Giriş:
Türkiye’nin gündemine bir anda kor gibi düşen Danıştay saldırısı, aradan kısa bir süre geçtikten sonra unuttuk ya da bazı kesimler tarafından unutturulmak için önümüze başka şeyler serdiler. Sadece görünürde birkaç şey yapıldı ve sonra kapatıldı.Arkasında kimlerin yada hangi örgütlerin olduğu kamuoyuna gösterilmedi.Yalnız bundan önce ve bundan sonra olan olaylarda tek şey ortak hedefti.O da Türkiye’nin kazanmış olduğu büyüme ve gelişme ivmesini engellemektir.Bir başka klişeleşmiş ifadeyle Türkiye’nin istikrarını düşürmektir.Ve buda sürekli ortamı bulandırmak için karşılıklı iki görüşü her zaman karşı karşı getiremekle mümkün olacağı için sürekli böyle hassas konulara karşı zaafiyet yaratılmaya çalışılıyor. Bu araştırmanın asıl hedefi olayı cinayet gibi çözmek değil sadece neler yapılmak istendiğini ve gözlerden kaçan birçok ayrıntıyı gözler önüne sermektir.Ve bu çalışmayı sürdürürken Zaman, Milliyet, Hürriyet, Radikal gibi gazeteler ve ayrıca biçok internet sitesinden de yararlanılmıştır.
Öncelikle özel dosyanın incelenmesine olayın nasıl gerçekleştiğini hatırlayarak başlayalım. 17 Mayıs 2006 Çarşamba günü saat 09:45 sularında Danıştay 2.Dairesini hedef seçen saldırgan Alpaslan Aslan(avukat) dairenin 5. katındaki toplantı salonuna Avukatlar Kanununun 58. maddesine ve Hapishane ve Tevkifhanelerin İdaresi Hakkında Kanunun 6. maddesine göre “Ağır cezayı gerektiren suçüstü halleri dışında avukatın üzeri aranamaz.” olmasından dolayı hiç zorlanmadan çıkmıştır.Bu konu hakkında Danıştay 11. Daire üyesi Yurdagül Dinçsoy şöyle dedi:” Danıştay'a girmek çok kolay, ben bir mağazaya gittiğimde baştan aşağıya aranıyorum, vavukat kimliğini göstermiş. Türkiye'de avukatlar aranmıyor. Çok üzgünüm diyecek bir şey yok.” Daha sonra çay servisinin yaratmış olduğu dalgınlıktan yararlanarak odaya girmiş ve Arslan "Allah'ın askeriyiz, elçiyiz. Türban davası yüzünden cezalandırılacaksınız" diyerek , Glock marka tabancayla 11 el ateş ederek Daire başkanı Mustafa Birden, üye hakimlerden Mustafa Yücel Özbilgin, Ayla Güvenç, Ayfer Özdemir, Kamuran Erbuğa ve tetkik hakimi Ahmet Çobanoğlu’na saldırmıştır.Silah sesinin duyulmasının ardından dairede görevli polis memuru saldırganı kısa sürede etkisiz hala getirmiştir.Yapılan icelende ARSLAN’ın arabasında ise biri 7.65 diğeri
Glock olmak üzere iki silah ve Ulusal Kanal araç kartı ve Vatansever Kuvvetleri Güç Birliği'ne ait kartvizit çıktı. Saldırı sonucu üyelerden Mustafa Yücel Özbilgin kaldırıldığı Hacettepe Üniversitesi hastanesinde vefat etmiş,Daire başkanı Mustafa Birden ve diğer üyeler ilerleyen haftalarda taburcu edilmiştir.
Maktül ve mağdurların profili:
Maktülün ve mağdurların seçilme nedenlerini inceleyecek olursak ; öncelikle Danıştay 2. dairesi kamu görevlileriyle idare arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalara bakmaktadır.Kamu kurum ve kuruluşlarının memurlar hakkında yaptığı terfi, tayin, yükselme gibi işlemlere ilişkin davalara temyiz incelemesi bu dairede görülür.
