkta parlamento kararlarının Anayasa Mahkemesinin denetimine girmediğini ifade eden tüm hukukçular toplantı yeter sayısının 184 olduğunu da savunmaktadır.
Üçüncü olarak ise, Anayasa Mahkemesinin Türkiye Büyük Millet Meclisinin parlamento kararı niteliğindeki tasarruflarını eylemli içtüzük değişikliği olarak görüp göremeyeceği tartışılması gerekli bir husustur. Anayasa Mahkemesinin bu yöndeki içtihadı yeni olmayıp gerek 1961 Anayasası döneminde gerekse de 1982 Anayasası döneminde başvurulan bir yöntemdir. Bu doktrinde bazı Anayasa Hukukçuları tarafından desteklense de, genel görüş ve ezici çoğunluk Anayasa Mahkemesinin bu yöndeki içtihadının yanlış olduğudur. İçtihadı savunan Anayasa Hukukçularından Prof. Dr. Erdoğan TEZİÇ’in görüşü ise sadece Türkiye Büyük Millet Meclisinin parlamento kararı niteliğindeki tasarruflarının değil tüm tasarruflarının Anayasa Mahkemesinin yargısal denetimine tabi olması yönündedir. 1 Mayıs kararını talihsiz bir karar olarak nitelendiren Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN’ da bu yöndeki içtihadı savunanlardandır.
Konuyu genel hukuk mantığı perspektifinden değerlendirdiğimizde, herhangi bir hukuki norma aykırı gerçekleştirilen bir tutum, eylem, davranışın o normu değiştirdiğine değil, o norma aykırı olarak alındığı sonucuna ulaşırız. Aksi yorum ve mantık GÖZLER’ inde işaret ettiği gibi ” tüm hukuk mantığının tepetaklak edilmesi demektir”. Örneğin İçişleri Bakanının ilgili kanunun münhasıran kendisine verdiği yetkiyi o kanuna aykırı olarak kullanması sonucu o kanunun eylemli bir şekilde değiştiği ve dolayısıyla anayasaya aykırı bir hal aldığı için Anayasa Mahkemesinin o kanunu iptal etmesi ne kadar şaşırtıcı ve anlaması güç ise 1 Mayıs Kararı için aynısını söylemenin önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Hatta yine GÖZLER’ in daha basit bir şekilde ifade ettiği gibi nasıl bir kişi ceza kanunu ihlal ettiğinde ceza kanunun o hükmü değişmiyorsa İçtüzüğe aykırı alınan bir karar ve işlemle İçtüzüğün değiştiğini ifade etmekte o derece yanlıştır.
Anayasa Mahkemesi bu yöndeki içtihadıyla 1990lı yıllarda verdiği anayasal öneme haiz kararlar şunlardır.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Seçimlerin yenilenmesi hakkındaki 30.7.1998 gün ve 590 sayılı TBMM kararının değiştirilmesine ilişkin önergenin doğrudan gündeme alınmasıyla ilgili 21.3.1999 günlü Genel Kurul kararının, yeni bir içtüzük kuralı niteliğinde olduğuna dair 26.3.1993 tarihinde alınan Esas No:1999/14 Karar No:1999/6 karar
- 14.3.1996 günlü, 399 sayılı “Olağanüstü Halin 10 İlde Uzatılmasına Dair” kararının bir içtüzük kuralı niteliğinde olduğuna dair 14.5.1996 tarihinde alınan Esas No:1996/20 Karar No:14 karar
- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 28.3.1996 günlü, 409 sayılı “Ülkemizde Konuşlandırılan Çokuluslu Gücün Görev Süresinin Uzatılmasına İlişkin” kararının bir içtüzük kuralı niteliğinde olduğuna dair 14.5.1996 tarihinde alınan Esas No:1996/21 Karar No:15 karar
- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, 12.3.1996 günlü, 398 sayılı “Bakanlar Kuruluna Güven Oylaması Hakkındaki” kararının bir içtüzük kuralı niteliğinde olduğuna dair 14.5.1996 tarihinde alınan Esas No:1996/19 Karar No:13 karar
Dördüncü olarak, tartışılmasına inandığımız konu ise Anayasa Mahkemesinin birçok kararında olduğu gibi 1 Mayıs kararında da yürürlüğün durdurulması kararı vermesidir. Konu birinci derece Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olmaması ve hacim açısından çalışmanın sınırlarının dışında olması sebebiyle bu konuya genel hatlarıyla değinilecektir.
