|
| Derin mi? Sığ mı? Devlet mi? Çete mi? |
|
| Yazar:
Önder AYTAÇ (LLB, Dip, Msc, PhD) |
14.02.2007
|
 |
Bu ve benzeri meşum olaylarda bazı üniformalıların rolünün olup olmadığı hep ama hep tartışıp tartışılıp durulmaktadır… Taban tabana zıtmış gibi gözüken ‘Yeni Mesaj’ ve ‘Türk Solu’ gibi yayın organlarında yazılar yazan Hüseyin Mümtaz Beyazıtoğlu'nun Karadeniz bölgesindeki yerel gazetelerde yazdığı ve bu bölgede verdiği konferanslar da aklımızın bir kenarında durması gereken diğer bir noktadır…
Yine internette ‘google’ üzerinden yapılacak çok kısa bir isim araştırması sonucunda da, ‘Veli Küçük’ adının 176,000 kez ve hepte birbirine benzer aynı konularda karşımıza çıkmasının da bir tesadüf olmasını bu satırların yazarı gerçekten de çok arzulamaktadır…
Azerbaycan’dan ‘profesör’ ünvanlı Haydar Baş'ın da Karadeniz bölgesindeki göreceli etkinliği ve uzlaşmaz fikirlerinden etkilenen bir cemaat topluluğu oluşturma çalışmaları da göz ardı edilmemesi gereken bir diğer handikaptır. Haydar Baş hakkında 28 Şubat süreci de dahil olmak üzere, haklarında hiçbir işlem yapılmamış olması da ayrıca göz önünde bulundurulması gereken bir diğer önemli ayrıntıdır. Yoksa korunuyor mu şeklinde bir düşünce bende oluşmamasına rağmen, 2/2/ 2007 tarihli yazılarında Fatih Altaylı ve Nazlı Ilıcak bu endişelerini kendi köşelerinde dile getirmektedirler ki kanımızca önemlidir. İşte yukarıda saydığımız bu küçük ayrıntılar, biz sevsek de sevmesek de “Emniyet-Asker” arasındaki çekişme varmış gibi görünen unsurların öncüllerini oluşturmakta ve adeta bir ip yumağın en içte gözüken ip uçları gibi karşımızda durmaktadır…
Hırant Dink’in basın şehidi olmasının arkasındaki temel tartışma ise; devletin yaptığı bütün işlemler ve eylemlerden dolayı hesap verebilir, şeffaf, hukukun üstünlüğüne inanmış ve yalnızca ‘devletin milletin bölünmez bütünlüğünü’ değil, onun da ötesinde / üzerinde yurttaşın temel hak ve özgürlüklerinin sonsuz bir şekilde korunmasının arzulanması çerçevesinde düşünülmesi gereken bir olgu… Bir diğer anlatımla, hukuk ve demokrasi isteyenlerle, demokrasiyi yok etmek ve mevcut sömürüye dayalı organize suç yapısını devam ettirmek isteyenlerin arasındaki bir satranç karşılaşması ve kaybedilen Hrant Dink’lerde ne acı ki ‘kabus / kaos tellalları’ için, bizim demokrasi cephesinden yok edilmesi gereken birer piyon olarak görülüyor…
Ama yaptıkları her terörist eylem, kendi sonlarının geldiğini görme aceleciliği ile planlanmış birer hezeyan kakafonisi biçimiyle ortalıkta duruyor... Ve kamuoyu bunları artık neredeyse tükürükleri ile boğacak kadar yakından tanıyor / görüyor, enselerinde duruyor, nefeslerini duyuyor ve gereken cezayı da adli yargı içinde verecek şekilde sabırla bekliyor…
Susurluk çözülemediği için, Şemdinli’yi doğru yorumlayamıyoruz. O zaman da ‘Sauna’ da terleyen ve Atabeyler de olanları yada olmayanları görmeyen / göremiyen insanlar haline geliyoruz. Basın şehidi Hrant Dink’in katillerinin yakalanması ile gündeme önceden onlarca kez pişirilip – pişirilip koyulan ve artık pis kokusundan insanların rahatsız olduğu bu eski yemeği, yeniden ortaya koyarken, bunun adını da emniyet, asker yada MİT arasında bir çekişme şeklinde ifade edenler, Susurluk’da da, Şemdinli’de de, Sauna’da da, Atabeyler’de de, Hrant’ın basın şehidi edilmesinde de hep ayni söylem ile hareket edip, emniyetin askeri yıprattığı gibi bir noktaya kilitlendiler.
