Bir arada yaşam, insanlar için doğal ve zorunlu bir durumdur. Bir insan tek başına tüm gereksinimlerini karşılayamayacağı için başka insanlarla birtakım ilişkiler kurmak zorundadır. Ancak bir arada yaşamak ve başkalarıyla ilişkileri sürdürmek kişiyi özgürlüklerinden özverilerde bulunmaya ve ilişkilerinde belli kurallara uymaya zorlar. Bu nedenle toplumsal yaşam, bir düzeni gerektirir. Bunu sağlamak için, zaman içinde değişik nitelikli kurallar (toplumsal düzen kuralları) ortaya çıkmıştır. Bu kuralların amacı, toplum içindeki bireylerin birbirlerine ve topluma, toplumun da bireylere karşı tutum ve davranışlarını düzenlemek, çıkar çatışmaları arasında bir denge kurmak, kısaca toplumun düzenini sağlamaktır. Geçmişten günümüze her insan topluluğunda, toplumsal düzeni sağlamak, korumak ve sürdürmek için hazırlanmış, bir arada yaşama ilişkin, düzenleyici, yasaklayıcı ve izin verici kurallar (hukuk, din, görgü ve ahlak kuralları) vardır. Kurallar, cezaları ve bu cezaların çekileceği yerler olan cezaevlerini de beraberinde getirmektedir. Ancak bütün bu uygulamalarda amaç sadece suçluları yakalamak, hapse atmak ve orada tutmanın daha güvenlikli yollarını aramak değil, işlenen suç sayısının da azaltılabilmesi için gerekli olan psikolojik, sosyolojik, ekonomik, kısacası toplumbilimsel gerekliliklerin de uygulamaya konulması ve kişilerin toplumla uyum içinde, suçtan uzak bir yaşantı sürmelerinin yollarının bulunmasıdır. Amaç sadece suçluları yakalamak, hapse atmak ve orada tutmanın daha güvenlikli yollarını aramak olursa, sonuç da geçmişte defalarca karşılaştığımız gibi bir kez daha cezaevlerinin dolmasıdır.
Öncelikle son zamanlarda cezaevlerimiz konusunda geldiğimiz noktaya kısaca bir göz atalım. Mersin E Tipi Ceza İnfaz Kurumu, 1985 yılında 450 kapasiteli olarak inşa edilmiş. Ancak gerek içgöçün getirdiği sosyal problemler, gerekse suç oranındaki artış sebebiyle yetersiz kalmış. 2007 istatistiklerine göre, halen 279'u tutuklu 804'ü hükümlü olmak üzere toplam 1085 kişi cezaevinde bulunmakta. 1959'da yapılan İzmir Buca Cezaevi 1300 kişilik. Ancak şu anda 2 bin 500 tutuklu ve hükümlü barındırılıyor. İstanbul Bayrampaşa Cezaevi'nin bin 880 olan kapasitesine rağmen 28 Şubat 2007 tarihi itibariyle 3 bin 498 kişi bulunmaktadır. İstanbul, İzmir, Adana, Antalya, Aydın, Bursa, Gaziantep, Konya ve Mersin'in toplam kapasitesi 11 bin 89 olan cezaevlerinde toplam 20 bin 53 kişini kaldığı da ortaya çıktı. Bu kadar insan bu yetersiz cezaevlerinde nasıl kalıyor: başta ranza sayısı artırılarak sorun çözülmeye çalışılıyor. Ancak bu şekilde de sorun giderilemediğinden yere yatak serilmesi uygulamasına geçilmek zorunda kalınıyor. Kapasite fazlası hükümlü ve tutuklu bulunması nedeniyle özellikle yaz aylarında koğuşların havalandırılmasında problemler yaşandığı, hükümlülerin yarı çıplak dolaşmak zorunda kaldıkları ifade edilen sorunlardan bazıları. Böyle bir ortamda hükümlü ve tutukluların, sosyal aktivitelerini yeterince gerçekleştiremeyeceği de ortadadır.
Başımızı kaldırıp, diğer ülkeler cezaevleri konusunda ne durumdalar diye baktığımızda ise durumun bizdekinden pek de farklı olmadığını, adalet adını verdiğimiz o yüce kavramın tüm dünyada içinin nasıl da boşaltılmış olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Örneğin, İngiltere'de İçişleri Bakanlığı'nın, cezaevlerindeki aşırı kalabalık yüzünden mahkûmların "cezaevi sırasına" sokulmasına yönelik planlarının olduğu ortaya çıktı. İngiltere İçişleri Bakanlığı'nın mahkûmların hapishaneye girmek için hastanelerdeki ameliyat sırası gibi sıraya sokulması önerisinin yanı sıra yargıçlara "çok tehlikeli ve üst üste suç işleyenler haricindekilere mümkün olduğu kadar hapis cezası vermemeye gayret edin" şeklinde genelge gönderdiği ortaya çıkmıştı. Bu bulunması zor öneriler keşke bu kadarla sınırlı olsa. Bakanlığın cezaevinde yer açmak için son önerisi, ‘cezamı ülkemde çekerim’ diyen yabancı uyruklulara 2500 Sterlin ödenmesi. Amerika’da da aynı gerekçelerle ve benzer biçimde suçlular daha mahkumiyetlerini doldurmadan salıveriliyorlar.
