Komünizmin Kanlı Gerçeği ve Çürük Noktaları
Legal alanda ki bu başarı ile birlikte üniversitelerde, Türkiye İşçi Partisinin öğrenci örgütlenmesi olan Fikir Kulüpleri Federasyonu’ nu kurarak, komünist düşünceyi savunan gençleri birleştirme çabalarına girerler. Bu birleştirme çabaları için, Eric Hoffer’ ın Kesin İnançlılar kitabında bahsettiği üzere birleşme için gerekli ortak bir düşman bulmaları gerekmektedir. Ortak düşman olarak faşist olarak nitelendirdikleri milliyetçi kesimi seçerler. Ve bu süreç ile birlikte kanlı serüven ve tarih yazılmaya başlar. İlerleyen süreç içerisinde legal alanda başarıları saman alevi gibi sönen komünizm faaliyetleri, Marx’ ın Das Kapital’ da belirttiği gibi işçilerin kapitalizmi kanlı bir devrimle başa getireceği düşüncesini ilke edinerek illegal faaliyetlere daha da ağırlık verirler.
Fikir Kulüpleri Federasyonu ilerleyen süreçte Dev-Genç (Devrimci Gençlik) olarak tekrar yapılanmaya gider. Fakat Dev-Genç içerisindeki ayrılıklar ile birlikte zayıflamalar meydana gelir. Doğu Perinçek önderliğinde TİİKP; Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir önderliğinde THKP-C; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’ ın başını çektiği THKO ve son olarak legal faaliyetlere devam etme gayreti gösteren Türkiye Komünist Partisi, Dev- Genç’ in tabanında oluşan örgütlerdendir.
Haziran 1971’ de Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir örgütsel faaliyetleri yürüttükleri İstanbul Maltepe’ de bir evde kuşatılırlar. Bu kuşatma esnasında silahla karşılık veren bu ikiliye yapılan yine silahlı müdahalede Hüseyin Cevahir ölü olarak ele geçirilirken, Mahir Çayan sağ olarak yakalanır. Bu silahlı karşı verme devrimci düşüncedekiler için ‘50 yıllık pasifizmin sonu’ olarak nitelendirmekte ve bir başlangıç olarak addedilmektedir. Daha sonra hapisten kaçan Mahir Çayan 30 Mart 1972 tarihinde, komünizm düşüncesinde illegal ve silahlı faaliyetlerde bulunanlara vurulan en büyük darbelerden biri olan Kızıldere baskınında dokuz arkadaşı ile birlikte ölü olarak ele geçirilir. Bununla birlikte aynı yıl içerisinde, bir polis noktasına gerçekleştirilen kurşunlama olayı ile adını duyuran THKO’ nun başını çeken Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan yargılandıkları mahkemede idam cezasına çarptırılırlar.
Bu süreçte yapılan operasyonlar ile birlikte bir çoğu tutuklu olarak hapishanelerde bulunan saydığımız örgütlerin militanları 1974 yılında çıkarılan af ile birlikte tekrar kaldıkları yerden saldırılarına devam ederler. Ancak aftan yararlananlar içeride bulundukları süre içerisinde, Dev-Genç’ in geleceğini sorgulamışlar, dışarıya çıktıklarında ise bu sorgulanmalar neticesinde Dev-Genç içerisinde çatırdamalar başlamıştır. Bu çatırdamalar neticesinde Devrimci Yol (Dev-Yol) ve Devrimci Sol (Dev-Sol) olarak ikiye bölünürler.
1977 yılında faaliyetlerine başlayan Dev-Yol silahlı propagandadan çok legal faaliyetlere yönelip, parti ve sendikalaşma çalışmalarına ağırlık vererek Oğuzhan Müftüoğlu liderliğinde Ankara’ da çalışmalar yapma kararı almıştır, daha sonraları ise Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ ni kurmuşlardır. Ancak silahlı propagandaya devam etme kararı alan Dev-Sol Dursun Karataş, Hüseyin Solgun, Paşa Güven ile birlikte İstanbul’ da yapılanırlar.