Bir kere daha açık ve seçik olarak ifade etmek gerekirse, emniyet, TSK’yi göz bebeği gibi sevmekte, değer vermekte ve onun sürekli bu yerini koruyan bir statüde olması için kendisine düşen sorumluluğu, yasaların verdiği görev gereği yerine getirmeye çalışmaktadır… Kanımızca, AB ile bütünleşme sürecinde de bu durum artarak devam edecektir / etmelidir…
Yukarıdaki genel değerlendirmelerimizden ve konsepti net ortaya koyma çalışmamızdan sonra, basın şehidi Hrant Dink merkezli son gelişmeleri beraberce irdeleyecek olursak; Muhsin Yazıcıoğlu’nun Büyük Birlik Partisi de, Devlet Bahçeli’nin MHP’sinin yaptığı gibi kontrol dışı gelişmelere neden olabilecek yengeç büyümelere kendi içinde izin vermemelidir. Aksi halde BBP’nin bu 3-4 aylık süreç içerisinde çok ciddi sıkıntıları ve açmazları olabilir. Muhsin Yazıcıoğlu geç kalmadan bu konuda somut adımlar atmalıdır.
Eğer Hrant Dink eylemini siyasi bir cinayet olarak öngörecek olursak ki, kesinlikle öyledir, o zaman bu siyasi cinayet Türkiye'yi karıştırmaya ve Türkiye'nin yurt dışındaki itibarını zedelemeye ve AB sürecinin sıkıntıya uğramasınına aracılık ediyorsa üzerinde daha da dikkatli düşünülmesi gereklidir.
Yasin Hayal daha önceden Çeçenistana çarpışmak için gitmek isteyen ve Azerbaycan’a gitmesi ve geri gelmesi söz konusu olan birisidir. Bu çerçevede acaba El-Kaide irtibatlı mı diye de düşünülerek araştırılması da söz konusudur. Ancak El-Kaide ile direk irtibatı vardır yada yoktur denilemez. Savaşçı olma bağlamında da, Çeçenler tarafından belli konularda eğitilmiştir. Mc Donalds bombalanmasında da ‘internetten bomba yapmayı öğrendiğini’ söylemektedir. Ama Yasin Hayal’in acaba tek eğitim aldığı yer orası mıdır? Okul, eğitimde nasıl önemli bir kurum ise, insanın eğitim gördüğü diğer kurumlar da örneğin askerlik ve spor klüpleri gibi, üzerinde bir kere daha düşünülmeli midir? Basit birer soru şeklinde beyin fırtınası yapacak olursak, ‘…acaba askerliğini nerede yaptı, nasıl kurslar aldı, hangi spor takımında, hangi ad ile anılarak neler yaptı, nasıl bir kişilik sergiledi…’ diye de düşünülebilir mi?..
Yasin Hayal’ın Trabzon daki ikametgahının olduğu Pelitli bölgesi kırsal tabir edilecek bir bölgedir. Diğer bir anlatımla, şehir merkezi değildir. Adam psikopat ve Çatlı gibi, Ağca gibi olmak istediğini açık seçik de çevresine ifade eden birisidir. Yasin Hayal, herkesin kendisinden korktuğu çekindiği bir kişidir. Pelitli spor benzeri, örneğin son 6 ay içerisinde bütün Karadeniz bölgesinde legal biçimde kurulan dernekler ve diğer spor klübü gibi birliktelikler de acaba ortak payda oluşturma adına hassasiyetle araştırılmalı mıdır?..
Bundan sonraki 3-4 aylık süreçte, eğer Emniyet ürkütülmeyecek ve görev yapamaz duruma getirilmeyecek olursa, Konya örneklemesinde olduğu gibi, hem irticai, hem bölücü hem de organize suç örgütü haline gelmiş olan yapılar ile daha da fazla bir biçimde artarak mücadeleye devam edilecektir. Eğer bu yapılmaz ve emniyet görev yapamaz duruma getirilirse, Türkiye de hukuk dışı yollara, ve faili meçhullere doğru bir kayma söz konusu olabilir mi diye düşünülmesinde yarar vardır. Örneğin, Papanın Türkiye ye gelmesi sürecinde, en az 6-7 tane suikast girişimi emniyet güçleri tarafından önlenilmiştir. Başbakana suikast düzenlenmesi gibi bir durumda da belki onlarca eylem etkisiz hale getirilmiştir ki bu anlamda da güvenlik - emniyet çok ama çok önemlidir. Bu nedenle 'senden bir yoğurt olmaz' denilmesinin ne ülkeye nede kişilere bir faydası dokunmayacaktır…
Şu an ki mevcut duruma bakacak olursak, Hrant Dink olayında fail yakalandı, azmettiren de yakalandı. Onun arkasındaki yapıda da yakalanma yolunda ciddi adımlar atıldı / atılıyor. Bu konu ile ilgili olarak emniyet, her zaman olduğu gibi bu somut olayda da, elindeki bütün bilgileri diğer kurumlarla paylaşmaktadır / paylaşacaktır. Acaba diğer devlet kurumları da aynı paylaşımı yapmakta mıdır?... Medya da yer alan ‘…Ogün Samast'ın Samsun otogarında yakalandığı zaman üzerinde bulunan Turkcell sim kartının değiştirilerek yerine Telsim/Vodafone kartı konulduğu ortaya çıktı..’ anlatımı bile burada örneklem olması açısından kanımızca önemlidir / gereklidir.