Maktül Mustafa Yücel Özbilgin‘in hayatına baktığımızda 1942 Akçabat doğumlu olduğunu ve 1965 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduğunu görüyoruz.Birçok ilçede kaymakamlık görevinde bulunduğu ve mülkiye müfettişliği yaptıktan sonra Adıyaman valiliğine atanmıştır.Merkez valisi olduğu sırada 1999 yılında danıştaya üye olarak atanmıştır.2007 yılının haziran ayında yaş haddinden emekliye ayrılacak olan Özbilginin öldürülmesiyle birlikte tartışmaya konu olan dava 2. dairenin almış olduğu türban kararıdır.Danıştayın kararı kısaca; okula geliş–gidişlerde başörtüsü takan bir öğretmenin(Aytaç Kılınç)anaokulu müdürü olmasının sakıncalı bulunduğu kararıdır.
Bu karar ışığında dosyayı inceleyecek olursak vakanın siyasi ilişkilerle içli-dışlı olabileceği geliyor.Mamafih bu yazıda komplo teorilerini masaya dökmek ya da illaki örgütsel şemayı çıkarmak gibi bir yoktur.Buna karşın gerekli isimler yeri geldikçe okuyucuya duyurulacaktır.
Sanığın Profili:
Sanık Alpaslan Aslan (Avukat) 1977 yılında Bingöl’ün Kiğı ilçesinde doğmuştur.1998 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirip 2001 yılında İstanbul Barosuna kayıtlı avukat olarak meslek hayatına başlamıştır.Alparslan Aslan’ın çevresi tarafından sanıldığının aksine dini vecibelerini harfiyen uygulamaya gayrette olmadığı görülüyor. Aslan’ın yakın çevresinden ikamet ettiği apartmanın yöneticisi Fehmi Akyol “ Aslan’ı arka masamızda birçok defa içki içerken gördüm” diyerek ondan, sorunları olan birisi olarak bahsetmiştir.Sadece kendi halinde ve asosyal olarak tanınması onun kendisini dine verdiği düşüncesini uyandırmış olabilir.
İşte bütün kargaşa bu noktada alevleniyor.Birtakım gazetenin saldırıya davetiye çıkardığı ve bunun bazı çevrelerce değerlendirilip olayın vukuu bulduğu şeklinde ortaya atılan savın ve bu çerçevede dile getirilenlerin saldırganın suç işleme fiilini tetiklediğini söylemenin gerçekçi yanı olabilir fakat bunun bütün eylemi etkileyecek çapta büyük bir sebep teşkil edeceğini söylemek doğru olmaz.”İşte o üyeler” demek bu kadar kanlı bir eylemi tek başına etkileyemez.
Alparslan Aslan’ın sadece bu eylemle sınırlı kalmayıp Cumhuriyet gazetesinin bombalanması olayına karıştığı ve eğer yakalanmış olmasaydı YÖK’e saldırı, Mehmet Ali Birand'ı, Mehmet Ali Erbil'i öldürmek istediği ayrıca sanık Arslan ifadesinde Eczacıbaşı Holding'e ait alıveriş merkezi inşaatına da roket saldırısı gerçekleştirmeyi düşündüğünü söyledi. Bunun gibi bilgiler ışığında Danıştay saldırısını bir gazetenin manşetiyle ilişkilendirmek ne kadar akıl karıdır, bunu da buyurun siz yorumlayın.
Olayın İncelenmesi:
Olayın sadece danıştayla başlamadığı ve danıştayla da bitmeyeceği görülüyordu ki, saldırgan kısa sürede yakalandı.Eylemin arkasındaki isimler zamanla ortaya çıktı ,ama puzzle`ın tüm parçaları yerine aynen dizilemedi .Veli Küçük ve Muzaffer Ertekin gibi iki eski ordu mensubunun bu olayla birlikte adının anılması güvenlik mensuplarının neden bu tür girişimlere başvurduğunun incelenmesi ve daha başka çürük elmaların çıkmasının engellenmesi bakımından oldukça mühimdir.