Yürürlüğün durdurulması, bilindiği üzere, idari yargı organları nezdinde açılan davalarda, anayasanın 125. maddesinin İdari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir hükmüne göre ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 27. maddesine göre telafisi güç veya imkânsız zarar doğuracak nitelikte, açıkça hukuka durumlarda alınan bir tedbirdir.
Bu tedbir sadece idari yargı organları için öngörülmüş, Anayasa da veya 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunda Anayasa Mahkemesine böyle bir yetki verilmemiştir. Her ne kadar idari yargı için işlevsel ve zorunlu bir araç ve tedbir olan yürürlüğün durdurulması anayasa yargısı için de bir o kadar elzem olsa da mer’i mevzuat hükümlerinde destekleyici ve sarih bir hükmün olmaması meşruiyet sorununa yol açmakta, kanunilik ilkesine birebir aykırılık teşkil etmektedir. 1 Mayıs kararında da olduğu gibi kararın bir anlam ifade edebilmesi için çoğu zaman bu tedbir zorunlu olsa da yürürlüğün durdurulması kararı anayasal ve yasal temelden açıkça yoksundur.
Anayasa Mahkemesi, 1972, 1977, 1985 yıllarında verdiği üç kararında “Anayasa Mahkemesi’ne yürütmenin durdurulması konusunda yetki tanınmadığını karara bağlamıştır.” Buna rağmen Anayasa Mahkemesi 21.10.1993 günlü 1993/33 esas sayılı Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi’nin Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin iptali kararında geliştirdiği bir içtihat marifetiyle yürürlüğün durdurulması kararı vermektedir. Yalnız bu karar da oybirliği ile alınmadığı gibi, karara şu an Anayasa Mahkemesi Başkanvekili olan Haşim KILIÇ, Anayasa Mahkemesi emekli Başkanı Mustafa BUMİN ve Anayasa Mahkemesi emekli üyesi Oğuz AKDOĞAN‘ın karşı oyları ile alınmıştır.
Mustafa BUMİN KARŞI OYUNDA şöyle ifade etmiştir.
Anayasa Yargısında davanın esasının görüşülebilmesi için adlî ve idarî yargıdaki uyuşmazlıklar gibi, bir takım usuli işlemlerin yapılması gerekmediği başka bir anlatımla Anayasa Mahkemesi, davanın eksiksiz açıldığı ilk günden itibaren en kısa zamanda esas hakkında kararını verebilecek durumda olduğundan, ayrıca “yürürlüğün durdurulması” müessesesine gereksinim duyulmadığı söylenebilir. Öte yandan, uyuşmazlığın esasının incelenmesi ve verilen kararın yazılmasının kimi zamanlar da çok uzamasının böyle bir müesseseye ihtiyaç duyurduğu yolundaki görüş tarzı kaynağını Anayasa’dan veya Yasa’dan almamaktadır.
Anayasa’da yer alan Anayasal denetime ilişkin tüm hükümler ve kabul edilen model böyle bir içtihat geliştirmeye olanak vermez. Ayrıca sadece “yürürlüğün durdurulması” müessesesinin varlığının içtihat yoluyla kabulü de Anayasal denetimde sorunları halletmez. İçinden çıkılması olanaksız yeni sorunlar yaratır. Örneğin “yürürlüğün durdurulması” istemi hangi evrede yapılabilecektir, ne kadar süre için yürürlük durdurulabilecektir? Yürürlüğün durdurulmasına karar verildiği durumlarda yürürlüğü durdurulan yasa ile yürürlükten kaldırılan yasa hükümleri yeniden ve kendiliğinden yeniden yürürlüğe girebilecek midir? Bunlar ve sayılanlara benzer pekçok sorunun içtihatla çözümlenebileceğini söylemek olanaklı değildir. Bütün bu sorunlar ancak konuya ilişkin Anayasal ve yasal düzenlemeyle cevaplanabilir.