Cezaevlerinin bu derece dolmasına sebep olan istatistiklere de göz atmakta fayda var. Adalet Bakanlığı’nın verdiği bilgilere göre, Şubat sonu itibarıyla Türkiye'deki cezaevlerinde toplam 77 bin 425 kişi var. Bu nüfusu 70 milyonu aşan Türkiye'de neredeyse her 100 kişiden birinin hapishanede olması anlamına geliyor. CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin tarafından soru önergesine dönüştürülen istatistiksel verilere göre, geçen Şubat ayında her saat başı 4,5 kişi cezaevine girdi. Yani Türkiye’de her gün ortalama 100 kişi cezaevine giriyor. Ülkemiz dışında durum nedir diye bakacak olursak, istatistiklere göre Amerika'da her yirmi dakikada bir adam öldürülmektedir. Amerikalıların yılda 650.000 vaka’da silah kullandıkları tahmin ediliyor. Bu ise her hafta 12.500 hayatın tehdit edilmesi anlamına geliyor. İstatistiklere göre Amerika'da yılda 3000–3500 çocuk ateşli silahlarla öldürülmektedir. ABD Adalet Bakanlığı'nın kayıtlarına göre Amerika'da 1 milyondan fazla mahpus var. Yani ortalama her 100 bin Amerikalıdan 413'ü hapiste. Hapishaneden çıkanların % 41,4’ü tekrar ve daha büyük suç işliyor ve daha tehlikeli duruma düşüyor.
Gelinen noktada ülkemizdeki cezaevleri için sıklıkla gündeme getirilen çözüm yolları af çıkarmak, daha fazla sayıda, daha büyük cezaevi inşa etmek ve cezaevlerini özelleştirmek. “Rahşan Affı” adı verile dönemde cezaevlerinde 73 bin mahkum bulunurken, şu an sayı 80 bine yaklaşmış durumda. Yani af çözüm değil. Tek başına cezaevi inşa etmenin sonu olmayan ve gerçekten suç işlemeyi engellemeyen ve çözüm yolu gibi görünen bir öneri olduğu ortada. İnsanların cezaevi doldukça zorlaşan koşullardan ötürü cezaevine girmek istemeyeceğini düşünmek de son derece komik olur. Cezaevlerinin özelleştirilmesi konusuna gelince: cezaevi özelleştirmek, devletin artan suç istatistiklerine ve buna bağlı olarak dolan cezaevlerine karşı çözüm bulamadığının ve pes ettiğinin göstergesidir. Ayrıca bu uygulamanın hayata geçirildiği birçok sözde gelişmiş, modern, adaletli ülkede gördüğümüz gibi insanın suç işleme durumundan kar elde edilmesi, ekonomik çıkar gözetilmesidir. İnsanların suç işlemesinin kötü bir davranış biçimi olduğunu yıllarca anlatmaya çalıştığımız eğitim sistemimiz içinde, okullarımızda, Türkiye’de ve tüm dünyada, insanların suç işlemesi sayesinde yeni iş alanları ortaya çıkarmak toplumsal ikiyüzlülüktür. Madem suçu engelleyemiyoruz, bari bu durumdan kar edelim demek toplumsal çöküşü ve toplumsal çöküşü yaşadığını düşündüğümüz ülkelere benzemeyi beraberinde getirir.
Artan suç oranına ve cezaevlerinin sürekli dolmasına çözüm bulunmak isteniyorsa öncelikle bu durumun altyapısı oluşturulmalıdır. Toplumbilimsel çözüm önerileri ülkemiz için son derece acil, gerekli ve önemli olmakla birlikte oldukça geniş ve kapsamlı analizler gerektirmektedir ve bu yazının konusu değildir. Getirilecek bütün toplumbilimsel çözümlerin yanı sıra, en kısa zamanda Adli Bilimler çatısı altında toplanan tüm bilim dallarına ve bu alanda eğitim veren kurumlara maddi ve manevi destek verilmeli, bu alanda yetişen uzman ve bilim insanı sayısı artmalıdır. Bu alanda eğitim veren ve bir elin parmaklarını geçmeyen enstitülerle, Türkiye’nin istenen hale gelmesi oldukça zor görünüyor. Disiplinler arası çalışmanın, bilim insanlarının söylediklerinin sözde kalmaması ve hayata geçirilmesi için yapılması gerekenlerin önemi kavrandıkça ülkemizin bu konuda kısa zamanda çok daha iyi yol alabileceğini düşünüyorum.