AMAÇ
Suç kavramı teolojik olarak insanın dünyaya gönderilmesine sebep olan,ardından Kabil’in Habil’i öldürmesiyle pozitif bilimin literatürüne giren, 18. yüzyılda Sanayi Devrimiyle beraber hızını ve karmaşıklığını artırarak devam ettiren bir kavramdır. Her tarih diliminde suçla mücadele için çeşitli metotlar uygulanma yoluna gidilmiş, en etkin ve caydırıcı yol olarakta ceza kurumu geliştirilmeye çalışılmıştır.
Bu noktadan sonra suç kavramına karşılık olarak uygulanan ceza kurumu, toplum içerisinde adaletin ve güvenliğin sağlanmasının temel dayanağı olarak görülmüş, bu sebeple idareciler tarafından ceza uygulamaları gerçekleştirilirken dengeli ve adaletli bir uygulama yapılmasına özen gösterilmiştir. Tarih içerisinde adil bir cezalandırma yapan yöneticiler adaletli, bunu göz ardı ederek halkına kendi inisiyatifi yönünde yönetim uygulayanlar zalim olarak nitelendirilmiştir. Günümüzde ise hukuk devleti ve polis devleti olarak bu ayrımı görmekteyiz.
Bu çalışmada 622 yıl hüküm sürmüş ve bünyesinde birçok din, dil ve ırk farklılığı bulunan insan topluluklarını yöneten bir cihan hükümdarlığı olan Osmanlı Devletinin, bu komplike yapısında karşılaştığı suçlara karşı uygulamış olduğu cezai müeyyideler ele alınmıştır. Ancak devletin en geniş toprağa ve etki alanına sahip olduğu İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453 tarihinde fetih olunmasından itibaren, 1579 yılında Vezir-i Azam Sokullu Mehmet Paşa’ nın meczup bir Boşnak tarafından öldürülmesine kadar olan zaman diliminde, tarihçiler tarafından yükselme dönemi olarak nitelendirilen ve devletin başında padişah olarak bulunmuş Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezıd, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, II.Selim, III.Murat dönemleri ortalama 24 milyon km2’ yi bulan topraklarda, Müslüman topluluklar çoğunlukta olmakla beraber, Hıristiyan, Yahudi ve diğer dinden insanların refahını sağlayıp, düzende tutarak kamu salahiyetini sağlamak için her hangi bir insanın bile duyduğu anda irkildiği bir kavram olan ceza müessesini halka nasıl uygulandığı araştırılmıştır.
Bu zaman sürecinde İslam hukuku ile birlikte, o dönem padişahlarının uygulamaya koydukları kanunnamelerde dönemin suçları ve bu suçlara karşı uygulanan cezalar anlatılacaktır. İslam hukukunda, karışıklığı önlemek maksadıyla, Osmanlı topraklarında çoğunluk olarak yaşayan Hanefi mezhebinin itikatları göz önünde bulundurulacaktır.
Bununla beraber aynı suçlar açısından günümüz Türk Ceza Kanunundaki uygulamalara bakılacak, günümüz uygulamaları ile geçmiş uygulamalar mukayese edilerek gelişmeler ve değişmeler bu bağlamda değerlendirilecektir.
Sonuç olarak; çalışmanın amacı geçmişteki uygulamaların aynen günümüzde uygulanmaya konması değil, devlet geleneğimizin geçmişi göz önünde bulundurularak, bu uygulamaların modern ceza hukuku uygulamaları ile adapte edilmesini sağlayacak çalışmalarda bulunarak, kendi kültürümüze ve geleneğimize has ceza politikasının önemini ortaya koymaktır. Bununla birlikte insanımızın geçmişine bakış açısını değiştirmek maksadıyla toplumumuzda yer yer dile getirilen “Osmanlı tarihinde suçlulara karşı işkence yapılmaktaydı, toplum kolları, bacakları kesilmiş insanlarla doluydu, bir suç işlendiğinde derhal ölüm kararı alınmaktaydı...” gibi fikirlerin doğruluk/yanlışlık payını ortaya koymakla birlikte, günümüz süper güçlerinin ve devletimizin tarihten çıkarması gerektiği ceza adalet sistemindeki olumlu/olumsuz dersleri belirtmeye çalışacağız.
1. GİRİŞ
1299 tarihinde (bazı tarihçilerimiz tarafından bu tarih 1300 olarak belirtilmektedir ) Osman Bey adına sikke basılıp, tuğ verilip ve hutbe okutulduktan sonra Osmanlı Devleti İslam ve Türk inanışlarına göre kurulmuştur.
İlk dönemlerde kökeni Türk, dini İslam olmasından dolayı Osmanlı hukukunda örfi hukuk ve İslam hukuku ile birlikte o bölgede yaşayan beylikler ve Bizans İmparatorluğunun hukukundan da etkiler görülmüştür.
Devletin hızla genişlemesi, yönetilen halk çeşidinin fazlalığından ötürü hukuk sisteminde de farklılaşmalar olmuş, hukuk düzeninde belli düzenlemelere gidilmiştir. Yukarıda saymış olduğumuz hukuk kaynakları yanı sıra gerekli dönemlerde padişahlar tarafından çıkarılan Kanunnameler yoluyla aksaklıklar giderilmeye çalışılmıştır.
