2. OSMANLI DEVLETİNDE HUKUKUN UYGULANMASI
Birçok farklılıktan oluşan insanların 622 yıl (genellikle) memnuniyet içerisinde yaşamlarını idame ettikleri bir devlet yapısı içeren Osmanlı Devletinde bu çeşitli ırk ve dindeki insanların hoşnutluğunu sağlayabilecek, adaletli bir hukuk sistemi nasıl oluşturulduğu sorusu sürekli sorulmuş ve günümüz modern devletlerince inceleme altına alınmıştır. Öncelikli olarak Osmanlı devletinin vatandaşlık hukuku açısından hitap ettiği insanlar arasında yapmış olduğu kategorilendirmeyi inceleyip, daha sonra hukuk uygulamalarını nasıl gerçekleştirmiş olduğunu anlatmaya çalışacağız.
Eski Müslüman Türk Devletlerinde vatandaş demek olan ra’iyye (tebaa), Müslüman ve gayr-i müslim olarak ikiye ayrılır. Osmanlı Devletinde millet tabiri, ümmet manâsında kullanılmış ve millet-i müslime ile millet-i gayr-i müslime mefhumları, fıkıh kitaplarındaki esaslara uygun olarak kullanılmıştır. Osmanlı ülkesinde yaşayan en önemli gayr-i müslim milletler, Hıristiyanlar, Yahudiler ve sabiî (yıldıza tapanlar) lerdir. İslâm ülkesinde yaşayan gayr-i müslimleri, vatandaşlık hukuku açısından ikiye ayırmak mümkündür: Zımmîler ve müste'menler. Zımmîler, İslâm Ülkesinin vatandaşı olan gayr-i müslimlerdir. Müste’menler ise, diğer gayr-i müslim devletlerin himayesinde bulunan yabancılardır.
Farklı dinlere ve kültürlere mensup topluluklar için, İslam dininin kabul ettiği din ve vicdan özgürlüğü vardır. Bu hürriyetlerin neticesi olarak şahıs, aile ve miras gibi bazı hukuk dallarında gayr-i müslim sahip olduğu inançlara göre hareket edebilme serbestliğine sahiptir. Ancak Osmanlı Devletinde devlete karşı işlenen suçlarda kim olursa olsun ortak ceza hukuku uygulanmaktadır. Şahıslar arasında işlenen suçlarda ise bir gayr-i müslimle müslüman arasında ortak ceza hukuku, gayri Müslimler (azınlıklar) arasında ise istenildiğinde İslam ceza hukuku veya o gayri Müslimlerin kendi hukuku uygulanmaktadır.
Bu sebeple saydığımız alanlar dışında, birlikte yaşamanın getirdiği gereklilik neticesinde toplum hayatını düzenleme görevi bulunan ceza hukuku uygulanırken azınlıkların hukuku uygulanmaz, saymış olduğumuz kaynaklardan teşkil olmuş Osmanlı hukuku, aynı dine sahip gayri Müslimlerin kendi aralarında işlemiş olduğu suçlar haricinde herkese tatbik edilirdi.
Mahkemelerin yönetimi ise kadılar tarafından yapılmaktadır. Kadı, hem Osmanlı’ nın hemde bütün İslam ülkelerinin yargı merciidir. Osmanlı kadısı mahkeme yargıcı olduğu gibi aynı zamanda bir noter, şehirdeki vakıfların müfettişi ve belediye reisidir. Yani şehrin asayişini yürütmekle görevli zabitleri, subaşıları, asesbaşıları o denetler ve onların amirlik görevini yürütürdü. Anadolu ve Rumeli’ deki kadıların amiri de Anadolu ve Rumeli Kazaskerleridir. Kadı zamanla terfi ederek 1,5-2 seneden fazla kalmadan yer değiştirir. Bunun sebebi kadı efendinin halkla yüz göz olacağı düşüncesiyle adil davranamama ihtimalidir.
3. İSLAM HUKUKUNDA SUÇLAR VE CEZALAR
Bahsettiğimiz gibi İslam Hukukunda suç dinen günah sayılan fiillerin işlenmesidir. Şeriat tarafından kötü olarak sayılmayan fiil suç sayılmaz. İslam hukukunda suçun temel nedenine bakılacak olunursa insanda bulunan mevcut açlık duygusunun düzensiz bir biçimde karşılanmak istenmesidir. Bu düzensizlik neticesinde diğer insanların ve toplumun hakkına giren fert Allah’ın emirleri dışına çıkmış ve suç işlemiş sayılır. Yani suç insanın sınırsız ihtiyaçlarını sınır tanımadan karşılamak istemesinden kaynaklanmaktadır.
Bu amaçla şer’î hükümler konulmuş ve İslâm şeriatı, insandan kaynaklanan her olayın hükmünü açıklamış, helaller ve haramlar koymuştur. Bu nedenledir ki İslâm şeriatında emirler ve yasaklar bulunmaktadır. Bu emirler ve yasaklar nedeniyle insanı, emrettiklerini yapmakla, yasakladıklarından da sakınmakla sorumlu tutmuştur. Tersine hareket ettiğinde ise , yani suç işlemiş sayılmaktadır. Dolayısıyla İslam hukukuna göre insanların, Allah’ın emirlerini yapmaları, yasakladıklarından da kaçınmalarını sağlamak üzere suç işleyenlerin cezalandırılmaları kaçınılmazdır. Emir ve yasaklara aykırı hareket edenleri cezalandırmadıktan sonra bu emirlerin ve yasakların hiçbir anlamı olmaz. Üstelik İslâm şeriatı bu suçlar için hem bu dünyada hem de ahirette cezaların var olduğunu açıklamıştır. Ahirette verilecek cezalar Allah'a ait olup kıyamet günü Allah, günahkarları cezalandıracaktır.