Sağ-sol çatışmalarının artması ile birlikte 1980 yılında gerçekleşen darbeye kadar yapmış olduğu silahlı saldırılarda 35 emniyet mensubu, 23 asker ve 230 sivil vatandaşı öldüren daha sonraları eski Başbakanlardan Nihat Erim’ i ve koruma polisini 10/07/1980 öldürerek eylemlerinin tehlike sınırlarını genişleten, 06/02/1981 tarihinde İstanbul emniyet müdür yardımcısı Mahmut Dikler’i şehit etmeleri akabinde Dev-Sol’ a yapılan operasyonlar, 1983 yılına kadar devam eder ve örgüt yok olma aşamasına gelir. Bu dönemde örgüt lideri Dursun Karataş yakalanır, yakalanamayanlar ise yurtdışına kaçar. Bu süreçten sonra, militan başlarının hapishanede bulunmasından dolayı 6 yıllık bir suskunluk gerçekleşir. Ancak 25/10/1989 yılında Karataş ve Bedri Yağan’ ın Bayrampaşa cezaevinden kaçmaları ile başlayan firarlar dönemi Devrimci Sol’ u prestij açısından güçlendirir ve kendi deyimleriyle ‘devrimci bir atılımın koşullarını olgunlaştırma işlevi görür.’
1990–91 yıllarında devrimci solun gerçekleştirdiği ve kamuoyunda büyük yankılar uyandıran şiddet eylemleri üzerine, 12 Temmuz 1991 tarihinde İstanbul da, daha sonra 1991–1992 yılları içerisinde İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa ve Kocaeli illerinde gerçekleştirilen operasyonlar sonucu örgüt kaos ortamına girer.
1991 ve 1992 yıllarındaki kayıplar ve örgütün durumu kendi içerisinde de ayrılıklara sebep olur. 16 Nisan 1992’de İstanbul’da gerçekleştirilen operasyonla ölü olarak ele geçirilen Sinan Kukul’u Karataş’ ın ihbar ettiği iddiaları örgütte yayılır. Özeleştiri için toplanan örgütün ileri gelenleri, 13 Eylül 1992’ de Karataş’ı Almanya da tutuklayarak yönetime el koyarlar ve Darbeciler adıyla anılmaya başlarlar.
Sonuçta Devrimci Sol, Dursun Karataş ‘ı destekleyen Önderlik Grubu ile Bedri Yağan’ ı destekleyen Darbeciler olarak ikiye ayrılırlar. Bu ayrılma ile birlikte örgüt içinde iç hesaplaşma başlar. Önderlik grubu Darbecilere karşı pek çok silahlı eylemde bulunur. Mart 1993’ te lider kadrosunun önemli isimlerini kaybeden Darbecilere Eylül 1993 ‘te Bedri Yağan’ ın Dursun Karataş tarafından öldürtüldüğü haberi gelir ve Darbecilerin etkinlikleri büyük ölçüde azalır. Günümüzde ise Darbeciler’ in herhangi bir etkinliği görülmemektedir.
Önderlik Grubu 1993 yılı sonlarından itibaren eylemlerine ara vererek içe dönük bir çalışma başlatır. İçinde bulunulan olumsuz durumdan kurtulmak amacıyla arayış içerisine gidilmesi sonucunda, örgüt yapısı ve kadrolara yönelik düzenleme yerine, uzun zamandan beri düşünülen ancak çeşitli sebeplerden dolayı gerçekleştirilemeyen partileşme ile genişlemenin mümkün olacağında karar kılınarak partileşme yolunda çalışmalar yapılmaya başlanır. Karataş ise 1992 yılında Türkiye’ den kaçtıktan ve örgüt tarafından Almanya’ da yargılandıktan sonra, liderliğinde 30 Mart–9 Mayıs 1994 tarihleri arasında Suriye’de üst düzey militanların katılımı ile Parti Kuruluş Kongresini tertip ederek faaliyetlere yeniden başlar. Kongre sonunda Devrimci Sol ismi bırakılarak DHKP ve DHKC kurulur. 1994 yılındaki kongre ile birlikte örgütte atılım süreci başlatılmış, Sivas, Tokat ve Ordu illeri birinci, Erzincan, Çorum, Amasya illeri ikinci pilot bölgeler olarak tespit edilmiş bu bölge kırsalındaki silahlı militan gruplar yeniden düzenlenerek, özel ve genel hedefler belirlenmiştir.
