GİRİŞ
Türkiye’nin gündeminde büyük yer edinen Sabancı suikastını unuttuk. Maalesef gündemi değiştiren önemli bütün olayların, Türk insanının aklında sadece 23 gün kalıyor olması, uzun vadeli planlar yapan ve Türkiye’nin aleyhine çalışan güçlerin, başarılı kılan en büyük silahları. Unuttuk, unutturulduk ve hala unutuyoruz, unutturuluyoruz. Suikastların tümünün aynı temele dayandığı (Türkiye’nin istikrarını düşürmek) klişeleşmiş haber olarak her yerde kulaklarımızı dolduruyor ama ‘buna da alıştık’ diyoruz. En yakın işlenen suikastı hatırlayan kaldı mı?
Bu araştırmanın ilk amacı ve çıkış noktası, aklımızın en uzak köşesinde kalan suikastı, gündemdeki suikastlarla ayrı değerlendirmemeyi anlamak. Bu bağlamda akıldaki bilgilerin aslında zamanla eskidiğini ve çöpe atıldığını düşünerek, eskimeyen ve varlığını devam ettiren, doğru yada yanlış olmakla birlikte hiçbir bilginin doğruluğunun kanıtlanamadığı Sabancı Suikastı araştırması tamamen Milliyet, Sabah, Aydınlık, Zaman ve Cumhuriyet gazetelerinin ortak haberleri doğru kabul edilerek hazırlanmıştır. Suikastla ilgili kesin bir yargıya varmanın zorluğunu belirterek, vatandaşa verilen bilgilerin kısıtlılığı altında hazırlanan bu araştırma, bilgi tazeleme ve ders alma amacıyla yazılmıştır.
SUİKASTIN MEYDANA GELİŞİ
Tarih 9 Ocak 1996. Saat 11.00 sularında kanallar programları kesip son dakika haberi girdi: “Toyota-Sa Yönetim Kurulu Başkanı Özdemir SABANCI, Toyota-Sa Genel Müdürü Haluk GÖRGÜN ve sekreter Nilgün HASEFE Sabancı Center’da öldürüldü. O tarihlerde gündemin yoğun olmasına rağmen (Hükümetin kurulması, cezaevi olayları vs.) bu suikast kamuoyunda bomba etkisi yarattı.
Suikast ile ilgili herkesin merak ettiği ilk konu “suikastın nasıl gerçekleştiği” oldu. Türkiye’nin en iyi, dünyanın da sayılı en iyi korunan binası olan Sabancı’nın ikizlerinde meydana gelen bu olaya, hiçbir yetkili uzun süre bir açıklama getiremedi.
Suikastta 3 kişi susturuculu silahla başından vurularak öldürüldü. Eylemi üstlenen DHKP/C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-cephesi), içeriden Fehriye ERDAL isimli bir kişiden yardım alarak eylemini gerçekleştirdi. Polis cinayetle ilgili açıklamada suikastın iki kişi tarafından işlendiğini söyledi(daha sonra 3 kişi oldukları belirtildi). Katillerin binaya nasıl girip eylemi gerçekleştirdikleriyle ilgili teoriler ise şöyle:
1) Kendilerini ressam olarak tanıtan iki saldırgan, suikasttan iki gün önce randevu aldı. 09.01.1996 tarihinde saat 10.15’te randevuya gelen iki kişi, elektronik aygıtlarla denetlenen binaya sahte kimliklerle girmeyi başardı. Sadece Sabancı ailesi mensuplarının ve üst düzey yöneticilerin çıkabildiği 25. kata çıkan iki kişi, o sırada toplantı halinde bulunan Özdemir SABANCI’yı, sekreter Nilgün HASEFE’nin yanında çay içerek beklediler. Toplantıdan çıkan Özdemir SABANCI beraberindeki Toyota-Sa Genel Müdürü Haluk GÖRGÜN’le odasına geçti. Bu esnada sekreterin yanında bekleyen saldırganlar önce Nilgün HASEFE’ye susturuculu 7,65 mm çapında tabancayla tek el ateş etti. Ardından Özdemir SABANCI’nın odasına giren saldırganlar, şaşırarak ayağa kalkan Sabancı ve Görgün’e kurşun yağdırdı ve dışarı çıkıp kayboldular. Ayrıca saldırganların yanında getirdikleri kırmızı bez üzerinde örgütün amblemi işlenmiş ve “Katiller hesap veriyor. DHKP/C” yazan bir pankartı da odaya bıraktılar.
2) Sabancılar’ın tanıdığı Yıldıray isimli bir kişinin adını kullanan saldırganlar, randevu alarak kibritten yapılmış bir tabloyla Sabancı Center’a geldi. Sekreterle telefonda görüşüp yukarı çıkan saldırganlar, Özdemir SABANCI’yla 20–25 dakika konuştular. Bir süre sonra odaya Haluk GÖRGÜN geldi. Sabancı ve Görgün’ü tablolara sakladıkları susturuculu silahla öldüren saldırganlar sekreter odasına çıktı. Hasefe’yi de öldürdükten sonra kaçtılar. Fakat Med Grup Güvenlik Koordinatörü Selim CANBAZOĞLU’na göre silahın bir tablo içinde sokulması imkânsız. Yalnızca o an güvenlikte görevli kişilerin kötü niyetli olma durumu var.
Fehriye ERDAL’ın bina içerisinde cinayete katkısı ise Milliyet ’te şu şekilde belirtiliyor: İki erkek saldırgan, Erdal’ın temin ettiği iki personel kartıyla binaya girdi. Fehriye ERDAL suikasttan 6 al önce işe temizlikçi olarak girdi ve 4 ay sonra çay ocağında çalışmaya başladı. Cinayetten 2 gün önce çay ocağı sorumlusuna gidip bina giriş kartını kaybettiğini bildirdi. Bunun üzerine çay ocağı sorumlusu binanın her yerine giriş yapabilen manyetik kartını Erdal’a verdi. Saldırganlar bu kartı kullanarak odalara girmeyi başardı.
İstanbul Emniyet Müdürü Orhan TAŞANLAR, suikastın meydana gelişiyle ilgili basın toplantısında şunları söyledi: “Fehriye sabah geldi, kata çıktı. Kendi kartı vardı. Saat 10.04’te iki terörist binaya girdi, temizlikçi şirketinin yetkilisiyle randevuları olduğunu söylediler. Daha sonra yanlarına bir eskort verildi. Garaj bölümündeki PTT noktasına galince, PTT’de işimiz var dediler ve eskortu atlattılar. Teröristler takım elbiseli ve çantalıydılar. Çıkacakları kata uygun giyinmişlerdi. Kartlarla olay yerine çıktılar. Eylem 10.25 ile 10.32 arasında gerçekleşti. Fehriye arka kapıdan diğerleri ön kapıdan 10.32’de çıktılar. Hasefe’nin odasında 2, Sabancı’nın odasında 8 boş kovan bulundu. Olayda 2 silah kullanıldı.”