Oğuz AKDOĞAN KARŞI OYUNDA şöyle ifade etmiştir
Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılan bir düzenlemenin denetim sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün Mahkemece durdurulması ağır sonuçlar doğuran bir yetki olduğundan böyle bir yetkinin açık bir yazılı kuralla tanınmış olması zorunludur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Anayasa Yargısını kısıtlanmış bir model olarak öngörmüş olduğundan, Anayasa değişikliği yapılmadan, yasa veya yorum yolu ile uygulamayı durdurma yetkisinin tanınması olanaksızdır. Türk Medenî Kanunu’nun 1. maddesi yasa boşluklarının hâkim tarafından, kendisi yasakoyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse buna göre doldurulmasını öngörmektedir. Anayasa’da, boşlukların hâkimin hukuk yaratması yoluyla doldurulacağı yolunda açık bir hüküm yoktur. … Anayasa hükümlerinin üstünlüğü ve bağlayıcılığı gözönüne alındığında, bir kanunun uygulanmasının durdurulması gibi kişi ve devlet hayatında önemli ve ağır sonuçlar yaratabilecek bir konuda, Anayasa Yargısı ve denetimi kapsamında yorum yoluyla Anayasa Mahkemesi’nin yetkili sayılması olanaksızdır.
Haşim KILIÇ KARŞI OYUNDA şöyle ifade etmiştir
Yasa ve KHK’lerin Anayasa’ya uygunluğu konusunda Mahkememize sınırlı bir denetim yetkisi verilmiştir. Buna yürürlüğü durdurma kararı verebilme yetkisini monte ederek Mahkeme kararlarının etkinliğini sağlamaya çalışmak kaynağı Anayasa’da belli olmayan bir yetkiyi kullanmak olur. Anayasa’nın 6. maddesine açıkça aykırı olarak bir devlet yetkisinin kullanılmasıyla kararlarımıza etkinlik sağlamak mümkün değildir. Kararların etkinliği konusunda 153. madde de gerekli düzenlemeler vardır. Denetim sonunda Anayasa’ya aykırılık tesbit edilmişse iptal kararının hemen yayınlanma zorunluluğu vardır. 153. maddenin son fıkrası Mahkememize bu zorunluluğu “hemen” yerine getirme görevini emretmektedir.Yürütmeyi Durdurma yönteminin koşulları, süresinin ne kadar olacağı, ilgililerce uygulanmaması durumunda ne yapılacağı konularında ya Anayasa’da ya da vereceği yetkiye dayanarak çıkarılacak yasalarda açık düzenlemeler yapılması gerekirdi. Aksi halde böyle bir kararın ilgililerce uygulanmaması Mahkeme kararlarının etkinliğinin ve saygınlığının daha da kaybolmasına yol açacaktır.
1 Mayıs kararı dâhil verilen tüm yürürlüğün durdurulması kararları anayasanın temel hükümleri ile birebir çelişki içinde olduğu gibi, bariz bir şekilde Anayasaya aykırıdır. Anayasanın genel esaslar başlıklı birinci kısmında yer alan 6 ve 11. maddeleri bunun açık destekleyicisidir.
VI. Egemenlik
Madde 6 – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan ( ki Anayasa Mahkemesinin, özel olarak yetki kaynağının sadece Anayasa olduğu bizzat Anayasa Mahkemesi ve doktrin tarafından kabul edilmektedir ) bir Devlet yetkisi kullanamaz.
XI. Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü
Madde 11 – Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Dolayısıyla yukarıda da işaret edildiği gibi idari yargının işlevselliği için zorunlu olduğu kadar, anayasa yargısının işlevselliği içinde bir o kadar zorunlu olan ve Anayasa Mahkemesinin içtidahi yorumuyla oluşturulan yürürlüğü durdurma tedbirinin anayasal ve yasal temelden yoksunluğuna, belli kararların anlam ifade edebilmesi zorunlu olması, haklı bir sebep olarak gösterilemez. Hatta Anayasa Mahkemesinin yaklaşık 16 yıllık yerleşik içtihadının, yasa koyucu tarafından anayasal düzeyde kodifiye edilmemesi, yasa koyucunun bu konudaki zımni rızasızlığı olarakta yorumlanabilir.
Beşinci olarak, kararın gerekçesiz olarak açıklanması da ayrı, mükerrer ve bariz anayasal ihlaldir.