Türkiye’ de en çok operasyon yapılan örgüt unvanını elinde bulunduran komünist düşüncedeki bu örgütün devlete karşı ilk büyük eylemi bir devlet büyüğüne yönelik olur. Eski Adalet Bakanlarından Mehmet Topaç’ ın bürosunda ölü olarak bulunması akabinde bu eylemi üstlenen örgüt, ismini duyurmuş olur. Ancak bu eylem onlar için sonun başlangıcı olmuştur. Güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen eylemler neticesinde büyük yaralar alan örgüt gerileme dönemine geçmiş, kırsala çekilmiştir. Kırsalda kendi gibi sol düşüncede bölücü faaliyetlerle katliamlar yapan PKK ile 1996 yılı Aralık ayında protokol imzalamışlardır. Bu protokol gereği DHKP-C, PKK’ nın Karadeniz’ e açılmasına yardımcı olacak ve onlara bölge hakkında bilgi verecektir. Ayrıca protokol gereği, örgüt militanları şayet örgütten ayrılacak olurlarsa diğer örgüt tarafından kabul edilmeyecektir.
Bu ağır darbeler neticesinde geri çekilen örgüt kırsalda toparlanmaya çalışır. Ancak şehir içinde de provakatif eylemlere devam ederler. Özellikle 12 Mart 1995 yılında Gazi Mahallesinde meydana gelen olayların arka planında, ortamın daha kızışmasında büyük rol oynamışardır. Bununla birlikte polis noktalarına ve halka karşı kanlı eylemlerine de devam etmişlerdir.
9 Ocak 1996 tarihinde ise Sabancı Center’ da Özdemir Sabancı’ ya karşı gerçekleştirmiş oldukları suikastla büyük infial uyandırmışlardır. Saldırıda Özdemir Sabancı ile birlikte Toyota-SA Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe’ de hayatını yitirmişlerdir. Son olarak olayın faillerinden Fehriye Erdal Belçika’ da, İsmail Akkol ise Yunanistan’ da bulunduğu bilinmektedir. Diğer fail Mustafa Duyar ise Suriye’ nin Türkiye Büyükelçiliğine teslim olarak Kırklareli hapishanesine gönderilmiş, burada ise esrarengiz bir biçimde öldürülmüştür. Ölmeden önce örgüt içerisindeki durumu aktararak yapmış olduğu itiraflar bu ölümün gizemli kılınmasını sağlayan en önemli unsurdur. Mustafa Duyar itiraflarında; suikast sonrasında Avrupa’ ya gittiğini, burada örgüt lideri Dursun Karataş ve diğer üst düzey yöneticilerin lüks yaşantılarını görünce hayal kırıklığına kapıldığını bununla birlikte örgütün militan tabakasının halkın özgürlüğü için zor şartlarda eylemler yapmasına, çalışmasına rağmen, yöneticilerin bu durumlarını görünce örgütün temellerinin sağlam olmadığına inandığı ve kendini boşlukta hissettiğini, bu duygularla Suriye’ de Türk makamlarına başvurduğunu belirtmiştir. İtiraflarda da görüldüğü tabanın yavaş yavaş ideolojiye ve liderlerine olan güvenlerinin sarsıldığı, bu sarsılma ile birlikte çözülmelerin gerçekleştiği görülmektedir.
Günümüze geldiğimizde ise 2006 yılının son aylarında İstanbul’ da gerçekleşen büyük çaptaki operasyonlarda örgütün Türkiye içerisindeki lider kadrosunun ele geçirildiği, şu anda sadece Avrupa yapılanması bulunduğu bilinmektedir.
Ancak komünist düşüncenin legal ve illegal diğer kolları halen faaliyetlerine devam etmektedir. Bu düşüncenin hakim olduğu sendikal kuruluşlarla birlikte siyasal alanda Doğu Perinçek’ in başkanı olduğu İşçi Partisi bunlara örnek verilebilir. Bunlarla birlikte ikiyüze yakın illegal sol örgüt bulunduğu bilinmektedir. En tehlikelisi olan ve yakın zamanda büyük kayıplar veren DHKP-C yanında yine Marksist-Leninist düşünce alt yapısı olan ve Kürtlük propagandası yapan PKK, Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP), yaptığı kanlı eylemlerle bir dönemler halkı sindirmeye çalışan ancak şu anda çökmüş durumda bulunan TİKKO, PKK’ nın imkanlarından yararlanmak maksadıyla bu örgütle birleşen ancak PKK’ ya yapılan operasyonlarla kendi lider kesimini de kaybederek çöken Türkiye Devrim Partisi’ ni sol ve komünist düşüncelerle illegal ve kanlı eylemler yapan örgütler olarak sayabiliriz.