Olay günü Sabancı Holding’ten yapılan yazılı açıklamaya göre teröristler saat 10.30 sularında Sabancı Center’a temizlikçi kılığında geldiler ve toplantı halinde bulunan Sabancılar’ın en küçüğü Özdemir SABANCI ve genel müdür Haluk GÖRGÜN’e ateş edip kaçmaya çalışırken önlerine çıkan sekreter Nilgün HASEFE’yi de öldürdüler. Olaydan iki gün sonra Taşanlar da teröristlerin temizlikçi kıyafetleriyle binaya girdiklerini söyledi.
Sabah gazetesinin haberine göre ise olay iki teröristin gökdelenin servis için kullanılan arka kapısından, temizlik işlerinden sorumlu Ulusal Temizlik Şirketiyle görüşmek istediklerini söyleyip binaya girmeleriyle başladı. Teröristler Zafer KÖYLÜ ve Mithat FUAT adına düzenlenmiş sahte kimlikleri bırakıp misafir kartı aldılar. Takım elbiseli ve kravatlı, siyah çantalı iş adamı görünümündeki teröristler güvenliğin şüphesini çekmedi. Binaya girdikleri kapıda detektör olmadığı için ellerinde siyah çantalarla rahatça girdiler. Fehriye ERDAL’la asansöre binip 25. kata çıktılar. Erdal’ın yardımıyla Sabancı’nın odasına ulaştılar.
Suikastta Özdemir SABANCI 4, Haluk GÖRGÜN 5, Nilgün HASEFE tek kurşunla can verdi. Tetikçi olarak da 1993 Şubat’ında Bayrampaşa cezaevinden firar eden Mete Nezihi ALTINAY’dan şüphe edilmesine rağmen (DHKP/C’li Altınay Genel Kurmay eski Başkanı Necdet ÜRUĞ’a suikasta hazırlanırken yakalandı ve ardından cezaevinden kaçtı) daha sonra faillerin Fehriye ERDAL’la birlikte İsmail AKKOL ve Mustafa DUYAR olduğu güvenlik kameralarıyla tespit edildi. Talimatın ise Mete Nezihi ALTINAY aracılığıyla Almanya’da yaşayan DHKP/C lideri Dursun KARATAŞ’tan alındığı ileri sürüldü.
Saldırı sırasında Sakıp, Erol ve Hacı SABANCI hemen yan odadaydı ve olayı üstlenen DHKP/C adına yapılan açıklamada “Şevket ve Sakıp SABANCI öldürüldü” denmesi ‘hedef Sakıp SABANCI mıydı?’ sorusunu gündeme getirdi. İstanbul eski Emniyet Müdürü Orhan TAŞANLAR bu soruya: “Hedef Sabancı ailesinden biriydi.” şeklinde cevap verdi.
Olaydan sonra uzun süre aranan üç katilden Mustafa Duyar, 6 Ocak 1997'de, olaydan tam bir yıl sonra Türkiye'nin Şam Büyükelçiliği'ne teslim oldu. Duyar'a, yakalandıktan sonra getirildiği Sabancı Center'da tatbikat yaptırıldı. Olay gününü büyük bir soğukkanlılıkla anlatan Duyar, 25. katta çaycı olarak çalışan Fehriye Erdal'ın aylardır burada çalışmasına rağmen heyecanla odaları karıştırdığını belirterek, Hedef " Sakıp Sabancı'ydı. Odalar karışınca Özdemir Sabancı ve Haluk Görgün öldü" dedi.
Kamuoyunun, suikastın nasıl gerçekleştiğine dair bilgi bombardımanına tutulmasına rağmen hiçbir yetkili tatmin edici bir açıklama getiremedi. Ancak İstanbul DGM Cumhuriyet Savcısı İrfan Özliyen tarafından hazırlanan 28 Mart 1997 tarihli iddianame Fehriye Erdal’ın “Sabancı suikastı”ndaki rolünü ve olayın nasıl gerçekleştiğini gözler önüne serdi:
Bayrampaşa Cezaevi’nde tutuklu bulunan yasadışı DHKP/C örgütü elebaşlarından Ercan Kartal’dan Sabancı Center’da kim varsa öldürülmesi talimatını alan Mustafa Duyar ve İsmail Akkol, 6 Ocak 1996’da Fatma Erdem’in evinde Fehriye Erdal’la buluştu.
Burada eylemin 8 Ocak 1996 tarihinde yapılmasını kararlaştıran Duyar ve Akkol, Erdal’a cep telefonu numarası vererek Sakıp Sabancı binada ise “Annem evde”, değilse “Annem evde yok” şeklinde kendilerini uyarmasını istediler.
Hazırlık döneminde Gültepe’de Murteza Deveci’nin evinde kalan Duyar ve Akkol, kararlaştırılan gün evden çıktıklarında Erdal’ın cep telefonundan arayarak, “Annem evde yok, yarın görüşürüz” şeklinde bilgi vermesi üzerine geri döndüler.
Ertesi gün olan 9 Ocak 1996’da tabancaları ve susturucuları bacaklarına bezle saran, satın aldıkları kıyafetleri giyen, cep telefonu ve çantalarını yanlarına alan Duyar ve Akkol, saat 09.57’de 4. Levent’te bulunan Sabancı Center’a yaklaştıklarında Fehriye Erdal’ın “Annem evde, saat 10.00’da görüşürüz” şeklindeki telefon mesajını aldılar.
Sabancı Center’in ön ana giriş kapısındaki görevlilere Ulusal Temizlik Şirketi’nin merkez şubesinden geldiklerini ve şirket yetkilileriyle görüşeceklerini bildiren Mustafa Duyar ve İsmail Akkol, içeriden “Olur” alınması üzerine bir görevli nezaretinde Fehriye Erdal’ın beklediği ön kapıya değil, “D” kapısına gitmek zorunda kaldılar.
Buradaki güvenlik görevlisi Galip Akbaş tarafından nüfus cüzdanları alınan, giriş kayıtları yapılan ve giriş kartı verilerek cüzdanları alıkonulan Duyar ve Akkol, temizlik görevlisi Mustafa Gürses’le temizlik firmasına gönderildi.
Şirket görevlisi Ahmet Şahin tarafından merdivenlerde karşılanan Duyar ve Akkol, firmaya PTT’den telefon ettikten sonra geleceklerini belirterek, bu görevliden de kurtuldular.