Her türlü eylemde olduğu gibi bu eylemde de eylemin gerçekleştirildiği ortam ve zaman önemlidir. Bu eylemi eğer bir şablona oturtmak istiyorsak öncesindeki Cumhuriyet gazetesinin bombalanması olayıyla beraber düşünmeliyiz.Ülkenin içe dönük politik meselelerine endeksle çıkan bu tür eylemler,en ufak kıvılcımlarla başlayıp zincirleme reaksiyonlarla toplumu bölünmenin eşiğine kadar götürebilir, nitekim darbeyle ve darbe girişimleriyle süslü yakın tarihimizde bu tür vakaların sıklıkla yaşandığını hatırınıza getirmek istediğimiz gibi bir daha hatırla(t)mak istemeyiz. Bu konuda İstanbul Barosu eski başkanı Yücel Sayman “ Ortada henüz kanıt yokken belirlenmiş görüşleri bildirir, bunun üzerinden siyaset yapmaya kalkarsanız insanlar gerçeği değil söylentiyi yaşarlar ve gerçeği yaşadıklarını sanırlar.” diyerek açıklamada bulunmuştur.
Bu sebeple kitleleri birbirleriyle küstürmeye, birbirlerini ötekileştirmeye çalışmamalı ,bu gibi üzücü olayları ufak sıyrıklarla atlatmaya bakmalıyız.
Bu tür eylemlerin yani merkezi elite ve rejime yönelik yapılan saldırıların dünyadaki örneklerinde de kitlesel ya da bireysel olsun ortak paye hoşnutsuzluğun dışa vurumudur.İster Mehmet Ali Ağca`nın Papa`yı vurması isterse Lee Harvey Oswald`ın Kennedy`i öldürmesi olsun bu tür eylemlere ortam hazırlayan bir memnuniyetsizlikler listesinin her zaman bulunduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz.
Tekrar bizim incelediğimiz dosyaya odaklanacak olursak , bu cinayeti Türkiye`deki diğer siyasi cinayetlerden ayıran, bir zaman farklılığının olduğunu görüyoruz.Ülkemizde siyasi cinayetler genelde kış dönemleri (sonbahar- kış) işlenmiştir.(1 Şubat 1979 Abdi İpekçi, 31 Ocak 1990 Muammer Aksoy, 24 Ocak 1994 Uğur Mumcu, 21Ekim 1999 Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu ve son olarak 19 Ocak 2007 Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink) Zaman olarak bahar ayında işlenen (17 Mayıs 2006) cinayetin diğerleriyle pek mühim olmasa da farklılığından söz edebiliriz.
Derin İlişkiler:
Danıştay saldırısında açılan soruşturma derinlik kazandıkça ortaya çıkan isimlerde bir o kadar hayret uyandırıyor. Alparslan Arslan’ın silahını aldığı Aykut Metin’e bunun için 2 000 YTL verdiğini ve saldırı emrini gazino bastığı için(“Piyade Okulu’nda muvazzaf subay temel kursu gören genç teğmenler Doktor’un Yeri’nde(lokanta) yemek yedikten sonra gelen hesabı kabarık bularak itiraz ederler. O yıllarda söz konusu işletmenin sahibi emekli bir astsubaydır. İşletmenin sahibi emekli bir astsubay olduğunu belirterek, teğmenlerden yanında paraları yoksa daha sonra getirmelerini ister. O sırada çıkan arbedede bazı teğmenler garsonlar tarafından tartaklanır. Olaydan sonra Tuzla Piyade Okulu’na