Çeşitli fraksiyonlarla karşımıza çıkan komünist düşüncenin, anlatımını yaptığımız Marksist düşünce ile birlikte, günümüzde işçi hareketinde Marksistler ve anarşistler arasında bir ayrım vardır. Bahsettiğimiz gibi Marksistler kanlı bir devrim yoluyla mevcut düzen yıkıldıktan sonra işçilerin kendi düzenlerini getireceklerini savunurken, anarşistler tüm devlet biçimlerine karşıdır ve onu ortadan kaldırmak isterler. Anarşist komünistler sınıfsız topluma derhal geçilmesini ister.
SONUÇ
Bir emeğin değerini belirleyen birkaç önemli nokta vardır. Bir hizmetin gerekliliği, talep edilmesi ve azlık-çokluk bakımından mevcudiyeti. Örnek olarak bakır altına göre az bulunan bir metal olsaydı, günlük kullanan eşyalar altından, taçlar, kupalar bakırdan olurdu. Bununla birlikte bir ressam oturduğu yerden elindeki fırça darbeleriyle birkaç kıvrak parmak ve bilek hareketiyle çizmiş olduğu resimleri milyarlara satarken, yerin yüzlerce metre altında madencilik yapan, emeğini ve gücünü sarf eden bir işçi ise karın tokluğuna çalışabilmektedir. Ancak bunların hiç birinde mutlak eşitliğin sağlanması mümkün değildir. Saymış olduğumuz belirleyici etmenlerden dolayı eşitlik sağlanamaz ancak adaletin temin edilmesi için gayret gösterilebilir. Adaletin sağlanması için ise yönetim şekillerinin toplumlara göre belirlenmesi ve bu toplumların yapılarına göre sağlanması gerekmektedir. Aksi takdirde deri içerisine giren yabancı bir maddenin bir süre sonra vücut tarafından kabul edilmeyerek atılması gibi toplumda bu yönetim şeklini/ideolojiyi kabul etmeyerek tepki verecektir.
Toplum olarak manevi değerleri ön planda tutan ve dini yaşantısına ehemmiyet veren Türk toplumu, temellerinde materyalist düşünceler barındıran komünizmi kabul etmemektedir. Bununla beraber komünizmin kalesi olarak görülen ülkelere bakacak olursak; Rusya’ da 1989 yılında yapılan rejim değişikliği ile ortadan kalkan komünist rejim şu an Çin, Kuzey Kore ve birkaç Güney Amerika ülkesinde uygulanmaktadır. Hatta komünizmin kalesi olarak kabul edilen Çin dahi şu anda kapitalist sisteme doğru kayma göstermektedir. Sadece ülke ismi ve kanunlarda bulunan ibareler dışında komünizmle pek ilgisi olduğu söylenemez. Komünizmi en derin uygulamaya koymaya çalışan ülke olarak Kuzey Kore’ yi anabiliriz. Bu ülke ise dini yaşantıdan uzak, dış dünyaya ve gelişmelere kapalı olarak uyguladıkları politikalarla halkı idare etmeye çalışmaktadır. Bunun dışında geriye kalan ülkelerde Kuzey Kore gibi hem ekonomik, hem sosyal, hem de kültürel alanda geri kalmış ülkelerdir.
Şahıs bazında düşünecek olursak, bir zamanların yılmaz komünizm savunucuları yaşamlarının ileriki dönemlerinde keskin dönüşler yaparak bu fikirlerini değiştirmişlerdir. Örneğin Fransız romancısı Andre Gide Sovyetler Birliğine gitmeden komünistlerin baş tacı olarak addedilirken, bu ülkenin durumunu görüp ‘Sovyetler Birliğinden Dönüş’ isimli kitabını yazıp, sistemin çarpıklığını anlattığında yerden yere vurulmuştur. İngiltere’ de ünlü edebiyatçı Stephan Spender, Amerikalı zenci yazar Richard Wright yine Amerikalı gazeteci Lois Fischer bunlardan bir kaçıdır. Hatta ülkemizde, gençliğinde mitinglerin demirbaşlarından olan ünlü bir komünist televizyoncunun ’30 yaşına kadar komünist olmayan salaktır, 30 yaşından sonra komünistlikten ayrılmayan salaktır’ sözü, gençlik hevesiyle bir gruba mensup olma isteği yanısıra bir kazancı olmadığından ortak kullanım söyleminde istifade etmek amacı olan gençlerin bu akıma kapıldığını, daha sonra kazanç elde etmeye başladıklarında ise bu düşünceden ayrıldıklarını göstermektedir.