Binanın krokisini daha önceden gördükleri için PTT Şubesi’ndeki bir bayana yemekhanenin yerini soran Duyar ve Akkol, daha sonra yemekhane bölümünde bulunan asansöre binerek 15. kata çıktılar. Buradaki erkekler tuvaletinde bacaklarına sardıkları tabanca ve susturucuları çıkartarak bellerine yerleştiren Duyar ve Akkol, bir aksilik çıkması halinde buluşmayı kararlaştırdıkları Fehriye Erdal’ı beklediler.
Yaklaşık 15 dakika sonra gelen Fehriye Erdal, Sabancılar’a kahve götüreceğini ve çevreyi kontrol edeceğini söyleyerek, 25. kata çıktı ve 3 dakika sonra geri döndü. Erdal, sekreter ile Sabancı kardeşlerden biri ve genel müdürün bir odada, Sakıp Sabancı ve diğer kardeşlerinin de toplantı salonunda olduğunu söyledi. Fehriye Erdal, Mustafa Duyar’ın sorusu üzerine Sakıp Sabancı’nın soldaki odada bulunduğunu bildirdi ve hep birlikte asansörle 25. kata çıktılar.
Kendi kartı ile kapıyı açan Fehriye Erdal’a Sakıp Sabancı’nın bulunduğu odayı eliyle tekrar göstermesini isteyen Mustafa Duyar, Erdal’ın heyecanlanarak önce sağ, sonra da soldaki odayı göstermesiyle karşılaştı. Bunun üzerine sorusunu tekrarlayan Duyar’a sol odayı işaret eden Erdal, daha sonra asansöre binerek yanlarından ayrıldı. Erdal’ın ayrılmasından sonra içeri giren Mustafa Duyar, eylem arkadaşı İsmail Akkol’dan ayrı bir odada oturan sekreter Ayşe Nilgün Hasefe’yi etkisiz hale getirmesini isteyerek, soldaki odaya girdi.
İçeriye girdiğinde Sabancı ve Haluk Görgün’ü masada karşılıklı oturmuş kahve ve sigara içerken gören Mustafa Duyar, Sakıp Sabancı’yı içeride göremeyince açık olan tahta kapıdan içeri baktı. Baktığı odada kimseyi bulamayınca yaklaşık 2 metre mesafeden şaşkınlıkla kendisini izleyen Özdemir Sabancı ve Haluk Görgün’e dönen Duyar, elindeki çantayı yere bıraktıktan sonra belinden çıkardığı 7.65 milimetre çaplı susturucu takılı tabancasıyla Sabancı’nın kafasına doğru 3 kez ateş etti.
Haluk Görgün’e de 2 kez ateş eden Duyar, yere atarak masanın arkasına gizlenmeye çalışan Görgün’e yaklaşarak göğüs hizasından 2 kez daha ateş açtı. Özdemir Sabancı’ya bir kez daha ateş ettikten sonra öldüğüne kanaat getiren ve tabancayı çantasına yerleştiren Duyar, daha sonra da odadan çıktı.
Odadan çıktığında sekreteri öldürdüğünü belirten İsmail Akkol’un, “Sen kimi vurdun?” sorusuyla karşılaşan Mustafa Duyar, Özdemir Sabancı ile genel müdürü öldürdüğünü bilmesine ve yedek şarjörü olmasına rağmen sağdaki odaya girmeden bir an önce olay yerini terk etmek için “Sakıp Sabancı ve Şevket Sabancı’yı vurdum” cevabını verdi.
İsmail Akkol’un elindeki çantayı sekreterin odasına bırakarak asansöre yönelmesinden sonra örgütün bayrağını olay yerine bırakmadığını hatırlayan Duyar, tekrar geri dönerek çantadan çıkarttığı DHKP/C örgütü imzalı bildiri ve örgüt bayrağını içeri bıraktı.
Cinayet şöyle anlaşıldı: yönetim kurulu toplantı salonundan çıkan Sakıp SABANCI’nın şoförü Hasefe’yle sohbet için odaya girdi. Yerde yatan Hasefe’nin bayıldığını düşünerek, hemen Sakıp, Hacı ve Erol SABANCI’nın bulunduğu odaya gelip haber verdi. Özdemir SABANCI’nın odasına gelenler Hasefe’yi ve ardından Sabancı ve Görgün’ün cesetleriyle karşılaştılar .
Asansöre binerek zemin kata inen ve ön kapının turnikelerinden kartsız çalışan bölümden çıkarak binadan ayrılan Duyar ve Akkol, saat 11.00 sıralarında Murteza Deveci’nin evine ulaştı. Eylemden sonra bir süre İstanbul’da saklanan Duyar, Akkol ve Erdal, daha sonra sahte pasaportlarla yurtdışına kaçtı.
Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim görevlilerinden istihbarat ve terör uzmanı Melik AKTAŞ, sabancılara yönelik olarak işlenen cinayetin asıl hedefinin Sakıp SABANCI olduğunu söyledi. Dev-Sol’un taşeron örgüt olarak kullanabileceğini de ekleyip “cinayeti Dev-Sol’un ‘mobil timleri’ işledi” dedi. Mobil Tim cinayeti işleyeceği zaman, örgütün o illerdeki hücre evlerinin haberleri olmuyor. Yalnız eylem gerçekleştirildikten sonra bu hücre evlerine haber veriliyor, dikkatle olmaları isteniyor.
SUİKASTIN SEBEPLERİ VE YANSIMALARI
Levent’te ki Sabancı’nın ikiz binaları ‘akıllı binalar’ olarak biliniyor ve güvenlik sistemi olarak da Türkiye’nin ve dünyanın en donanımlı binaları arasında. Kontrol sistemi tamamıyla bilgisayarlı… Binanın her tarafı enfraruj detektörler, titreşim detektörleri, alarm camı ve kameralarla kontrol altında. Kapıdan geçenler, kapalı devre televizyonlarıyla kaydediliyorlar. Giriş ve çıkışlar şifreli manyetik kartlarla yapılıyor. Yukarıda belirtilen binanın güvenlik özellikleri aslında suikastın mekânının seçiminde önemli rol oynadı. Şöyle ki; Türkiye’nin en zengin ailelerinden Sabancılar’a, Türkiye’nin en iyi korunan binasında, Türkiye kamuoyunun hükümet kurma haberleriyle meşgul olduğu bir zamanda suikast düzenleniyor. Peki neden başka birileri değil de Sabancı? Neden böyle bir zamanda? Neden DHKP/C?
Suikastla ilgili önemli olan bu sorular aslında. Bu sorular bundan önceki ve sonraki tüm suikastlarda akla takılan sorular değil mi? O halde bunlara verilen cevaplar genel manada diğer suikastlarla da paralellik gösterecektir.