Madde 153… İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. …
Bu konu da ilk defa 1 Mayıs Kararında yapılan bir uygulama olmayıp, yıllardır devam eden, doktrinde ve yargı çevrelerinde oldukça sert bir şekilde eleştirilen bir konudur. Nitekim Anayasa Mahkemesi anayasal öneme haiz davaların gerekçelerini dahi uzun süreler yazmamıştır. Aşağıda tabloda görüldüğü gibi birkaç davada gerekçenin YEDİ YILI aşan sürede yazıldığı da görülmektedir. Gerek Türkiye’ de gerekse de dünyada hiçbir mahkemenin bir kararının gerekçesini bu kadar uzun bir sürede yazdığı görülmediği gibi, bir kararın gerekçesini bu kadar uzun sürede yazmanın haklı ve makul gerekçelerinin olduğunu düşünmekte herhalde çok iyimser bir yaklaşım olur. Nitekim Anayasa Mahkemesinin yılda ortalama 79 karar aldığı, Anayasa Mahkemesinin yargısal bir üst merciinin olmadığı ve idari yapısı, iç işleyişi düşünüldüğünde konu daha iyi anlaşılabilecektir.
|
No |
Esas No |
Karar No |
Karar Tarihi |
Resmi Gazete |
Yazılma Süresi |
|
1 |
1995/13 |
1995/51 |
27.09.1995 |
28.11.2002 |
7 sene 2 ay |
|
2 |
1996/56 |
1997/58 |
24.06.1997 |
13.01.2005 |
7 sene 6 ay |
|
3 |
1996/23 |
1996/36 |
07.10.1996 |
08.06.2002 |
5 sene 10 ay |
|
4 |
1996/52 |
1996/45 |
04.12.1996 |
04.04.2003 |
6 sene 4 ay |
|
5 |
1996/59 |
1997/70 |
09.12.1997 |
10.01.2003 |
5 sene 2 ay |
|
6 |
1992/29 |
1993/23 |
24.06.1993 |
23.12.1999 |
6 sene 6 ay |
|
7 |
1993/23 |
1993/55 |
02.12.1993 |
25.12.1999 |
6 sene |
|
8 |
1993/37 |
1993/56 |
07.12.1993 |
26.12.1999 |
6 sene |
|
9 |
1994/48 |
1994/58 |
18.07.1994 |
17.02.2000 |
5 sene 7 ay |
|
10 |
1996/70 |
1997/58 |
05.06.1997 |
04.04.2003 |
5 sene 9 ay |
Anayasa Mahkemesi hazırladığı Anayasa değişikliği önerisinde yukarıda zikredilen 153. maddenin kaldırılmasını önermişse de bu öneri pek destek görmemiş ve hatta 2005–2006 Adli Yıl Açılış Konuşmasında Yargıtay Birinci Başkanı Osman ARSLAN tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. (Yargıtay Birinci Başkanı Osman ARSLAN’ ın konuşması şahsi görüşleri olmayıp, Yargıtay Kanunu’nun 59. maddesi uyarınca Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun görüşüne uygun olarak ve Yargıtay adına yapılmaktadır.) Ayrıca yasa koyucunun 1961 Anayasasına 20.09.1971 gün ve 1488 sayılı Anayasa değişikliği ile 1982 Anayasasının 153. maddesine tekabül eden 152. maddesine “Kararları gerekçesiz açıklanamaz” ibaresinin eklenmesinin en önemli nedeni Anayasa Mahkemesinin kararlarını gerekçesiz açıklaması olmuştur ki, bu husus gerekçede aynen şöyle yer almaktadır.
Bu hükümle Anayasa Mahkemesi kararlarının gerekçesi yazılmadan açıklanması ile ilgili hüküm kesinliğe kavuşturulmuş olmaktadır.