Bu sebeple Osmanlı devletinin hukuk kaynaklarını sayarken şer’î hükümlerin kanun tarzında toplanması olmak üzere, padişaha tanınan sınırlı yasama yetkisi çerçevesinde, uzman hukukçuların içtihat ve fetvalarına da başvurularak ortaya konan hukuki hükümler olarak açıklayabileceğimiz ve şer’i hükümlere aykırı olmayacak şekilde uygulanan örfi hukuk, Kur’an, Sünnet, icma ve kıyasa dayanan ve fıkıh kitaplarında tedvin edilmiş bulunan normlar manzumesiyle oluşan İslam hukuku (şer’i hukuk) olmak üzere iki temel kaynaktan bahsedeceğiz.
Osmanlı devletinde örfî hukukun hükümleri tedvin edilirken, devletin hakim hukuk nizamı olan İslam hukuku ile çatışmamasına özen gösterilmiştir. Hatta bazı kanunnamelerin başında ‘kanunname-i sultanîdir ki, şer-i şerife muvafakati mukarrer olup hâlâ muteber olan kavanin ve mesaildir’ gibi ifadelere yer verilmiş olup, çoğu ferman ve hükümlerde yer alan ‘şer ve kanun’ üzere görülmesi emri de, Osmanlı devletinde şer’î ve örfî hukukun birbiriyle çatışan değil, birbirini tamamlayan iki hukuk mevzuatı olarak kabul edildiğini göstermektedir. İlke olarak Osmanlı devletinde her türlü hukuki olgu, şer’î hukuk ile çatışırsa, İslam hukuku hükümlerine uyulması esası göz önünde bulundurulmuştur.
Osmanlı Kanunnamelerinin şer’î hukuka aykırı olup olmadığını tespit için örnek olarak bazılarını incelemekte yarar vardır. Osmanlı devletinde tedvin edilmiş olan kanunnamelerin en önemlileri, Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman’a ait kanunnamelerdir. Daha ziyade idari bir niteliğe sahip olan Fatih’in Teşkilat Kanunnamesi (Kanunname-i âl-i Osman), münhasıran Fatih tarafından konulmuş olan kuralları ihtiva etmeyip, eskiden beri mevcut hükümleri derleyip toparlamaktadır. Üç bap üzerine tanzim edilen kanunname, devletin teşkilatına, sadrazam ve şeyhülislamdan başlayarak bütün devlet memurlarının görevleri, aidatı, protokoldeki (teşrifattaki) yeri ve onlar hakkında resmi yazışmalarda kullanılacak sözlere dair hükümleri düzenlemekte ayrıca bazı cezai kuralları da içine almaktadır. Kabul edildiği devre göre oldukça mükemmel sayılabilecek bir idari kanun olan kanunnamede dini hukuk hükümlerine aykırı herhangi bir kurala rastlanmaz.
Kanuni Sultan Süleyman devrinde tedvin olunan kanunname ise Fatih’in kanunnamesi gibi idari alana özgü olmayıp, idari, hukuki, mali ve cezai alanları usul hukuku alanını kapsamakta ve böylece daha geniş bir hukuk sahasını kanunlaştırmaktadır. O devre göre ileri ve oldukça sistemli olan kanunname de yeniden tanzim edilmiş olmayıp, mevcut nizamların derlenip toparlanmasından ve eksiklerin tamamlanmasından ibarettir , şer’i hükümlerin dışına birkaç istisna dışında çıkıldığı görülmemektedir. Çalışmamızda bu kanunnamelerin yanısıra yükselme döneminde uygulanan Bosna Kanunnamesi, Mısır Kanunnamesi, Bayezıd Kanunnamesi, II. Selim Kanunnamesi’nden de gerektiğinde yararlanılacaktır.
Osmanlı ceza hukukunun temel kaynağı olan İslam hukukuna göre suç dinen günah olan fiillerin işlenmesidir. Sosyolojik olarak genelleştirecek olursak, insanın; kendisi, yaratıcısı ve diğer insanlarla olan ilişkilerini düzenleyen sisteme karşı hareket etmesidir. Osmanlı devletinde uygulanmaya konmuş kanunnamelerde ve içtihatlarda cezalandırılan fiillerde bu perspektiften ele alınarak uygulanmıştır.
Modern terminolojide suç kavramını açıklayacak olursak icrai ve ihmali hareketle hukuka aykırı yapılan davranışlar olarak veya sosyal grupta geçerli olan normlar sisteminin ceza hukuku tarafından ifadesiyle, kanunun çiğnemenin kitlesel bilincin belirlenmiş ve güçlü yaşayış tarzlarına denk düştüğünün kabul edilmesi durumunda, suçu da yasa tarafından bir şekilde öngörülmüş ve genellikle hukuki, üstün bir otorite tarafından cezalandırılan bütün eylemler şeklinde belirleyebiliriz. Çalışmamızda Osmanlı yükselme döneminde cezai yaptırımı bulunan, günümüzde de sıkça karşılaştığımız suçlar ve toplumun temelini zedeleyen hareketlerden zina, hırsızlık, adam öldürme, devlete isyan fiilleri ele alınıp, o dönem kanunnameleri ile birlikte Türk Ceza Kanunumuz da taranarak geçmişle bugün arasındaki uygulama farklılıkları gösterilmeye çalışılacaktır.