1996 Ocak ayı gündemini gazetelerden takip ettiğimiz zaman cezaevi olayları çok meşhur. Suikast da cezaevi olayları akabinde gerçekleşiyor. Hatırlatmak maksadıyla cezaevi olayları ile ilgili birkaç bilgi vermekte yarar var; Ümraniye cezaevinde başlayan olaylar kısa sürede birçok ceza evine yansıdı. Ardından İstanbul sokaklarında 12 Eylül öncesi manzaralar yeniden tezgâhlandı. Zincirleme eylemlerin, hükümet kurma çalışmalarının gündemi meşgul ettiği bir döneme rast gelmesi anlamlı gibi.
Sabancı cinayeti ardından toplanan bakanlar kuruluna bilgi veren İçişleri Bakanı Teoman ÜNSAL tükenmekte olan DHKP/C’nin kendini göstermek için suikastı düzenlediğini belirterek, cezaevi eylemleriyle çıkan provakatif olaylar arasında paralellik kurdu.
Cezaevi olaylarının perde arkasını ise Zaman Gazetesine konuşan TKP/ML üyesi bir itirafçı şöyle anlatıyor: Bayrampaşa cezaevi 12 terör örgütünce oluşturulan yönetim konseyinin idaresinde. Konseydeki örgütler: MLKP, PKK, TİKKO, MLSPB, TKEP, Direniş Hareketi, Dev-Yol, Dev-Sol, TDKP, DHKP/C, TKP/ML, TİKB.” Suikastın cezaevi olaylarını başlatan DHKP/C tarafından üstlenilmesi ise gayet normal. Dev-Sol’un bir fraksiyonu, devamı olarak görülen DHKP/C, aldığı büyük yaralar neticesinde bir kez daha canlanabilmek için cezaevi olaylarına misilleme yaptığını belirterek çok güzel bir kılıf uydurdu ve prestij kazandı. DHKP/C adına arayan meçhul bir kişi saldırının cezaevi olaylarına misilleme olduğunu vurgulayarak “Sabancılar’a ait holding binalarına baskın yaparak ölümle cezalandırdık” dedi. AA İstanbul bölge müdürlüğünü DHKP/C adına saat 14.00’da arayan doğu şiveli bir kişi ise saldırının ‘ülkede 300’ü aşkın kişinin kayıp olması ve son Ümraniye cezaevi olayları’ nedeniyle gerçekleştirildiğini bildirdi. Ve maalesef bugün şunu da biliyoruz ki zamanın siyasi liderleri bugün hala Türkiye için komplolar hazırlayan ve Sabancı suikastının da gerçek faili olan meçhullerin(!) bilerek ya da bilmeyerek oyunlarına gelmiştir. Zamanın başbakanı Çiller’in, bu suikastı münferit olarak görecek kadar basit düşünmesi örnektir. İstanbul eski Emniyet Müdürü Orhan TAŞANLAR’da olayın çok profesyonelce olmadığını düşünerek eylemin amacını sadece yurtdışındaki örgüt lideri Dursun KARATAŞ’ın direktifleriyle arka arkaya büyük darbeler alan örgütün, prestijini yeniden yükseltmek istemesiyle ilişkilendirmesi de gerçekten üzücü. DYP teşkilat işleri başkanı Mehmet GÜLHAN’ın suikastla ilgili “Türkiye’de ki boşluğu dış güçler izler. Ama ordumuz güçlüdür. Dış güçler etkili olamazlar” yorumu ise gösteriyor ki ordu dün de bugün de işini yapmıyor ve dış güçler bugün hala ülkemizde cirit atıyorlar.
Her ne kadar olayın failleri olarak Fehriye ERDAL, İsmail AKKOL ve Mustafa DUYAR gösterilip, emri de Dursun KARATAŞ’ın veya örgütten herhangi birinin vermiş olduğu iddiaları ortaya atılsa da bu olay bir faili meçhul(!) olarak görülmeli. Çünkü tetikçiyi ve karar merkezini ayırt etmeliyiz. Dursun KARATAŞ veya emri verdiği iddia edilen başka kişiler karar merkezinde olamaz. Olsa olsa tetikçi hiyerarşisinde bir yerdedir. Şu da bir gerçek ki her terör örgütünün arkasında bir devlet gücü vardır.
Bu suikastla çıkarlarının hedef alındığını düşünen en önemli güç şüphesiz ABD. ABD’li bir güvenlik yetkilisi suikastla alakalı şöyle diyor: “Bu işi DHKP/C yapamaz, çünkü çok profesyonelce. Gizli servis parmağı olabilir.” Biz bu gizli servis kavramı yerine gündemimizi şu an dahi meşgul eden derin devlet kavramını da yapıştırabiliriz. Zamanın MÜSİAD Başkanı Erol YARAR da “dış kaynaklı bir senaryonun başlangıcı” diyerek cinayetle ilgili yorumu bu iddiayla paralellik göstermektedir.
Suikastın cezaevi olaylarına misilleme olarak yapıldığı kanısı sadece bahaneden ibarettir. Çünkü Fehriye ERDAL Sabancı Center’a suikasttan 6 ay önce girmiştir ve eğer misilleme var ise cezaevi olaylarının da 6 ay önceden planlanmış olması gerekmektedir. Öyle değil ise, cinayetten birkaç gün önce başlayan Ümraniye olaylarına misilleme olarak nasıl 6 ay önceden bir plan yapılır? Cezaevi olayları olsa olsa DHKP/C’yi bu işe sürükleyen gizli servislerin ya da derin devletin DHKP/C için planlamış oldukları bir kıvılcımdır.
Koalisyon oluşturma dönemlerinde Türkiye her zaman toplumu sarsan gelişmelere sahne oldu. Terör ise bunlardan en belirgini. 80 öncesi koalisyonların hemen hemen hepsi terör eylemlerinin gölgesinde kurulmuşlardı. Sabancı’nın cezaevlerindeki olaylara misilleme(!) olarak bir ‘sol’ örgüt tarafından öldürülmesinin koalisyon çalışmalarının resmen başladığı bir güne denk düşmesi yaman bir benzerlik.