Komünist düşüncenin sosyal/toplumsal hayatta oluşturduğu çarpıklıklara bakacak olursak, Rusya uygulamasında, 1950’ li yıllarda kadınların dahi ortak mülkiyet kavramı içerisinde yer aldığı ve bu tarihlerde nesebi belirsiz binlerce çocuğun çocuk yuvalarına yerleştirildiği ve bir çoğunun katledildiği görülmektedir. Bu toplumsal ahlaksızlığın nedeni ise, ortak mülkiyetin olamayacağını/olmamasını savunan dini düşüncenin komünist toplumlar/devletler tarafından reddedilmesidir. Kendi dinimizden örnek olarak Peygamberimizin hadislerinde;
“Kendi gönül rızası ile olmadıkça müslüman bir kimsenin malı kardeşine helal değildir.”
“Şüphesiz ki mallarınız ve canlarınız birbirinize haramdır.”, buyurulmaktadır.
Bu sebeple düşüncelerinin temellerini yıkan dini düşünce ve anlayışa komünist toplumlarda kesinlikle yer verilmemiş, ibadethaneler yıkılmış, din öğretimi yasaklanmıştır. İnsanı maddi aleminden ibaret farz eden bu düşünce, duygusal ve manevi boyutu göz ardı etmesi neticesinde makineleşmiş toplumlar ortaya çıkarma çabası içerisine girmiştir. Toplumların toplum bilincinin aşılanmasını sağlayan manevi değerlerin yokluğunda ise insan sadece kendi menfaatini ve çıkarının hesabını yapacaktır. Örneğin Çanakkale savaşında gerçekleşen metafizik olayların yokluğunu hayal olarak gören komünist toplumlar, materyalist düşüncenin metalleri arasında ezilerek intiharlarını ilan etmişlerdir.
Ancak şu anki Rus toplumuna bakacak olursa, bu derin yarayı sarmak maksadıyla dini eğitime önem vermeye başlamışlardır. Ortodoks mezhebinin mensupları olan Rusya halkı Sovyet Rusya’ nın ortadan kalkmasıyla beraber gizli olarak gerçekleştirdikleri dini vecibelerini açık uygulamaya başlamış, bununla birlikte yakın zaman diliminde de okullarda dini eğitim verilme çabaları ortaya konulmuştur.
Komünist düşüncenin ulaşmaya çalıştığı emekte ve işte eşitliğin imkansızlığını Necip Fazıl şu örnekle çürütmektedir: ‘Toplum hayatını basitleştirelim ve sadece on çöpçünün günde birer somun ekmek karşılığı görecekleri işlerini havsalamızda canlandıralım. Bu on çöpçü sabahın belli başlı saatlerinde kalkıp akşamın belli başlı saatinde yatmak üzere, her türlü adalet hesabı yerinde olarak aynı işi görseler ve 10 ekmeği gramı gramına paylaşsalar, bu kadar basite irca edilmiş bir misal içinde bile denkleşme gerçekleşebilecek midir? Hayır! Çünkü bahtına yokuş aşağı düşen fertle, düpedüz veya yokuş yukarı süpürmek düşen çöpçü arasında yine eşitsizlik doğacak, ve bu basit örnekte bile eşitlik gerçekleşmeyecektir.’
Netice olarak 18. yüzyıldan günümüze uzanan süreç içerisinde dünya üzerinde bir çok masum insanın ölümünü netice veren bu sistemin evlatları dahi kendileri içerisinde düşünce ayrılıklarına düşerek birbirlerinin kuyusunu kazmakta, öldürmekte çekinmemiş, sağlam temelleri olan düşünce sistemi olmadıklarını gözler önüne sermişlerdir. Sosyal bilimler içerisinde kesin yargılara varmak pek hoş karşılanmaz, ancak görünen köy kılavuz istemez kabilinden olanlara bakarak olacakları tahmin etmemiz zor değildir. Bu sebeple komünizmin toplumlar nezdinde uzun soluklu bir sistem olmadığı bilinen bir gerçektir. Bu akıma kapılanların ise boşa kürek salladıklarını söylemekle yanılmayız.