Gerçek milliyetçiler ile milliyetçilik duygusunu abartılı bir şekilde kullanarak devletin güvenliğinin tehlikeye girdiğini, bu nedenle de halkın içindeki masum milliyetçilik duygularını kullanarak oluşturmaya çalışılan milis bir yapılanma, bir diğer anlatım ile yurttaşların duygularını istismar etmeye çalışan ‘ulusalcılık’ şeklindeki yapılanma birbirinden çok iyi ayırt edilmelidir. İnternette de ‘google’ üzerinden ‘ulusalcılık’ şeklinde yapılacak olan bir araştırmada / taramada, çok ama çok farklı ve birbirine taban tabana zıt köklerden gelmiş olan kişilerden oluşmuş bir organizasyon ortaya çıkacaktır ki; bu yapı bütünüyle yayın organları ve söylemleri ile kaosu desteklemekte ve arttırmaya çalışmaktadır mı diye sorulmalıdır. Buradaki ‘ulusalcılık’ ortak paydası ise yalnızca kaos oluşturmak ve rantın devamını sağlamak çalışmasıdır…
Bu yapının (Ulusalcılık) daha öncelerden kullandıkları gibi, son 6 aylık süreç içerisinde, devlet merkezli kaynak kullanımı söz konusu mu değil mi biçiminde bir araştırmaya sanki gerek var mıdır diye düşünülmelidir… Yine aynı yapının PKK benzeri bir şekilde, pek çok ihalelerde taraf olduğu, bağış topladığı, iş adamlarına çökerek maddi gelir elde ettiği ve bütün kamuoyunun çekindiği kurumlarda çalışmış ve oradan emekli olmuş bazı çok az sayıdaki nüfus sahibi kişilerin adlarını kullanarak, inanılmaz bir şekilde rant elde edip etmediği de çok iyi düşünülmelidir.
Olayları değerlendirip kamuoyu ile bilgileri paylaşırken, heyecanlı ve fevri hareketlerle bir kurumu yada kurumları linç etme, etkisizleştirme ve iş yapamaz hale getirme psikolojisi ile yaklaşmaktansa, soğuk kanlılığı muhafaza ederek ve yasalar gereği emniyetin yapması gereken eleman kullanımı konusunda da hassas düşünülmesinde yarar vardır. Emniyetin yasalar ile kendisine verilmiş bir görev olan istihbarat elemanı kullanılması olgusu, eğer bu şekilde olumsuzlanacak olursa, bundan sonraki süreçte böylesi kişileri bulmak ve kullanmak alabildiğine zorlaşacaktır.
Ogün Samast'ın Samsun da bayrak, Atatürk ve yazı önünde çekilen resmini kimin çektiği ve hatta 'şöyle ortaya geç ki resim daha belirgin ve güzel çıksın' diye akıl verdiği / yönlendirdiği belli iken ve video kayıtlarında bile açık ve seçik duruyorken, neden Doğan Haber Ajansı'na kimin resmi servis ettiği ve hatta TGRT’ye kimin verdiği doğru dürüst araştırılmıyor. Ve hemen sonrasında da ‘…TGRT Televizyonu'nun … nezdindeki akreditasyonu iptal edilmiştir…’' denildiği üzerinde de derin derin düşünülmelidir... Bir kere daha söylemek gerekirse, bundan sonraki 5-6 aylık süreç çok ama çok önemlidir. Bu süreçte siyasi iradeye de, toplum destekli polislik bağlamında yurttaşlara da çok yapıcı görevler / sorumluluklar düşmektedir. Aksi halde ciddi bir kaosun kapısı aralanmaktadır...
