|
| Huzuru Arayan Bilim Üzerine-3 |
|
| Yazar:
Safa Tarık OĞUZ |
08.09.2006
|
 |
Osmanlı Devleti 622 yıllık süresince farklı din, dil ve ırktaki toplumları hep birlikte yönetme başarısı göstermiş ve hoşgörü anlayışını fertlere hissettirerek bu vesileyle toplumun da hoşgörü içerisinde yaşamasını sağlayıp, günümüzde bizim ’Osmanlı Hoşgörüsü’, Batılıların ‘Pax Ottamana’ olarak nitelendirdiği kavramı insanlık literatürüne sokmuştur. Ceza insanların akıllarında duydukları andan itibaren olumsuz manalar oluşturdukları bir kelimedir. Cezanın her türlüsü(cezayı gören açısından), insanın kabul edemeyeceği niteliktedir. Farklı din, dil, ırk (ve daha nice farklılıklardan oluşan) renkli bir fayans niteliği taşıyan Osmanlı Devletinde, şahısların işlemiş olduğu suçlara karşı bu olumsuz kavramın uygulanmasında büyük başarı gösterilmiştir. Her an toplumsal bir infialin oluşmasına zemin hazırlayabilecek dengesiz cezalandırmadan kaçınılmıştır. Osmanlı Devletinin ceza hukuku tanzimattan önce ve tanzimattan sonra olarak ikiye ayrılmaktadır. Tanzimattan önce genel olarak İslam hukukuna göre karar alınırken tanzimattan sonra ise Avrupai bir ceza hukuk sistemine yönelme olmuştur. Osmanlı Devletinde devlete karşı işlenen suçlarda kim olursa olsun ortak ceza hukuku uygulanmaktaydı. Mahkeme başkanı kadılardı. İşlenen suç gayri müslimler(azınlıklar) arasında ise istenildiğinde islam ceza hukuku veya o gayri müslimlerin kendi hukuku uygulanmaktaydı. İslam Ceza Hukuku, dinin, malın, canın, neslin ve ırzın muhafazasına önem vermiş, bunlara tecavüzü suç saymıştır. Öncelikli olarak suçu önlemeye çalışmış, suça teşvik edici unsurları ortadan kaldırmış, fakat buna rağmen suç işlenmişse ceza müeyyidesini uygulamıştır. İslam Ceza Hukuku, suç ve cezada da kanunilik, şahsilik, umumilik,suçta ve cezada orantılılık prensiplerini Avrupa Ceza Hukukundan çok daha önce getirmiştir, suç ve cezada keyfiliği ortadan kaldırmıştır. Suçta kesinlik aramış ve bunu da açık şartlara bağlamıştır. Şüpheli durumlarda cezayı uygulamamış, hatta hakimleri, şüphe bularak cezayı uygulamamayı teşvik etmiştir, yanlış yere ceza vermektense, yanlışlıkla suçların affını tercih etmiştir. İslam Ceza Hukukunda suçun unsurlarının gerçekleşmesinde şüpheye yer olmayan bir kesinlik aranmıştır. İspat vasıtaları olarak sadece şahitlik ve ikrar müesseselerini kabul etmiş ve azami derecede titizlik göstermiştir. Şahitliğin kabulü için en az iki adil erkeğin, işlenen suçu şüpheye mahal bırakmayacak şekilde bildirmeleri gerekmektedir. İkrar ise suçlunun kendi suçunu bildirmesidir ki, kişi daha sonra ikrarından dönerse veya baskı altında ikrar etmişse bu ikrarı geçerli olmamaktadır. Osmanlı Devletinde ceza kaynakları üçtür. Bunlardan birincisi İslam ceza hukuku ‘ukuubat’, ikincisi Türklerin İslam dinini kabulünden önceki gelenekleri, üçüncüsü ise Osmanlıların sonradan koymuş olduğu yasalardır. İslam'daki cezalar dörde ayrılır: Had, kısas, diyet ve Ta'zir. Had cezaları Allah'a karşı işlenen suçlar için Allah'ın hakkı olan, bu yüzden de değiştirilemez cezalardır. Bunlar