Yıllardır işlenen siyasi cinayetlerin ardında üst üste dört el var: 1) Asıl planlayıcılar 2) Taşeronlar 3) Tetikçiler 4) Cinayetlerden kendi hesabına istifade edenler. DHKP/C ise bu dört elden ikincisine girmektedir. Bahane olarak da cezaevleri olaylarına misilleme olarak göstermektedir. Oysa terör işlenen cinayetlerden daha tehlikeli olarak iki şeyi hedeflemektedir: 1)Devleti zaafa uğratmak 2) Darbe zemini oluşturmak. Nasıl mı? Terör, toplumu yıllardır “Devletin sonu iyi değil” dedirtmeye başlar. Ardından da büyük çoğunluk “Devlet nerede” sorusunu yüksek sesle telaffuz ederse işte darbe davetiyesi…(28 Şubat post modern darbe suikasttan 1 yıl sonra gerçekleşti)
Cinayetin neden işlendiği sorusu genel manada Türkiye’yi kaosa sokmak olduğu şeklinde cevap buldu. Fakat konuya biraz daha geniş perspektiften bakmak bizi daha çok aydınlatacaktır. Türkiye 32 yıl önce teori olarak görülen Gümrük Birliği’ne 1 Ocak 1996 tarihinde girdi. Yani suikasttan 8 gün önce . Gümrük Birliği tüm iş adamları için özellikle de KOÇ ve SABANCI için bulunmaz nimet . Ancak Özdemir SABANCI’nın öldürülmesi akılda bazı sorular uyandırıyor: Neden Türkiye’nin diğer büyük ailesi Koçlar’dan değil de Sabancılar’dan? (Milliyet’in 11Ocak 1996 tarihli baskısında Dev-Sol’un 1990 yılındaki ölüm listesinde de Sabancılar’ın ilk sırada yer aldığı iddia edildi) Bir rekabetin sonucu olarak mı Özdemir SABANCI öldürüldü? Gazetelere göz attığımızda bununla ilgili hiçbir haber bulamıyoruz. Aslında hiçbir köşe yazarı da bunu değerlendirmiyor. Çünkü olayın bir başka boyutu daha var: Kürt meselesi. Aydınlık Gazetesi de 13 Ocak 1996 tarihli baskısında Sabancı suikastına ilişkin üç olasılık tespit etti: 1)Sabancı’nın Kürt sorununda ABD senaryosuna yönelmesine ‘dur’ demek için 2) Darbe için gerekli ortamı hazırlamak için 3) DHKP/C’nin silahlı propaganda eylemi.
Üçüncü olasılığın sadece taşeron DHKP/C’nin kılıfı ve prestij kazanma bahanesi olduğunu söyledik. Asıl amacın ise ilk iki olasılığı gerçekleştirmek olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz.
Suikastta Sakıp SABANCI değil de Özdemir SABANCI’nın öldürülmesi Sakıp SABANCI’ya bir uyarı olsa gerek. Her ne kadar yakalanan fail Mustafa Duyar, suikast esnasında odaları karıştırdık dese de bu kadar profesyonelce hazırlanmış bir suikastta, özellikle 2 ay Sabancı kardeşlerin odalarının bulunduğu 25. katta çalışan Fehriye Erdal'ın odaları yanlış göstermesi ihtimal dışı. Peki ama devletin bir kesiminin Sabancılarla silah konuşturacak kadar şiddetli bir çelişkisi mi var? Bu soruya Milliyet köşe yazarı Yavuz DONAT cevap veriyor: “Sakıp SABANCI’nın hazırlamış olduğu 60 sayfalık Kürt sorunuyla ilgili rapor var.” ‘Kürt raporu’ adı verilen bu raporda Sabancı elini taşın altına koymak istediğini belirtmiştir. Bu rapor neydi ki Sabancı bu kadar ağır bir bedel ödedi? Sabancı bu raporda Kürt sorunu için ABD çözümüne eğilim gösteriyor. Cumhuriyet Gazetesine göre ABD çözümü açık: ‘İspanyada ki Bask bölgesiyle aynı çözüm. Bu önemli bir nokta. Çünkü Sabancı Türkiye’nin en büyük finans güçlerinden birisi. Böyle ağırlıklı bir ailenin, ABD senaryosuna yönelmesinin güç değerlerinde ne gibi değişikliklere yol açacağı tahmin edilebilir. Sabancı bu raporda, ABD yanlısı Kürt milliyetçiliği ile açık bir ittifaka girmektedir. “ABD çözsün, NATO çözsün” Sabancı’nın raporunda sunduğu, izlenmesi gereken yol budur’.
Bu rapor 29 Eylül 1995 günü Diyarbakır’da toplanan Demokrasi Kurultayı’nda finansal güçlerin Kürt sorununda batı çözümüne arka çıktığı bir ortamda açıklanmıştır. Sabancı da bu ortamda ağırlıklı bir gruptu ve caydırılması(!) gereken bir gruptu.
Sorunun araya silah girecek kadar nazik olma nedenleri bununla da sınırlı değil. Türkiye dış politikada bir paket programla karşılaşıyordu diyebiliriz. Yıkık sayılabilecek bir ekonomiyle ve kurulması tasarlanan hükümetiyle bu paket programıyla teslim olma işaretleri veriyordu. Bu paket programda neler vardı: 1) Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya’da ABD öncülüğünde Kuzey Irak’ta ki Kürt devletçiliğini himaye altına almak 2) Kıbrıs’tan ödün.
Tam burada Jandarma eski genel komutanı Eşref BİTLİS’i hatırlamak gerekir. Eşref BİTLİS’in 17 Şubat 1993’te uçağı düştü ve düşüren ABD. Eşref BİTLİS, PKK’nın üzerine gideceğiz dedi ve öldürüldü. Şimdi de silahını konuşturan, hakim sınıfların ABD senaryosuna evet demeyen kesimi mi? ABD yetkililerinin suikastın arksında bir devletin gizli servisini araması boşuna mı?
Sakıp SABANCI Diyarbakır’da ki konuşmasında: ‘Türkiye dünya ile beraber yaşayacak. Dünyanın icaplarına göre reçete yazabilme becerisini gösterebilme ve uygulama ister. Eylül ayından beri çalışıyorum. 60 sayfalık rapor yazdım.’ Dünya sermayesiyle bütünleşmeye vurgu yapan –ki bu konuşmadan 3 y sonra Gümrük Birliği’ne girdik- bu temel söyleşiden sonra Sabancı IRA ile barış görüşmelerine oturan İngiltere’den ve Bask sorununu barışçı yollarla çözen İspanya’dan örnekler verdi. Sözlerini şöyle bağladı: ‘Büyük faturalarla bugünkü huzur ortamına geldik. Bunu ilerilere taşımak gerekir. Mutluluğu yüreğimde hissedemiyorum. Çünkü öyle bir Ankara var ki; istikrar ve devamlılığın ana noktasında kaygı duyuyorum. Daha ilerilere gitmemize Ankara fren getirir mi demek zorunda kalıyorum.’
13 Ocak 1996 tarihli Aydınlık Gazetesinde çıkan habere göre Emniyet Genel Müdürlüğünün Sabancı suikastına ilişkin analizi: ‘Suikast yapan örgüt taşeron. Arkasında büyük bir gizli servis var. Olay uluslararası çapta büyük boyutlu bir menfaat çatışması.’