Bütünüyle Karadeniz bölgesi, Mersin, Antalya, Gümüşhane, İstanbul merkez, İzmir vb iller bu çerçevede patlatılmak ve halkın birbirine girmesinin arzulandığı / istenildiği ve bilinçli olarak Ulusalcı yapılanma tarafından kaşınılan yerlerdir. Örneğin Mersin de bu aynı olan yapının sol eli, Kürt kökenli vatandaşları kışkırtmak ve saldırmaya hazır hale getirmek için kullanılırken, sağ eli de Türk olanlar içerisinde milliyetçilik duygusunu kışkırtmak şekliyle sürekli olarak işlemektedir. 12 Eylül öncesinde ayni silahla sabahtan bir ülkücünün, öğleden sonra da bir devrimcinin öldürüldüğünü yazan Ertuğrul Özkök’ün anlatımına benzer bir durum mu acaba söz konusudur?.. . Amaç 12 Eylül öncesindeki Maraş, Sivas, Malatya, Çorum benzeri halk hareketlenmelerini gerçekleştirmek midir?..
Trabzon daki olanlara baktığımızda TAYAD'da karşı olan tepkisel hareketlilik Karadeniz bölgesi için bir ilkti. Ancak bu ilk TAYAD olaylarında da Radikal’den Hasan Celal Güzel; ‘…o bölgedeki bir tarikat lideri ile irtibatlı mahalli bir tv’nin olaylar başlamadan 5-7 dakika önce, alt yazı ile olayları duyurması ve bu konu ile ilgili insanlara cep tellerden mesajların çekilmesinin söz konusu olduğunu..’ yazmıştır ki kanımızca önemlidir. Daha sonradan gerçekleşen Mc Donalds bombalaması, daha çok Çeçenistan bağlamında gerçekleştirilen bir eylemdir. Onun hemen arkasından da Ankara da Rus Büyükelçiliğine benzeri bir eylem yapma düşüncesi içerisinde olan kişiler, emniyetin başarılı operasyonu ile yakalanmışlardır. Trabzon merkezli bütün Karadeniz bölgesinde, PKK’ya karşı duyulan tepkiler, milliyetçilik hareketlenmelerine dönüştürecek şekilde acaba ‘ulusalcılar’ tarafından kaşınmakta mıdır?..
Karadeniz bölgesinde uzun soluklu çalışmalar yapılması, etik değerlerin rehabilitesi ve Nataşa faktörünün çok ciddi erozyona neden olmasının sıkıntılarının giderilesi lazımdır. Genç ve eğitimsiz nüfusun varlığı, işsizlik, maceraperestlik, Kurtlar Vadisi tiplemelerine özenti, PKK ve Kürt organize suç şebekelerine kinlenmek, İstanbul merkezli Karadenizli ve milliyetçi söylem içindeki çeteleşmelerin insan kaynağını bu bölgeden karşılaması da acil çözüm bekleyen diğer handikaplardır.
Eğer Türkiye salt devletin korunması merkezli düşüncenin daha da geliştirilerek, yurttaş odaklı güvenlik hizmeti sunma bağlamında yoluna devam edecekse, AB ile bütünleşme gerçekleşecekse, hukukun üstünlüğü, devlet görevlilerinin her türlü eylem ve yaptıklarından şeffaflık ve hesap verebilirlik çerçevesinde hareketlerinin sağlandığı bir yapıya kavuşturulmasında yarar vardır. Emniyet birimlerinin son 10-15 yıl içerisinde kendini yenilemesi ve yeni bir sürece geçmesinde ki en önemli etkenlerden bir tanesi, bireysel anlamda ve kurum olarak sıradan sivil mahkemelerde sanık sandalyesine polisin oturtulması ve yaptıklarından bağımsız mahkemelerde hesap vermesinin söz konusu olmasıdır. Ayni durumun acaba bütün güvenlik güçleri içinde sağlanmasında yarar var mıdır diye düşünülmesinde kanımızca sayısız faydanın varlığı söylenebilir mi?
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın ‘milliyetçilik bu ülkenin harcıdır’ söylemi gerçekten de göz ardı edilmemesi gereken önemli bir tespittir. Ancak konunun hassasiyeti göz ardı edilerek yapılabilecek bazı kastı aşan değerlendirmeler, alanda mücadeleyi veren emniyetçileri üzebilir ve pasifize olmalarına neden olabilir… Deniz Baykal tam anlamıyla doyurucu bir şekilde konu ile ilgili brife edilmeli ve olası ise çok net bilmediği konularda kendisine sürekli yardımcı olunmalıdır. Bu bağlamda Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın da, MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli ile milliyetçilik konseptinde yaptığı tartışmalardan kaçınmasında sayısız yarar vardır. ‘Bu konunun ne kadar hassas ve önemli olduğunu Başbakan iken yaptığım kastı aşan bir konuşmamdan sonra gelen binlerce tepkiden anladım’ diyen Süleyman Demirel’in anlatımları da burada aklımıza getirilmelidir.