kanunda gösterilen cezalar gibidir. Had cezasını gerektiren suçlar zina, kazif (veya zina iftirası) şarap içme, hırsızlık, haydutluk gibi olanlardır. Bunlardan zina için recm ve 100 değnek cezası, kazif için 80 değnek, şarap içme için 80 değnek, hırsızlık için bir organın kesilmesi, haydutluk, yol kesme için duruma göre öldürme, teşhir bir organın kesilmesi gibi cezalar verilirdi. Kısas ve diyet bir çeşit ödeşme, takas cezalarıdır. Bunlar öldürme, bir organın kesilmesi veya para, mal olarak ödeşme olup, bu sonuncuya, Osmanlı kanunlarında "kanlık" denmektedir. Kısas, kama, bıçak gibi araçlarla yapılmaktadır. Taz'ire gelince, bundan önce belirtilen cezalardan farklı olarak taz'irde önceden sayılmamış suçlardan gene önceden sayılmamış cezalar olup, bunlar, yargıcın takdir hakkına bırakılmıştır. Yargıç isterse suçluyu bağışlar, sürgüne gönderir, tutuklar, teşhir ettirir, değnek cezasına çarptırırdı. Burada "had" cezalarına göre sınırlamalar tanınmıştır. Ayrıca devletin dirliği ve çıkarları için şeyhülislamdan alınan bir fetva üzerine hükümdarın "siyaseten katl" denilen ceza verme yetkisi tazir'e benzemektedir. "Siyaseten" çok defa ölüm cezası anlamınadır. Şeriatla işbirliğiyle verilen bu ceza, padişahın can ve mal üzerinde sınırsız yetkisine dayanan bir örf hukukudur. Bunu gerektiren suçlar ise padişahın tahtını tehlikeye düşürme, padişahın canına kasd, tahkir, devlete karşı ayaklanma, padişaha yalan söylemek, kalpazanlık, halk malını çalma, zulüm, nüfuzu kötüye kullanma, casusluk, eşkıyalık, görevde başarısızlık, sadrazama karşı işlenen suçlar, padişaha baskı yapılması ve benzeri suçlardır. 15. ve 16. yüzyıllarda yürürlükte olan kanunlardan Fatih Sultan Mehmet Kanunnamesi, Kanuni Sultan Süleyman Kanunnamesi, Bosna Kanunnamesi gibi kanunlarda da çeşitli cezalara rastlanır. Bunlar içinde cerime, siyaseten salb "asma", "çomak urma", "çomaklama", sakal kesme, suçlunun alnını "dağ etme" (kadın pazarlama suçlarında), işkence, el kesme, kollara bıçak sokup gezdirme, sürülme, kat-ı uzuv, teşhir, alna damga basma, siyaseten teşhir, topluca yemin ve ceza, kasâme gibi cezalar bulunmaktadır. Yargıcın takdirine bırakılmış cezalarda suçu yüze vurma, öğüt verme, azarlama, kulak çekme, teşhir, mali cezalar, mirastan yoksun bırakma gibi bir ölçüde hafifleri de bulunmaktadır. Her zaman rastlanmayan fakat tarih kitaplarının kaydettiği çeşitli ağır cezalar arasında mağaraya kapatıp içine duman salarak öldürme, çuvala koyup suya atma, XVI.yüzyılda rastlanan ve adı, topa bağlama olan suçluyu topun ağzına koyarak mermi gibi atmak, linç etmek (keşkeş), deri yüzme, çarmıh, kazık, çengel gibileri bulunmaktadır. Osmanlı Devletinde hapis cezasıda bulunmaktadır. Ancak bu cezaya, diğer ceza hukuk sistemlerindeki gibi rağbet edilmemiştir. Biraz önce de bahsettiğimiz gibi daha çok bedeni cezalar ön görülmüştür. Ancak bununla beraber mahpusunda hakları korunmuş, mahpusun kesinlikle öldürülmeyeceği, dövülmeyeceği, işkenceye maruz kalmayacağı, çalışmaya zorlanmayacağı, teşhir edilmeyeceği fıkıh kitaplarında