AkadeMilenyum




      
Ana Sayfa Yazılar Haberler Dost Siteler Site Haritası İletişim Hakkımızda  
| Kullanıcı Girişi: 
 YAZILAR
 Adli Bilimler
 Bilişim
 Diğer Disiplinler
 English
 Hukuk
 Kriminoloji
 Özel Dosyalar
 Polis Özel
  -Meslek İçi
  -Önleyici Polislik
  -Polis Eğitimi
  -Toplum Destekli Polis
 Polis Yönetimi
 Suç Türleri
 Terör
 
 

forum
ARAMA
   Arama
 
   Yazılarda Ara

   Haberlerde Ara
 

ANKET
Soru:
 Yazarlarımız Önder AYTAÇ & Emre USLU´nun "Yalan: TSK, Başbakan, medya" yazısında da geçen "Yalancı Medya" ´nın varlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ve bunlar yazıda belirtilen tarzda medya kuruluşları.

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ancak bunlar yazıda belirtilen tarzda medya kuruluşları değil.

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ancak bunları yazıda belirtilenlerle sınırlandıramayız.

   Hayır böyle medya kuruluşları olduğunu düşünmüyorum.

   
 
Son Üyeler
mehtap
mimresat
mrguardian
selcukokmen
enginakman
 
En Çok Okunanlar
Mutluluk Yoldur

Türkiye'de Sol Terör Örgütlerinin Gençlere Yönelik Faaliyetleri Bağlamında Aile Ve Polisin Rolü

Aile İçi Şiddet

Askerlik Konusunda Atılacak Somut Adımlar

Seri Katiller

 
Son Yorumlananlar Yazılar
Polisiye Roman Ve Hikayelerin Polis Gözüyle İncelenmesi

Hala İçeriye Tıkılmamış Ama Sırasını Bekleyen Ergenekonculara Tavsiyeler

Dış Politika´nın İç Politika´ya Etkisi

 

 Efkar Dağıtan Polis Yazdır 
 Yazar: İsmet KAPLAN 27.07.2006  
Efkar Dağıtan Polis

EFKÂR DAĞITAN POLİS

            “Efkâr dağıtmak” tâbiri , melankolik ve de alkolik bir sahneyi çağrıştırsa da biz mecaz değil gerçek anlamını kullanacağız.Efkâr , “fikirler” demektir…Ve Cemil MERİÇ’in “dergi” için “hür tefekkürün kalesi” demesinden yola çıkarak efkârımızn distribütörü olan Çağın Polisi’nden selâm göndererek yeni konuları gönderelim….
1-“HİT” LER HEP VAR
            Bir soykırım sabıkalısını, bir savaş müsebbini efsâneleştirecek değiliz elbette.Kast ettiğimiz şu ki , her devirde “kötü rûh” lar , ikâmet edebilecek bir beden buluyorlar, bu “ikâmet adresleri” farklı olsa da, polisçe düşünmek odur ki ; sürekli kostüm değiştiren zanlıların,  kılıktan kılığa girerek tespitlerini yapsın, meseleyi aydınlatsın…
            “Hit” kelimesi İngilizcede “vurmak , darbe” gibi şiddet aromalı bir kelimedir.Ayrıca hâl-i hazırda kullanılan diğer bir anlamı, “popüler, meşhûr, çok tutulan, zirvede…vs.” gibi kelimelerdir.İşte “Hit” in “hit” olduğu; yâni şiddetin revaçta olduğu bir zamanın şâhitleri olarak , Adolf Hitler ayarında hep birileri olmuştur diyoruz.Bakın “Prokrustes Yöntemi” ne:
            "Prokrustes , Yunan mitolojisinde bir hükümdâr. Her hareketini devlet lehine saydığından “dediğim dedik, astığım kestik” idi.Bir han yaptırmıştı. Konaklayanları önce belirlenmiş bir yatağa serer, uzun boylu ise bacaklarını kestirirdi.Kısa gelirse zincirle uzatırdı.Tek hedefi , kendi ölçülerince insan yetiştirmekti.Ve bir gün Thesus geldi.Prokrustes’i  önce kısa bir yatağa yatırıp bacaklarını kesti.Sonra uzun bir yatağa yatırarak bacaklarını uzattı…"
            Haleflerinden Adolf’un “Saf Alman Irkı”  idealini mi hatırlatır size ; George Orwell’in "1984" isimli  romanını mı anımsatır , bilemeyeceğim. Hep “hit” kalmak için , “hit” fiilinin fâilleri olanları besleyen önemli bir unsur, aşağılık kompleksli insanlardır.Zorbalar , küçümsemeden büyüyeyemez.Kendilerini küçümseyenler ise o "kör" lerin aradığı bir göze ikincisini sunarlar.
            “Suç” saflarına “güç” katan , kendini bu zorbalara kıyaslayarak  “hiç” kabul eden insanlardır.Onları “korkusuz” yapan, karşılarındakinin korkularıdır.Onları “dolu-dizgin” hâle getiren, “dizgin” lerini kaptırmış “boş” insanlardır.
            “Hitler” leri “mit” ler hâline getirerek efsâne yapıp başta tutanlar, gerçeklere nüfûz ettirebilecek bilgilerin alanında değil, bir  “yalan” ın içindeki nüfûsu teşkil etmektedir.Eksik bilgi , tam hatâya sebebiyet verir.
            Heybetini muhafazâ edemeyeni , heybe takıp muhâfız yaptırırlar.Hem de nelerin muhâfızı...Meydanda olup bitenlerin teşhisini yapmak için okumayanlar, teşhisten sonra tedâvi için gerekli adımları atmayanlar, meydan okunulmaya müsâit hâle gelir.
            Elindeki “değer” i bilmeyen  , sırtındaki “eyer” e râzı olur.Okumayanın canına okurlar.
İsmet...13/11/2004
2-TEORİ-PRATİK ÇELİŞKİSİ’NE DÂİR
            Merhaba sevgili dostlar,
            2005'in ilk günü bugün...Zaman , çeşitlilikleri , çeşitlilikler , unutkanlıkları getiriyor.Hâfızâmızın vekâletini almanaklara, haber programlarına , çalar saatlere...vs.  verdiğimizden akıllarda ne gelecek "helecân"ı , ne de geçmiş "heyecân"ı..."Günü kurtarmak" mı tek kahramanlık (!) ?
            Felâketlerin yönünü "Güney Asya" , "Orta Doğu" , "Kuzey bilmem nere" diyerek hesaplamak , tam koordinatlar üzerinde dolaşan kendimizi hesâba katmamak demektir.
 