Görüldüğü gibi suikastla ilgili hakim görüş ‘Sabancı’nın Kürt sorununda ABD senaryosuna yönelmesine dur demek için yapıldığı’ yönünde. Bunun yanında Gümrük Birliği’yle birlikte ülkemize gelecek olan yatırımcıları soğutmak ve hükümet kurma döneminde kaosa sebebiyet vermek. Yani bir taşla birkaç tane kuş birden vurmak. Türkiye’nin 2000’li yıllara şiddet, nefret ve kutuplaşmalara tanıklık etmesini sağlamak. Ne kadar doğru bir tespit olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz.
SUİKASTLA İLGİLİ KAMUOYUNDA YER ALMAYAN DİĞER BİLGİLER
Suikastın gerçekleştiği zamanlar Avrupa Parlamentosu ve Ankara arasında Leyla ZANA krizi vardı. AP, “Sharov İnsan Hakları Ödülü”nü hapiste bulunan DEP eski milletvekili Leyla ZANA’ya verilmesini kararlaştırması sorun oldu. Önce, AP ödülü Zana’nın kendi eline vermek istedi. Fakat sonuç elde edemeyince, bu kez eşi Mehdi ZANA’ya vermek istedi. Hakkında süren davalar nedeniyle Mehdi ZANA’nın yurt dışına çıkma yasağı vardı. Bu durum AP ve Ankara’yı karşı karşıya getirdi. Ve neticede İnsan Hakları Derneği (İHD) Başkanı Akın BİRDAL ödülü ZANA’nın yerine aldı. Bu olayın ilginç yanı, Ermeni soykırımı var diyen Orhan PAMUK’un 301’den yargılanması, Nobel Ödülünü alması ve bir anda ortalığın milliyetçi söylemlerle karışmasından sonra Hrant DİNK’in öldürülmesi ile benzerlik göstermesidir. Bu olaylar, Türkiye’de her zaman aynı senaryoların döndüğünün kanıtı olarak görülebilir mi acaba?
O tarihlerde gazeteleri süsleyen bir diğer haber, cezaevleri olaylarında yaşamını yitiren iki mahkûmun cenazesinde, gözaltına alınıp öldürüldüğü öne sürülen Evrensel Gazetesi muhabiri Metin GÖKTEPE olayı. Göktepe gözaltına alındıktan sonra gözaltındaki diğer gazetecilerle birlikte serbest bırakılmayıp, Eyüp Spor Salonu’na götürüldü ve aynı gün akşam saatlerinde salonun 50 metre ilerisinde ölü olarak bulundu.
Metin Göktepe’nin cenazesinde “Kahrolsun MİT, CİA, kontrgerilla” ve “Katil polis, katil devlet ” gibi sloganların atılması bir anda, cenazeyi 1980 öncesi sağ-sol çatışmalarına dönüştürme çalışmalarına bir kanıttır.
DHKP/C’nin yayın organı haftalık Zafer Yolunda Kurtuluş isimli derginin 30 Aralık 1995 tarihli -cinayetten bir önceki- baskısında Sabancı ailesinin dolaylı yoldan tehdit edildiği ortaya çıktı. Derginin 25.sayısındaki “İlanla Kurulacak Hükümet” başlığı altında yer alan haberde TÜSİAD sert bir dille eleştiriliyor . Yine MİT’in suikasttan 12 gün önce haber aldıkları ve aileyi uyardıkları ortaya çıktı. Bir MİT üst düzey yöneticisi: “Biz 2-3 gün önlem aldık, bir şey olmayınca da güvenliği gevşettik. Ayrıca teşkilat operasyon da yapmakla görevli değil” dedi. EGM’nin de saldırıyı öğrendiği ancak kime yönelik olacağını saptayamadığı iddia edildi .
Belki de tesadüf olarak düşünülen bir gerçek de binanın temizlik ve güvenlik işlerinden sorumlu şirketlerin (GTT Güvenlik Donanım Servis Hizmetleri Şirketi) sahibi Kemal AYDOĞAN’ın, 12 Eylül sonrasında TKP davasından 11 ay tutuklu yargılanmış olması. Diğer ortak emekli emniyet müdürü Erol BARUTÇUOĞLU’nun ise eski Pol-Der üyesi olması . Teröristlerin binaya bu kadar rahat girmelerine bu gerçek yüzünden mi şaşmamak gerekiyor acaba? Fehriye ERDAL’ın poliste, 1995 Haziran-Temmuz aylarında Eminönün’de örgüt pankartı asmaktan sabıkası olmasına rağmen işe girmeyi başarması ve her nasılsa 25. katta çalışabilmesi de mi tesadüf?
Suikasttan bir süre sonra ANAP'ın "Susurluk uzmanı" Eyüp Aşık'ı arayan birisi asıl hedefinin Sakıp Sabancı olduğunu söyledi, "Bize emir geldi. 'Güneydoğu işine el attığı için bir ders vermek istiyorlar' diye düşündük" dedi.
Aşık'ın Susurluk Komisyonu'nda verdiği ifadeye göre, Duyar olduğunu tahmin ettiği bu genç, telefonda "Binada aslında 3 değil, 4 kişi olduklarını, olaydan sonra öldürülmeye çalışıldıklarını, suikast için verilen silahların daha sonra kendilerinden geri alındığını ve bu silahlardan birinin, daha sonra Bucak'ın Susurluk'ta kaza yapan otomobilinden çıktığını" söylemişti.
ÖZDEMİR SABANCI (1941–1996)
Toyota-Sa Yönetim Kurulu Başkanı Özdemir Sabancı, Hacı Ömer Sabancı ve Sıdıka Sabancı’nın en küçük oğlu olarak 15 Temmuz 1941‘de Kayseri’de doğdu. İlkokulu Adana’da, liseyi Tarsus Amerikan Koleji’nde tamamladı. Yüksek öğrenimini 1959–1963 yılları arasında İngiltere Manchester Üniversitesi’nde tekstil kimyası branşında tamamladı.
Lisansüstü çalışmasını Zürich’te İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde kimya mühendisliği konusunda yaptı. 1969’da Sabancı Holding bünyesinde Sentetik Elyaf Endüstri’sinin kurulmasını sağladı.
SaSa Suni ve Sentetik Elyaf Şirketi’nin yönetim kurulu başkanlığını üstlendi. Ayrıca plastik işleme, otomotiv, tarım kimyasalları, tohum ve sulama alanında olmak üzere toplam 7 şirketin sorumluluğu altındaydı. İngilizce ve almanca dillerini biliyordu. Otomotiv alanında, Japonlarla ilk resmi ilişki Özdemir Sabancı, Toyota-Sa Yönetim Kurulu Başkanıyken kuruldu.
Medyada fazla görülmeyen Özdemir Sabancı, çalışkanlılığı ve mütevaziliği ile tanınıyordu. Kendisini iş kolik olarak Sakıp Sabancı bile “Özdemir hepimizden daha çok çalışıyordu” diyerek Sabancı Holding’e çok büyük katkıları olduğunu belirtti.