yer almış ve uygulanmıştır. Yukarıda vermiş olduğumuz örneklerde Osmanlı Devletinde birçok kimsenin sokaklarda çolak gezdiği, kimilerinin ucube bir şekilde toplum içinde barındıklar gibi ibr tahayyül içine girmiş olabilirsiniz. Belirttiğimiz gibi suçlunun o fiili işlediğinin kanıtlanması için bir çok kanıt aranmıştır. Örneğin İslam'da da görülen recm, yani suçlunun yarı beline kadar toprağa gömülüp taşlanarak öldürülmesi cezasına Osmanlı' da pek az başvurulmuştur. Bu ceza Osmanlı tarihinde yalnız bir defa görülmektedir. 1680'de Kazasker Beyazizade Ahmet Efendi'nin İstanbul Kadısı iken Aksaray'da kavaf Abdullah Çelebi'nin karısının bir Yahudi ile zina etmesi üzerine kadını Sultanahmet'te recm ile öldürttüğü, Yahudi'nin de boynunu vurdurttuğunu yazmaktadır. Bunun yanısıra bir suçun işlenmesinde böyle ağır yaptırımlarla karşılaşacağını gören şahıs bu suçu işlemeye teşebüs etmeyecektir. Eğer bir suç fiilini gerçekleştiren şahsın bu suçu biyolojik bir rahatsızlığı sebebiyle işlediği tespit edilirse, ceza yerine onu hastanelerde tedavi etme tercih edilmiştir. Tanzimattan sonraki dönemde meydana getirilen kanun olan Mecelle bütün toplumsal düzenlemeleri içerisinde barındırmaktaydı. Avrupadaki ceza uygulamalarının yanısıra, İslam müçtehidlerinden fikirler alınarak oluşturulan ceza hukuku kısmında modern cxeza hukuku sisteminin yavaş yavaş yerleşmeye başladığı, bedensel cezalar yerine, hapis cezalarının arttığı görülmektedir. O dönemde meydana gelen devlet sistemindeki çarpıklıklar sebebiyle bu kanunun uygulamaları bir netice verememiş, devletin içinde bulunduğu sıkıntılı durum fertleride etkileyerek toplumsal huzursuzluk meydana gelmiştir. Buradan da anla şılacağı üzere, şahısların suça yönelmesinin engellenmesi sağlam bir ceza hukukunun yanısıra devletin fertlerine sağladığı sosyal imkanlardan ve siyasi yapılanmasıyla verdiği güvenden geçmektedir. Devletine güvenen bir fert, devletinin zarar görmesini istemez. Bu fertlerin sayısının çokluğu ise toplumun devletine güvenmesi ve sağlam bi sosyal yapının varlığını beraberinde getirir. Osmanlı Devleti sınırları içersinde yaşayan fertler bu güveni tamamen duymuş olmalarından, bir çok gayri müslim kendi ceza hukuku ile yargılanma yerine Osmanlı Makamlarında yargılanmayı tercih etmiştir. Padişahına (Fatih Sultan Mehmet) bile ceza verebilen hukuka güven duymamak elde değil. Ancak insan unsurunun bulunduğu her sistemde hata payıda muhakkak bulunmaktadır. Osmanlı ceza sisteminde yer yer hatalar yapılmış ancak bu hatalar deryada damla kalmıştır. Son dönemlere doğru ceza hukuk sistemindeki bu hataların artması ile birlikte ise farklı bir sistem geliştirilmiş ancak bu sistem topluma adapte ettirilemeyerek toplumsal sorunlar silsilesine gebe olmuştur.Fakat şu açık şekilde görülmüştürki Osmanlı Devletinden sonra hiç bir yönetim halkına ceza sistemini , adalet terazisini bu kadar dengeli tutarak uygulayamamıştır. |
| |
| Yazar:
Safa Tarık OĞUZ |
08.09.2006 |
| |
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş veya Eklenen Yorumlar Onaylanmamış.
|
|