Dünya hayatındaki cezaları uygulama görevi İmama (Halifeye) veya naibine(vekiline) aittir. Yani birazdan sayacağımız İslam hukukundaki suç ve cezalardan olan Allah'ın hadlerini, cinayetlerle ilgili hükümleri, taziri ve muhalefet cezalarını uygulamak devlet başkanının görevdir.
Cezaların iki boyutu mevcuttur; engelleyici ve zorlayıcı boyutu. Engelleyici yönü ile insanları günahlardan ve suçları işlemekten alıkoymak amaçlanırken zorlayıcı yönüyle de ahiret azabını zorunlu hale getirir. Dünyada, devletin cezalandırmasıyla Müslüman ahirette ki azaptan kurtulur. Mevlana “Fihi Mâfih” adlı eserinde ceza türlerinden sayılan idamın ne sebeple yapılması gerektiğini şu şekilde açıklamıştır: “İdam suçluyu cezalandırmak için değil suçsuzu korumak için yapılır” demektedir . Bu açıklamalardan yola çıkıp cezaların amaçlarını sayacak olursak; cezalar suç işlemeye teşebbüs edecekleri engellemenin yanısıra suçsuzu korumak ve suçlunun ahiret inancı çerçevesinde çekecek olduğu azabın azalmasına neden olması içinde uygulanmaktadır. Ayrıca metodolojik olarak cezaların uygulamasının devlet tarafından yapılmasına özen gösterilmiştir. Fertlerin kendi başlarına cezalandırma yapmalarına engel olunması maksadıyla, bu tür davranışlarda bulunanlara cezai müeyyide uygulanma yoluna gidilmiştir.
Cezaların verilme amacını ortaya koyduktan sonra Osmanlı hukukunun temelini oluşturan İslam Hukukunda suç ve ceza literatürüne hangi kavramların girdiğine göz atalım.
İslam hukukunda cezalandırmayı gerektiren fiiller üçe ayrılmaktadır. Farzları terk etmek, haramları işlemek ve devlet tarafından çıkarılan bağlayıcı olan emredici ve yasaklayıcı kararlara aykırı davranmak. İslam hukuku çerçevesinde bu üç grubun dışındaki davranışlara herhangi bir cezai uygulama yoktur.
Kısaca yukarıda saymış olduğumuz fillerin hangi alanları kapsadığını açıklayacak olursak; farz kavramı kesin olarak yapılması istenen fiillere denir. Farz yükümlülüğü içerisine giren kavramlara bakacak olursak, Allah tarafından kesin ifadeler ile ‘yapmak’ ve ‘terk etmek’ fiillerini gerçekleştirenlerin yükümlülük altına gireceklerini görmüş oluruz. Örnek olarak; ‘Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse ona içinde sonsuza dek kalacağı cehennem ateşi vardır.’(Tevbe 9/63) ayetini verebiliriz.
Haram ise fıkhen yapılmaması gereken davranışlardır. Bu tür davranışların yapılması durumunda da cezai müeyyide yapan şahsa karşı uygulanır. Örnek olarak;
‘Zinaya yaklaşmayınız. Doğrusu bu (zina) kötü bir şeydir.’ (İsra 32) ayetini
‘Şüphesiz ki mallarınız ve canlarınız birbirinize haramdır.’ hadisini verebiliriz.
Devlet, sınırları tam olarak belirlenmemiş suçlar için tazir cezalarını uygular. Kısaca tazir cezaları, hadd ya da keffaret gibi bir şeyle sınırları tespit edilmemiş suçlar için uygulanan cezalardır. Tazir cezaları cezayı gerektiren suçlarla sınırlıdır. Devlete karşı suçların bu kategori içerisinde yer almasına dayanak Hz. Peygamberin ‘Kim emire karşı gelirse bana karşı gelmiş olur’ hadisidir. Bu nedenle devletin uygulamalarına karşı gelenlere ceza uygulanmaktadır. Ancak burada devlet reisinin herhangi bir farzın terki veya haramın işlenmesini emretmesi gibi bir sonuçta uygulama yapılıp yapılmayacağı sorusu akıllara gelebilir. Devlet reisinin emri görev alanına giren işlerden herhangi birisi için şer’î görüşün benimsenmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle devlet reisi şer’i hükümlerin uygulanıp uygulanmadığını denetler, bu hükümlere aykırı davranılmasını emredemez.
Genel perspektifle suç kavramı oluşturan davranışların kategorilendirmesini yaptıktan sonra, bu kurallara aykırı fillerde bulunanlara uygulanacak cezalara değinebiliriz.
Genel olarak İslam hukukçuları cezaları dörde ayırmışlardır. Bunlar; Hadler, Cinayetler, Tazir ve Muhalefetlerdir.