Anayasanın yorumlanması yetki ve tekelini izahı mümkün olmayan bir şekilde kendinde gören Anayasa Mahkemesinin (Bkz. Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay TUĞCU’ nun 30 Mayıs 2007 tarihinde yaptığı basın açıklamasının son paragrafı, www.anayasa.gov.tr) anayasanın bu kadar sarih hükümlerini göz ardı etmesinin anlaşılması mümkün değildir. Anayasanın bekçisi olduğu konusunda şüphe olmayan ve Anayasa Mahkemesi eski başkanı ve 10. Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet SEZER tarafından dengeleyici rolü sıklıkla vurgulanan Anayasa Mahkemesinin görevi ve misyonunun sadece karar alıp yayınlamak mı, yoksa bu kararların gerekçelerinin de üzerinde samimi bir şekilde çalışarak bir an önce yayınlanmasını sağlayarak kamu vicdanın rahatlatılması mı olduğu konusu herhalde çok tartışılması gerekmeyen bir husustur.
Sonuç olarak, yukarıda görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesinin 1 Mayıs tarihinde aldığı Cumhurbaşkanlığı seçiminde nitelikli toplantı yeter sayısı aranacağına ilişkin karar, hukuken doktrinde üzerinde uzlaşı sağlanmış bir içtihat olmadığı gibi, sınırlı Anayasa Hukukçusu ve hukukçu dışında doktrinde çok sert bir şekilde eleştirilmiştir. Çalışma hukuki bir analizi içerdiği için kararın toplumsal ve siyasi boyutuna girilmemiştir.
Anayasa Mahkemesinin yukarıdaki yanlış kararları, Türkiye’de Anayasa yargısının meşruluğu sorununu bir kez daha gündeme getirmiştir. Cumhurbaşkanı seçimi konusunda Anayasa Mahkemesinin verdiği bu karar, bugüne kadar vermiş olduğu ilk yanlış karar değildir. Örneğin Anayasa Mahkemesi 1990’lı yıllarda Anayasanın 91’inci maddesinde yazmadığı hâlde, TBMM’nin Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisinin verebilmesi için ivedilik, zorunluluk ve önemlilik olmak üzere üçte şart aramış ve böylece KHK çıkarma yolunu, bu yol Anayasayla hükümetlere tartışmasız olarak verilmiş olmasına rağmen kapatmıştır. Yine Anayasa Mahkemesi 1991 yılında verdiği bir kararla olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerinin yargısal denetimini yapmıştır. Oysa Anayasamızın 148’inci maddesinin birinci fıkrasında açıkça “olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz” denmektedir.
Türkiye’de hiçbir mahkemenin görev, yetki, sorumluluk, oluşumu ve içtihatları bu kadar tartışma konusu olmamaktadır. Bu sorun Mahkeme üyelerin şahıslarından değil, bizzat Anayasa’ dan kaynaklanan bir durum olduğu için Anayasa Mahkemesinin görev, yetki, sorumluluk ve oluşumu anayasa değişikliği ile net bir şekilde ifade edilmeli ve yasa koyucu bu konudaki refleksi Anayasa Mahkemesi nezdinde hissettirilmelidir.
Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerini üç grupta incelersek; birinci olarak anayasa yargısı (kanunların anayasaya uygunluğu), ikinci olarak anayasa hukuku alanında verilen kararlar ve üçüncü olarak ise YÜCE DİVAN’ dır. Anayasa yargısı konusunda Anayasa Mahkemesinin ehliyetiyle ilgili herhangi bir tartışma olmasa da, 1 Mayıs Kararında olduğu gibi anayasa hukuku alanında verilen kararlar ve YÜCE DİVAN kararları ve bu yetkinin Anayasa Mahkemesinde olması doktrinde açık, tekrarlanan bir şekilde eleştirilmektedir.