dönen teğmenleri, nizamiyede nöbetçi amir olan Muzaffer Tekin karşılar. Tekin ‘Subay dayak yemez’ diyerek teğmenleri bir arabaya doldurarak Doktor’un Yeri’ne geri gönderir. Yaşanan çatışmada kapı ve pencereler kırılır ve işletme harabe haline gelir. Olaydan sonra olay yerine kolordu Komutanı gelir. Kursiyer teğmenler kurs süreleri dolmadan kıtalarına sevk edilir. Tekin ise olayı azmettirmesi nedeniyle ordudan uzaklaştırılır.”) Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılan eski yüzbaşı Muzaffer Ertekin’den aldığını ifadesinde söylemiş.Muzaffer Ertekin hakkında araştırma genişletildiğinde tam bir ‘askerli delisi’ olduğu ve kurmaylık sınavını kazanamamasından dolayı çok olumsuz etkilenği yanında bulunanlar tarafından bildiriliyor.Ayrıca Danıştay saldırısının yanında Cumhuriyet gazetesine atılan bombada da Muzaffer Ertekin’in ismi geçiyor. Bu düğümler teker teker çözüldüğünde de Muzaffer Ertekin’in emekli general Veli Küçük’le bağlantısı olduğu ortaya çıkıyor. Danıştay'a ve Cumhuriyet Gazetesi'ne yönelik saldırıların kilit ismi olarak aranırken esrarengiz bir şekilde olaydan birkaç gün sonra göğsünden bıçakla yaralanmış halde hastaneye kaldırılan ve intihar etmek istediği öne sürülen eski yüzbaşı Muzaffer Ertekin'in getirildiğinde kendisine saldıranı tanıdığını söyledi ama ifdesini değiştirip intihar etmek istediğini söyledi. Muzaffer Ertekin'in önceki gün evinde yapılan aramada 'İstihbarat ve Gerillanın El Kitabı' adlı broşür bulundu. Ele geçirilen diğer broşür ise Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi başlığı taşıyor. Tekin'in, başkanlığını Taner Ünal'ın yaptığı Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi Derneği'nin çıkardığı aylık 'Türkeli' dergisinde yazdığı da belirlendi. Ayrıca evde Türk Solu dergisinin bütün sayıları da ciltlenmiş halde bulundu. Fakat bu ilişkileri her ne kadar Veli Küçük reddetsede 2007 yılının ocak ayında Alparslan Arslan’la beraber çekilmiş fotoğrafları(doğruluğu konusunda herhangi bir ispatı yok) kamu oyuna yansımıştır.Ayrıca sadece Veli Küçük ismi Danıştay salndırısııyla gündeme gelmemiş bunun yanında Susurluk olayında, Şemdinlide, en son da Hrant Dink cinayetinde ismi duyulmuştu.Bunların yanındabir diğer özelliğide JİTEM’in kurucularından olmasıdır.Fakat isminin bu kadar olayda geçmesine(özellikle de yardım ettiği için) rağmen hala hakkında bir suç duyurusunda bulunulmamıştır. Bundan başka E. General Veli Küçük’ün Sedat Peker’lede bir telefon görüşmesi yaptığı saptanmıştır ve Yeşil olarak bilinen Mahmut Yıldırım’ın kullandığı telefon ona ait olduğu anlaşılmıştır..Bunun yanında da Alparslan Arslan stajerliiğni de Sedat Peker’in avukatının yanında yaptığı yapılan incelemelerde bulunmuştur.