Emniyet gücendirilmemeli, iş yapamaz duruma getirilmemeli ve elindeki kartlar tüketilmemelidir. Aksi halde anti demokratik durumlar, hukukun rafa kaldırılmış olduğu ve insan haklarının hiç önemsenmediği süreçler ortaya çıkabilir. Askeri müdahale sonrasındaki süreçler biçiminde adlandırılacak olan bu dönemler, aslında polisin işini yapması açısından çok ama çok daha rahat olmasını sağlayacak zaman dilimleridir. Ama buna rağmen, polis, demokrasiyi, hesap verebilirliği, yaptığı her türlü işlemde şeffaflığı ve hukukun üstünlüğünü istemekte, anti demokratik uygulamalara gücünün yettiğince de karşı durmaktadır. Bu susturulmamalıdır. Çalışanlara ya Fethullahçı yada Alevi diyerek iş yapamaz duruma getirilmemelidir. Ayni durumun TSK da da haksız bir biçimde Sabatay nitelemesi ile yapıldığı gibi…
Bundan sonraki 5-6 ay çok ama çok önemli bir süreçtir. Emniyet yıpratılmazsa her türlü karışıklığa neden olacak bölücü, irticai ve ayrılıkçı terör örgütlerine karşı mücadelesini yapmak adına kısa-orta-uzun ölçekli eylem planlarına sahiptir. Eğer polis zaafa uğratılırsa, sıkıntılı bir sürecin başlayacağını söylemek, hiç de kehanet olmayacaktır. Kaşınılmaya başlayan ve artık patlatılmak istenilen sivilce gibi şehirler söz konusudur. Hrnat Dink’in basın şehidi olmasından hemen sonrasındaki 1 hafta içerisinde, Anadolu’daki 10-12 farklı ilde ‘hepimiz Türküz, hepimiz milliyetçiyiz, hepimiz …’ gibi duvar afişleme ve yazılma çalışmaları ile rant Atatürkçüsü olan, sahte Atatürkçü olan, Atatürk den nemalanmak isteyen bazı insanların bir hareketlenmesi söz konusudur. Bu yapılanlarla halkın birbirine düşürülmesi çalışmalarına inanılmaz bir hız verilmektedir.
İzmir’deki Diyarbakırspor-Karşıya maçı sonrasında çıkan olaylarda bir örneklem olması açısından önemlidir. Yine örnekleme olması açısından, kamuoyunun bilmediği ve fakat çok önem taşıyan 2006 yılı içerisinde, emniyetin yakaladığı C4 miktarı nerede ise 900 kiloya yakındır ki, 5 kilo C4 ile en büyük bir alış-veriş merkezinin havaya uçurulması sağlanılabilir. Konunun hassasiyetinin bu çerçevede düşünülmesinde yarar vardır ki emniyet güçleri böylesi patlamaya hazır bombalardan onlarca bulup faillerini de yakalayarak kendi üzerine düşeni yapmıştır. Hanefi Avcı ve Sabri Uzun’un söylemleri ile; ‘bunu susturmak gerçekten bu ülkeye ve emniyete çok ama çok yazık etmek demektir…’
Devleti korumak devletin görevlilerinin güvenlik güçlerinin işidir. Ne zaman ki birileri yada yapay oluşturulmuş gruplar, devletin bu görevini kendi işleri gibi topluma empoze ederler ve oluşturacakları yapay yada var olan düşmanlarla çarpışmaya başlarlar, o zaman kaos gelir ve demokraside de sıkıntılar ortaya çıkar.
Son olarak, olan bütün bu kaosa dönük eylemler, son çırpınışlardır. Devleti ve milleti ile bütünleşmesini bir kere daha gösterecek olan bu ülkenin insanı, toplum destekli güvenlik biçiminde kendisine yardımcı olunması durumunda, faili meçhullerin hiç olmadığı bir yapıya kavuşacaktır. Allah Hrant Dink’e rahmet eylesin ve bizi de cennette ona komşu etsin…
Bu Yazı www.polis.web.tr Adlı Siteden Alınmıştır. |
| |
| Yazar:
Önder AYTAÇ (LLB, Dip, Msc, PhD) |
14.02.2007 |
| |
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş veya Eklenen Yorumlar Onaylanmamış.
|
|