Bu suikastın merak edilen konusu da asıl hedefin Özdemir Sabancı olup olmadığıydı. Her gün Beylerbeyi’ndeki yalısından korumasız olarak çıkıp, uzun süre yürüyüş yapan bu kişinin neden bu esnada kolayca öldürülmesi tercih edilmedi de Türkiye’nin en iyi korunan binasında öldürüldü? Belki de aklımıza gelen ilk cevap doğrudur; birilerine gözdağı vermek. “Nerede olursanız olun, nasıl önlemler alırsanız alın ulaşamayacağımız yer yoktur” demek. Peki bunu diyen DHKP/C mi yoksa arkasında bulunan gerçek meçhul failler mi? Cevabı içimizde saklı…
HALUK GÖRGÜN
Toyota-Sa genel müdürü Haluk GÖRGÜN uzun yıllar Sabancılar için çalışmış üst düzey bir yönetici. 1985–1986 yıllarında Komatsu-TemSa şirketlerinde genel müdürlük yaptı. Sabancı Holding’in Japon şirketleriyle ilk temasta bulunan yöneticisi…
Suikastta hedef ister Özdemir SABANCI olsun, ister Sakıp SABANCI bilinen tek şey teröristlerin Haluk GÖRGÜN’ü hiç düşünmemiş olmaları. Sakıp SABANCI, Haluk GÖRGÜN’ün cenazesinde babasına “Senin oğlunun orada ne işi vardı” diyerek teselli etmeye çalışması da bunun bir ispatı niteliğinde.
NİLGÜN HASEFE
Suikastın ağlattığı bir diğer aile de Hasefe ailesi oldu. Sabancı kardeşlerin sekreteri olan Nilgün HASEFE, ANAP eski milletvekili Melike HASEFE’nin yakını. Olayın tek görgü tanığı olan Hasefe’nin, Fehriye ERDAL’la arasının çok iyi olduğu ve Erdal’a giymediği elbiselerini verdiği, para yardımı bile yaptığı biliniyor. Belli ki Fehriye ERDAL suikast esnasında Hasefe’yle olan bu yakınlığını kullanmış.
FEHRİYE ERDAL
27 Ekim 1999'da ise Sabancı suikastı faillerinden olduğu belirlenen ancak olay sonrası izini kaybettirmeyi başaran Fehriye Erdal'ın Belçika'da yakalandığı ortaya çıktı. Belçika makamlarından yapılan açıklamada, Belçika'nın lüks kentlerinden Bruges kenti yakınlarındaki Knokke - Heist'te Erdal'ın üzerinde "Neşe Yıldırım" kimliğiyle Eylül ayının son haftasında güvenlik birimlerinin rutin olarak müdahale ettikleri bir yangın sonrasında evden paket çıkarmaya çalışırken sergilediği şüpheli davranışlar sonucu gözaltına alındığı kaydedildi.
Mart ayı başında Erdal ve birlikte yakalandığı iki arkadaşının 100 bin Belçika Frangı kefalet ödemeleri, Belçika'da ikamet adresi göstermeleri ve güvenlik ve yargı birimlerinin denetimlerine tabi olmaları şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması karara bağlandı. Bruges Savcılığı ise bu karara itiraz ederek konuyu Gent Mahkemesi'ne getirdi.
28 Mart 2000'de Bruges'de tutuklu bulunan Erdal'ın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasına ilişkin karar, Gent Temyiz Mahkemesi'nce onaylandı. Ancak Erdal, Türkiye'nin iade talebinin 4 Nisan'da Yargıtay'da görüşülmesi nedeniyle serbest bırakılmadı. Mayıs ayında Belçika makamlarının yargılaması sonucu Erdal'ın Türkiye'ye "kesinlikle" iade edilmemesine karar verildi.
Sabancı Ailesi, 15 Şubat 2001'de Belçika'da gözaltında bulunan Erdal'ın Türkiye'de işlediği suçlardan dolayı yargılanması amacıyla dava açtı.
Sabancı suikastıyla ilgili İstanbul 1 No'lu DGM'de süren davada 15 Mart 2001'de karar açıklandı. Mahkeme, yargılanan 12 sanıktan sekizi hakkındaki davayı Şartla Salıverilme ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun uyarınca erteledi. Davanın gıyabi tutuklu sanıkları İsmail Akkol ve Fehriye Erdal'ın dosyalarını ise ayırdı. Yasadışı DHKP - C örgütünün elebaşlarından olan ve eylem talimatını verdiği öne sürülen Ercan Kartal'ın dosyasını başka bir davayla birleştiren mahkeme heyeti, sanık Mustafa Duyar hakkındaki davanın ise cezaevinde öldürülmesi nedeniyle düşürülmesine karar verdi.
Fehriye Erdal, cinayette tabanca kullanıldığı gerekçesiyle Belçika adaletinin elinden kurtuldu.Brugge Mahkemesi’nin Fehriye Erdal’ı Türkiye’deki suçlarından dolayı Belçika’da yargılanamayacağına yönelik aldığı karardan sonra, Erdal’ın iadesi ya da kararın AİHM’ye götürülmesi gündeme geldi. Karardan Belçika hükümetinin de rahatsız olduğu öne sürüldü.
Özdemir Sabancı, Haluk Görgün ve Nilgün Hasefe’nin katil zanlısı Fehriye Erdal, cinayette kullanılan tabanca sayesinde Belçika adaletinin elinden kurtuldu. Çek malı 7.65’lik yarı otomatik ‘Vizör’ marka tabancayı ‘terör eylemi düzenlemek için yeterli bulmayan’ Belçika mahkemesi, yetkisizlik gerekçesiyle Fehriye’yi suikast suçundan yargılamama kararı aldı.
MUSTAFA DUYAR
Mustafa DUYAR, annesinin karnındayken, babası her şeyini kumarda kaybedip, tek yol olarak intiharı seçti. Bir kamyonun altına girerek hayatına son verdi.. Dünyaya çocuğunu babasız getiren annesi ise yeniden evlendi. Mustafa henüz on üç yaşına geldiğinde korkunç bir olaya şahit oldu. Üvey babası Mustafa'nın gözleri önünde annesini delik deşik etti.
Bu olaydan sonra Mustafa sahipsiz kaldı ve sokakları mesken tuttu. Askerlik çağına geldiğinde Adapazarı'na gitti. Askerlik görevini burada yerine getirecekti. Ancak; çocukluğundan beri yaşadığı psikolojik sıkıntılar burada da kendini gösterdi ve Mustafa DUYAR birliğinden 3–4 kez firar etti. Firar öncesinde hap kullanıp kendini kestiği için birliğinde adı "Jiletçi Mustafa" ya çıktı.