En son gelişmelerde Danıştay saldırısıyla ilgili yeni bilgilere ulaşıldı.Bunun için soruşturma genişleyeceğe benziyor, çünkü MİT'e yepyeni ve soruşturmanın seyrini tümüyle değiştirebilecek, bugüne kadar kurulamayan bağları kurabilecek türde bir bilgi ulaştırıldı! MİT’e ulaşan bilgiye göre, Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan ve ekibi Kuzey Irak'tan Türkiye'ye getirilen 500 milyon doları Ankara'da "Hakkı Hoca" lakaplı birine teslim etti. Ancak Arslan paranın yüzde 30'u tutarındaki komisyonunu alamayınca eski MİT'çi D.F.'ye başvurdu: "Beni V.K. ile görüştür, o bize komisyonu kurtarmada yardımcı olabilir." Bu görüşmeden bir hafta sonra Cumhuriyet Gazetesi'ne, iki hafta sonra da Danıştay'a yönelik saldırı gerçekleşti... Cumhuriyet Gazetesi bahçesine atılan 3 bombadan sonra polis, kamera görüntülerinden belirlediği eşkâllere göre üç saldırıyı da aynı kişilerin gerçekleştirdiğini saptadı.Demek ki Danıştay saldırısının ardında Alparslan Arslan ve ekibinin Kuzey Irak'tan taşıdığı "bir emanetten alınacak komisyon kavgası var! "Emanet" tam 500 milyon dolar, komisyonu ise bu paranın yüzde 30'u, yani tam 150 milyon dolar! Doğruluk payı düşünüldüğünde; başkaları tarafıdan finanse edilen (kimse bu kadar parayı babasının hayrına vermez.) bu kadar para bir iş için gönderildiği kesin, o da ülkeyi yıpratmaktır.Bunun gün yüzüne çıkmasını istemeyenlerde olayı başka şekilde yorumlanmasına sebep oluyorlar.Fakat uydurulan kılıf o kadar kötü ki ülkemizi 80 öncesine götürmeye (biraz duyarlı olmasak) müsait.Bize buradan düşen etrafımızda oynanan oyunlara açık olmak ve önlemlerimizi almaktır.
Ekonomiye etkileri:
Cinayetin bir de ekonomiye etkilerine bakacak olursak piyasanın neler yaşadığını görebiliriz.Saldırıyla beraber oluşan siyasi kavgalaşma ve kısa süreli istikrarsızlık ve belirsizlik ortamı ekonomi çevrelerini ve paraya yön verenleri olumsuz etkiledi diye biliriz, büyük bilançolarda olmasa bile kısa sürede küçük kayıplar olduğu söylenebilir.Bu konuda artık bilindiği gibi siyasetin her türlü hareketinden ekonomi kendine göre gardını alabiliyor.
Fakat o sıralarda dünyada meydana gelen “küresel dalgalanma” ya da meşhur mayıs dalgalanması nedeniyle piyasalarda belirli bir düşüş ve hacimde fark edilebilir bir daralma yaratmıştı.Bu sebepten ötürü dosyanın ekonomiye etkilerini değerlendirmek ve ona göre cinayetle ekonomiksel refleksleri değerlendirmek pek sağlıklı gözükmüyor.Kimi ekonomi uzmanlarınca saldırı sonrası gerçekleşen ekonomik kayıp kriz işareti olarak algılansa da neyse ki korkulan olmamıştır.
Adli ve cezai işlemler:
Saldıraya karışanların isimlerinin çoğalmasıyla beraber adli süreçte hızla devam etti. Soruşturma kapsamında Alpaslan Aslan`la birlikte Ankara`ya birlikte geldiği Osman Yıldırım, İsmail Sağır ve Erhan Timuroğlu da göz altına alındı ve tutuklama istemiyle dava açıldı.Son olarak Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden davada Alpaslan Aslan, Osman Yıldırım, İsmail Sağır ve Erhan Timuroğlu`nun “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya , yerine başka bir düzen getirmeye, fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs etmek ve bu sebeple örgüt kurmak ve yönetmek ve Danıştay 2.Dairesi üyelerinden Mustafa Yücel Özbilgin`i yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle öldürmek ve üyeleri öldürmeye teşebbüs etmek suçlarından 4`er kez ağırlaştırılmış müebbet hapsi istendi.Mahkemeye Danıştay saldırısını gerçekleştiren sanık Alparslan Arslan'ın da aralarında bulunduğu 2'si tutuksuz 9 kişi katıldı.Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 10.30’da başladı.. Sanıklara son sözlerinin sorulduğu duruşmada Alparslan Arslan’ın avukatı Ahmet Doğan, esas hakkındaki savunmasını yaptı. Doğan, sanığın anayasal düzeni ortadan kaldırmak için bir kastının olmadığını belirterek, suç işlemek için örgüt kurma suçlamasını da kabul etmedi. Arslan’ın tek kastının 2’nci Daire başkanı Mustafa Birden’i öldürmek olduğunu söyleyen Avukat Doğan, Cumhuriyet gazetesine yapılan bombalamaları da kabul etti. Son sözü sorulan Arslan ise “Avukatımın yaptığı savunmayı kabul etmiyorum. Söyleyecek bir şeyim yok” dedi .Arslan, saat 12.00 sıralarında cuma namazına gitmek istediğini söyledi. Başkan Karadeniz, Arslan'ın tutuklu olduğunu, bu nedenle cumaya gidemeyeceğini belirtti. Arslan'ın cuma namazı ısrarına, Başkan Karadeniz "Hepimiz Müslüman'ız, Allah'ın kuluyuz, bu da bir ibadettir. Ulül emre itaat vardır."dedi. Bunun üzerine Arslan, "Allah'a itaat yoksa ulül emre itaat olmaz. Cuma namazını kılmazsam savunma yapmayacağım." dedi. Yerine oturtulan Arslan aniden sanık bölümünün etrafını çevreleyen korkuluktan atlayarak kaçmak istedi. Sanıkların etrafında bekleyen jandarma görevlileri Arslan'ı güçlükle zaptederken diğer sanıkların da yerlerinden ayrılması üzerine salonda arbede yaşandı. Daha sonra Başkan Karadeniz duruşmaya ara verdi. İkinci oturumda Sanık Süleyman Esen'in savunması alınırken ikindi namazını kılmık istediğini söyleyen Arslan parmaklıklardan atlayarak kaçmaya teşebbüs etti. Salon kapısına doğru yürüyen Arslan jandarma tarafından tutularak yerine oturtuldu. Burada düşünülmesi gereken öneli bir nokta vardır.Hukuk eğitim almış, mahkemede nasıl davranılması gerektiğini normal bir insandan daha iyi bilen bir kişinin(avukat) mahkemede böyle gereksiz hareketler sergilemesi olayın başka bir yöne saptırılma istendiğinin bir delilidir.
Adaletin vereceği karar beklene dursun bizler bu ülkenin birer ferdi olarak bu tür silahlı girişimlere prim vermeyip, huzur ve güven ortamının yerleşmesine katkımızı esirgemeyelim ve tarihden getirdiğimiz birleştirici,bütünleştirici kültürümüzle bu tarz ayrımcılık ve şiddet kokan eylemleri topraklarımızda yaşatmayalım.
Glock Hakkında:
Glock marka silahın medyada gündeme gelmesi öncelikle Santa Maria Rahibi Andrea Santorocinayetiyle, daha sonrada Danıştay saldırısının sonunda ikisindede olan benzerlikler yüzünden kamuoyunda gündeme gelmiştir.Öncelikle bu silahların ruhsatlı olmadığı (bunları ancak yurtdışı görevinde bulunan EMNİYET, MİT, TSK gibi kamu görevlileri ruhsatlı bir şekilde yurda sokabilir.) için bir soruşturma başlatılmıştır.Ve bu soruşturmanın derinleşmesi sonucu ABD’nin Irak işgali için getirdiği 400 bin silahın ancak 12 binini kayıt altına alabilmiştir.Geriye kalan kısmının ise silah kaçakçıları sayesinde yasa dışı bir şekilde satılmıştır.Bizim için önemli olan kısmı bu silahların terör örgütü PKK, değişik örgütler(dev-sol, dhkp-c) ve organize suç örgütlerine satılmış olmasıdır.Bilakis kayıp silahlar sadece glock değildir bunun