Nitekim Anayasa Mahkemesinin şu anki oluşumunda anayasa hukuku uzmanı hiçbir üye olmadığı için Anayasa Mahkemesinin anayasa hukuku alanında doktrindeki genel eğilimi yansıtan kararlar almasını beklemek oldukça iyimser bir yaklaşım olur. Ayrıca yukarıda da belirtildiği gibi Anayasa Mahkemesinin yaklaşık 45 yıllık tarihinde üyelerinden sadece ikisi Anayasa Hukuku uzmanıdır (!) -Prof. Dr. Fazıl SAĞLAM ve Prof. Dr. Yılmaz ALİEFENDİOĞLU-. Bu yüzden Anayasa Mahkemesinin yeni oluşumunda bu husus mutlaka gözetilmeli, örneğin (öneri olarak) teknik anlamda anayasa hukuku alanındaki yetkiler (Milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine veya milletvekili olmayan bakanların dokunulmazlığının kaldırılmasına Türkiye Büyük Millet Meclisince karar verilmesi hallerinde, ilgililerin Anayasa veya İçtüzük hükümlerine aykırılık iddiasına dayanan iptal istemlerini karara bağlamak, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılıkları iddiasıyla açılan iptal davalarına bakmak, anayasa ile bu konuda kendisine AÇIKÇA verilen diğer yetkiler) Anayasa Mahkemesinden alınarak, sürekli nitelikte olmayan, anayasa hukuku uzmanlarından, demokratik yöntemler özümsemiş bir seçim yöntemi ile oluşan UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ’ ne benzer bir yapı oluşturulabilir. Bu mahkemenin kararlarının belli bir çoğunlukla alınamaması durumunda (örneğin beşte üçten az) ikinci derece Anayasa Mahkemesine olarak başvurulabilir. Anayasa Mahkemesinin de bu mahkeme üyeleriyle birlikte oluşturduğu şekliyle bir önceki kararı bozabilmesi için zorlaştırıcı bir çoğunluk aranabilir.
Ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine benzer bir yapı oluşturabilir. Örneğin biri anayasa hukuku alanında görevli - bu alanda uzman kişilerden müteşekkil - , biri Yüce Divan alanında görevli - bu alanda uzman kişilerden müteşekkil- iki komite oluşturulabilir. Bu komiteler kendi alanları ile ilgili başvuruları belli bir çoğunlukla reddettiği takdirde yargılama sona erebilir. Eğer başvuruyu reddetmezse, komitede oluşan çoğunluğa göre Anayasa Mahkemesinin zorlaştırıcı şekilde karar yeter sayısı değişmelidir. Böylece adil yargılama tam anlamıyla sağlandığı gibi, iki dereceli bir yapı oluşturularak uluslar arası yargılama standartlarına ulaşılmış olur.
Yine Anayasa Mahkemesi Anayasa’ ya göre YÜCE DİVAN görevini yerine getirmektedir. Yüce Divan Anayasaya göre Cumhurbaşkanını, Bakanlar Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi başkan ve üyelerini, başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay başkan ve üyelerini görevleri ile ilgili suçlardan dolayı yargılayan yüksek mahkemedir. Görüldüğü gibi YÜCE DİVAN yargılamasına tabi olan kişiler devletin kademelerine çok önemli görevleri üstlenen kişiler olup, bu kişilerin yargılanmasına en az genel ceza yargılaması kadar özen ve dikkat gösterilmesi zorunludur. YÜCE DİVAN yargılaması bir ceza yargılaması olup, bu yargılamanın genel ceza yargılamasında olduğu gibi, ceza hukuku alanında uzman kişiler tarafından yapılması adil yargılanma hakkı gibi temel ve yadsınamaz bir insan hakkı için çok önemli bir zorunluluktur. Ancak bu zorunluluğun Anayasa Mahkemesinde sağlandığını söylemek oldukça güçtür. Ceza hâkimliği bir meslek olup, bilgi birikimi ve deneyimi gerektirir. Ceza usulü ve ceza hukuku öğrenimi ve eğitimi görmeyen, ceza uygulaması yapmayan ve bu konuda deneyimi bulunmayan kişilerin ceza yargılaması yapması hukukun evrensel kurallarına aykırı olduğu gibi insan haklarına da aykırıdır.
Anayasa Mahkemesinin 15 (11 asil 4 yedek) kişilik üye kompozisyonuna baktığımızda değil hepsinin CEZACI, bir kısmının HUKUKÇU bile olmadığını görmekteyiz. Nitekim Anayasa Mahkemesi üyelerinin biri hesap yargısı ile görevli Sayıştay’dan, biri Askeri Yüksek İdare Mahkemesinden, , üçü (iki asil bir yedek) Danıştay’ dan geldiğini göz önünde bulundurursak on bir asil üyeden dördünün ( yaklaşık % 35) CEZACI olma ihtimali yoktur. Geriye kalan altı asil üç yedek üyeden bir asili Askeri Yargıtay’dan, iki asil iki yedek üye YARGITAY’ dan gelecek olsa da Yargıtay’dan gelecek üyelerin hepsi yada bir kısmı c