DUYAR, ilk kez 1988 yılında bıçakla yaralama, 1992 yılında da sustalı bıçak bulundurmak suçundan İstanbul' da yakalandı. Sabıka dosyası bu tarz suçlarla doluydu. 1992 yılından sonra lokantalarda komilik yapmaya başlayan Mustafa DUYAR'ın hayatı Zeynep adlı bir kıza aşık olmasıyla değişti. Dev-Sol taraftarı genç kız Mustafa DUYAR' ı devrimci fikirlerle tanıştırarak politize etti. Bu genç kız 1995 yılının 12 Mart'ında Gazi Mahallesi olaylarında hayatını yitirince Mustafa şoka girdi. Zaten psikolojik sorunlar yaşayan Mustafa DUYAR bu olaydan sonra intikam hırsıyla yanıp tutuşmaya başladı. Zeynep vasıtasıyla tanıdığı örgüt mensupları O' nu ideolojik ve daha sonra da silahlı eğitimden geçirdi. Ve ilk kanlı eylemini Maslak Jandarma Karakolunu tarayarak iki askerin şehit edildiği olayda yaptı. Mustafa DUYAR yine 1995 yılında DHKP-C terör örgütünün afişini yapıştırırken Kahramanmaraş' ta yakalandı.
Mustafa Duyar, 6 Ocak 1997'de olaydan tam bir yıl sonra Türkiye'nin Şam Büyükelçiliği'ne teslim oldu. Duyar'ın MİT ve Suriye Gizli Servisi El - Muhaberat tarafından Lazkiye'de yakalanıp yakalanmadığı konusunda uzun süre Emniyet'le Dışişleri Bakanlığı arasında tartışma yaşandı. Çıkarıldığı İstanbul DGM'ce tutuklanan Duyar, Kırklareli E Tipi Cezaevi'nde özel hücreye konuldu.
İstanbul 1 No'lu DGM'deki duruşmaya, tetikçi Duyar'ın ifadesi üzerine suikastı organize ettiği iddia edilen Bayrampaşa Cezaevi'nde DHKP - C davasından tutuklu sanık Ercan Kartal da katıldı.
Duyar'ın celp ulaşmadığı gerekçesiyle getirilmediği duruşmada Ercan Kartal, Sabancı Center'ın DHKP - C silahlı eylem timince basıldığını, Sabancı, Görgün ve Hasefe'nin cezalandırıldığını belirterek, "25 kata da çıksalar, özel güvenlik sistemi de kursalar, tekelci işbirlikçiler cezalandırılmaktan kurtulamayacak" dedi.
Duyar itiraflarında: “Giderek örgüt beni kaderimle başbaşa bıraktı. Para konusunda ya da barınma konusunda ilgisizleştim. Bunun üzerine büyük bir nefrete kapıldım. O zaman kullanıldığımı anladım. Bana sahip çıkılmayınca PKK saflarına katılmak istedim. DHKP/C'yle PKK arasında bir prensip anlaşması olduğu için PKK bunu kabul etmedi. Fransa'da DHKP/C'nin lideri Dursun Karataş'la da görüştüm. Karataş'ın Fransa'da kaldığı evin 300 bin marka döşendiğini öğrenince şok geçirdim. Şam'da da Aslan Tayfun Özkök'ün yaşamını görünce iyice etkilendim.
“Aklıma iki şey geldi. Bu para ya uyuşturucu ticaretinden gelir ya da gizli servislerden. Lüks yaşantıları ve örgüt içindeki kadın - erkek ilişkilerini gördükçe asıl amacın halka hizmet olmadığını anladım. Örgütün benim bu düşüncelerimi hissedip beni takip altına aldıklarını anlayınca teslim olmaya karar verdim. Eminim ki fırsatını bulurlarsa Fehriye ve İsmail de teslim olur, çünkü benim gördüğüm her şeyi onlar da gördü.”
İstanbul DGM'de görülen davalarda bir sonuca varılamazken, 15 Şubat 1999'da Afyon Cezaevi'nde tutuklu bulunan Mustafa Duyar, Karagümrük Çetesi'nin adamları tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürüldü. Karagümrük Çetesi üyelerinden Sami Tokur: ‘‘Ağabeyimizden gelen haberle Duyar'ı öldürdük’’ derken, çetenin elebaşı Nuri Ergin ise olaydan bir hafta sonra yaptığı açıklamada, cinayetle ilgisi olmadığını savundu.
DHKP-C davasından hüküm giyen Semra Polat'la cezaevinde evlenen Duyar, 16 Ocak 1999'da doğan çocuğuna, öldürdüğü Özdemir Sabancı'nın adını verdi.
İSMAİL AKKOL
DHKP-C'nin üç militanından İsmail Akkol'a hala ulaşılamadı. Mustafa Duyar'ın Ocak 1997'de teslim olması, Fehriye Erdal'ın da Belçika'da yakalanmasının ardından gözler, üçüncü terörist İsmail Akkol'a çevrildi. 1972 Malatya doğumlu Akkol'un, teslim olan Mustafa Duyar'ın itiraflarına göre suikastta gözcülük yaptığı belirlendi. Polis yetkilileri, Fehriye Erdal'ın Türkiye'ye iade edilmesi halinde, yakalanamayan tek sanık olan Akkol'a ulaşılabileceğini söylediler.
İsmail Akkol'un Atina'nın Neoskosmos semtinde bir çatı katında yaşadığı ortaya çıktı. Suikastın ardından, diğer tetikçi Mustafa Duyar ve kendilerine yardımcı olan Fehriye Erdal ile birlikte Akkol' un önce Almanya'ya, oradan da Suriye'ye geçtiği belirlendi. Akkol'la ilgili önemli bilgiyi, Tunceli'de yakalanan DHKP-C' li İsmail Geren verdi.
Ankara'dan giden özel bir istihbarat ekibi tarafından da sorgulanan Geren, Akkol'un 1999'da yasadışı yollardan Suriye'den Atina'ya geldiğini ve Neoskosmos semtinde 3 katlı bir evin çatı katında yaşadığını anlattı. 1994'te Türkiye'den Yunanistan'a kaçan ve 12 yıl boyunca Atina'da "yurtdışı askeri kanat sorumlusu" olan Geren, örgüt yönetimince "İsa" kod adı verilen Akkol'un "Mehmet" adıyla tanındığını ve bu adla sahte kimlik kullandığını anlattı.
Neoskosmos'taki bir ilkokul binasıyla bir market arasındaki 3 katlı binada yalnız yaşadığını anlatan Geren'in verdiği bilgiler, Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı'na ulaştırıldı.
*Kriminoloji Topluluğu Üyesi