yanında walter, m-4, ak-47 kaleşnikovc türü silahlarda bulunuyor.Türk polisinin büyük çabaları sonucu ;iki cinayette loduğu gibi ve bazı silahlı olaylarda kullanılan silahların Kuzey Irak’tan Türkiye7ye parti halinde sokuldukları bulunmuştur.Seri numaraları alınan silahlar ABD yetkililerine bildrilmiş ve ABD’nin orduda başlattığı soruşturma derinlik kazanmaktadır. Tam bu sırada tanık sıfatıyla kullanılacak olan iki depo görevlisi faili meçhul bir şekilde öldürülmüştür.Buda bu işin ne kadar derine gittiğini gösterir.Konuya genel bir şekilde bakacak olursak ABD Irak’ta bir taşla iki kuş vurmak gibi bir şans yakalıyor.Hem petrolu alıp hemde silah satıp para kazanıyor.Ayrıca sattığı silahlar Orta Doğu’da karşılıklı kullanıldıığ için Orta Doğu’da kaos ortamına sebep oluyor.Buda ABD’nin Orta Doğu ‘daki ömrünü uzatıyor. Orada her satılan silah milyon dolarlara gebe. Orta Doğu’daki bu Bermuda şeytan üçgenin dünya nezninde ne zaman gizemi açıklanırda barış bahanesiyle savaşı çıkaran bir kuvvete karşı çözüm bulunur.Bu kadar genel konunun yanında konumuzla ilgisi olan glock marka silahın meraklısı için özelliklerini söyleyelim:
Glock, tabanca ve bıçaklarıyla ün yapmış Avusturyalı bir silah üreticisidir. Şirket 1963 yılında Deutsch-Wagram'da Gaston Glock tarafından kuruldu.
İlk silah modeli Glock 17, P80 adı altında Avusturya Ordusu için geliştirilmiştir. Glock 17 daha sonra birçok polis teşkilatının tutulan silahı haline gelmiştir.Kapasitesi 17+1 olup,silahın x-ray cihazlarında gözükmediği ve metal dedektörlerinden geçirildiğinde metal dedektörlerinin ötmediği inanışı tamamen yanlıştır.Silahın ise inanılanın aksine sadece ufak bir bölümü polimer'den yapılmıştır ve polimerin kullanım sebebi silahı daha isabetli bir duruma getirmektir.Zaten silahın %83 civarında bir kısmı(ağırlığına göre)çelikten oluşmaktadır.Ayrıca Glock 18 modeli yarı otomatik ve tam otomatik atış özelliğine sahiptir ve bu modelin 17-19-31-33 mermilik şarjörleri bulunur.Aşırı sıcak ve aşırı soğuk glock tabancaların çalışmasını hiçbir şekilde etkilemiyor.Ayrıca çıkan sesi minimuma indirebilmek için özel bir mekanizma bulunuyor.
Karara ilişkin tepkiler:
Karara ilişkin gazetelerdeki yazarların tepkilere göz atıldığında ; Hasan Cemal (Milliyet 15 Şubat) : “...Danıştay’ın öbür kararı , sadece okulda değil –geliş gidişlerde- de kıyafet yasağının uygulanmasını gerektiriyor. Geliş gidiş ne demek? Okula giriş çıkış mı ? yoksa sokakta mı? Bayan öğretmenlerin peşine hafiyeler mi takacağız.? ”
İsmet Berkan (Radikal ,10 şubat);” Danıştay’ın kararından ve dava dosyasından bir dizi vahim şeyi öğreniyoruz.Bir çalışanın özel hayatında ne yaptığı , inançları ,giyinme biçimleri, siyasi görüşler ,vs onun işverenini ilgilendirir mi?, ilgilendirmez mi? Sağduyu ilgilendirmemesi gerektiğini söylüyor.Özel hayatı da göz önüne alacak bir ‘ güvenlik soruşturması’nın makul bir gerekçesi de ortada bulunmadığına göre , işverenin öğretmenin özel hayatını bilmemesi gerekir.
Avrupa cephesinde olayın yankılanışı ise demokrasi eksenliydi.Avrupa Birliği – Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Başkanı Joost Lagendijk tarafından yapılan yazılı açıklamada, saldırının ‘açık’ bir şekilde Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve demokrasiye yönelik olduğu vurgulandı.
Olay Sonrasında Yapılan Açıklamalar:
Başbakan R. Tayyib ERDOĞAN:”Tasarlanmış, planlanmış bir organize olay,saldırının hedefinde hükümet var.Sadece türban kararıda buna alet ediliyor.”
Eski Başbakan Bülent ECEVİT: “Laik demokratik Cumhuriyet'e karşı dün Ankara'da göz göre göre işlenen korkunç cinayetten Başbakan da sorumludur ve başında bulunduğu hükümet de sorumludur. Bu hükümet artık görevde kalamaz. Halkın yüzüne bakamaz...”
İçişleri Bakanı Abdülkadir AKSU:”Bu saldırı, ülkemizdeki huzur, güven ve istikrar ortamına yapılan bir saldırıdır.Bundan böyle, bu gibi elim hadiselerin bir daha meydana gelmemesini temenni ediyorum.”
Prof. Dr. Mahir KAYNAK:”Saldırı açık bir provakasyon.Saldırganın “Allahu Ekber” diye bağırdığının söylenmesi provakasyonun delilidir.”
Mazlumder Genel Başkanı Cevat ÖZKAYA: “Basın organlarının saldırıyı, Dairenin aldığı türban kararıyla ilişkilendirmesini toplumsal hedef gösterme olarak görüyoruz.”
Eski Adalet Bakanı Oltan SUNGURLU:”Olay Türkiye’nin huzuruna atılan yeni bir bombadır.28 Şubat süreci öncesinde yapılanları hatırlatıyor.”
Olay sonrasında da yapılan açıklamalar gibi Türkiye sürekli bir kaosa sürüklenmeye çalışılıyor.Çünkü önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimleri rant kavgası gibi olduğundankimse elinden kaçırmak istemiyor.Biraz komplo teorisi üretecek olursak saldırının yapıldığı tarihle Cumhurbaşkanlığı seçme günü her nedense aynı güne denk geliyor.Sanki yıldönümü kutlama ve olay çıkartmak için düşünülerek planlanmış bir tarih.Bu bağlamda düşünüldüğünde çevrenin her seferinde merkeze yaklaştığı sıralarda hep buna benzer spekulasyonlar yapılıyor.Her seferindede bunu illegal bir şekilde yapılıyor ve ülkeye verilen zarar hiç de düşünülmüyor (27 Nisan Bildirisinde zarar 20 milyar dolar).Kendi yaptıkları kanunları geçersiz kılan bu olaylar sonucunda hep cezayı hiç suçu olmayan tarafa yüklüyorlar.Sürekli milletin iradesini yoksayma girişimlerin sonucunu yüce yargımıza bırakıyoruz.Herkes yaptıkları ölçüsünde yönetilecektir.
Bir ülkenin gelişmişliği ya da refah düzeyi karanlık ilişkilerin sıklığı ile ters orantılıdır. Devletlerin bunun gibi ülkesini karanlığa sürükleyecek olayları aydınlatması öncelikli görevidir.Sadece olayın aydınlatılması tek başına yeterli olmayabilir; bu tür girişimlerin tekrar oluşmasını engelleyecek mekanizmaları kurmalıdır.Bu sayede ülkeler huzur ortamının kalıcılığını sağlayabilir ve bunun meyvelerini tadabilir.Sosyal ve ekonomik alanlar başta olmak üzere ülkelerin gelişim yükünü çeken tüm sahaların uyarıcı hormonu refah ve huzur ortamıdır.Bu hormonun topraklarına şırıngalandığını hisseden her bireyde aynı oranda bunun destekçiliğini yapacak ve havanın kaybolmaması için de azami derecede dikkat edecektir.
Sözün bittiği yerde söylenecek en akılda kalıcak şey huzur ve emniyet havasının kazanılması ne kadar zor ve çetin fakat bunu kaybetmeside an meselesi olduğudur .Her zaman olduğu gibi yapmak zor yıkmak kolaydır.