NEYE NİYET, NASIL DİYET
            Şişmanlıktan pişmanlık duyanlar , diyetler arasında mekik dokuyor. Diyet , perhiz , rejim ; artık ne derseniz… Zayıf olmak , böyle insanların “bam teli” , “yumuşak karnı” dır.İşte tam da bu noktada , insanların “zayıflık zaafını”  sömürüp semirenler , bir diyet bombardımanına tutuyor.Rejim konusunda irâdesini ispatlayamayanlar , “rejim düşmanı” olarak şişman da kalabiliyor.Kimisi de  böyle diyete , pahalı diyet ödüyor.Bu diyetlerde istenen prosedür , bâzen birbirini çürütecek derecede aykırı menüler sunuyor.
            “İhtiyâç karşılama” adına meydana çıkanlar , “yaşam” diyerek “ölümü gösterip sıtmaya tutturan” anofel sinekleri gibiler… İnsanları ,  kendilerini  “muhtâç” olarak görmeleri için programlayanlar , virüsleri salıp , “anti-virüs satışları” nı artırmak niyeti olan anlayıştan başkası değildir.Önce şişirirler , sonra havanızı alırlar. Havanızı derken , paranızı , aklınızı…Yoksa , gerçekte hava alan , zayıflık zaafı olan şişmanlardır.
            “Şişman , şişirilmiş” diyerek , boşluklu insanların dolduruşa gelmelerini kast ediyoruz. Zaaflarının denize düşürdüğü bu karabataklar , her yılanı can simidi zannedip sarılmaktadır. Sâdece fazla kilolardan , ağırlıklardan bahsetse idik , “hafif” kalırdı. İhtiyâç fazlası ne varsa , “ayakları yere basmayanları”  şişirip havalandıran ne ise , aklı havada , burnu havada olanlara “yerçekimi” ni unutturan ne ise , hepsini bu “niyeti bozuk diyet” çerçevesinde değerlendirerek , bu çerçeveye dâhil olan “şişmanları , şişirilmişleri” mevzû-u bahis etmek istiyoruz.
            Ömer SEYFETTİN’ in de “Diyet” isimli bir hikâyesi var.Orada , birisi , diğerinin kolunu kesilmekten kurtarmak için gereken diyeti ödüyor. Fakat daha sonra bu iyiliği her fırsatta başa kakıyor. Kolu kesilen , bu aşağılayıcı duruma dayanamayarak , kolunu kesiyor ve ona göstererek onurunu kurtarıyor.Kolunu kaybediyor ama onurunu kazanıyor.
            Bugün de “diyet” için kolunu kesenler var ; ama onurunu kurtarmak için değil ; kilo vermek için…Yukarıdaki ne kadar onurlu bir davranış olarak görünüyor ise  , bu da o kadar akılsızca…Zîrâ ; bugünküler , “düzenli bir beslenme programı” nın tâkipçisi olabileceği yerde , “şu benim sağ kolum üç-dört kilo çeker herhalde” diyerek kestirip ,  “kestirmeden” (!) hallediyor bu işi…Bakınız , neyi neye fedâ ediyor? Kilosunu vereceği yerde kanını , canını veriyor.Yâni ; “tutunma” sını mümkün kılan “kol” undan oluyor ;  daha hayattâ nasıl tutunabilir bu korsan bozması?
            Böyle şey olur mu demeyin? Hap yutmuş bir psikopatın kendini jiletlemesini görenleriniz olmuştur. İşte , bunlar da onlar gibi… “İhtiyâç”  adı altında , her şeyi yutan , sonra şişerek hapı da yutanların , hap yutmuş psikopattan ne farkı kaldı? İkisi de hapın narkotik etkisi ile “hayal âlemi” nde geziyor, gerçeklerden soyutlanarak aklını , duyularını , duygularını devre dışı bırakıyor ve   bu "acı duymaz" ,  "akıl almaz"  jiletlemeyi / kol kesmeyi yapabiliyor. "Elini  veren kolunu kaptırır"  derler ya  , yukarıdaki “hormon tüccârları” , işte bu zümrenin tanımıdır.
            Elle tutulur bir iş yapmak isteyenler ,  kolunu kaptırır mı , keser mi hiç?
ismet…1/1/2005
3-HİÇ DENİZYILDIZI KURTARDIK MI?
Öğüt verme târihinin hemen her döneminde olduğu gibi günümüzde de  yazı-çizi câmiâsının en gözde tercihlerinden birisi ,  bir kısım hikâyecikleri alıntılayarak verilmek istenen mesajı,  o hikâye , o anlatılan üzerine binâ etmektir.Arzu edilen bilgilendirme ve eğitim , bir kısa hikâye ile okuyana hediye edilmek  istenir.Cidden enfes örnekler vardır bu alanda ve fakat günümüz sisteminin  birçok gereksiz ve de zararlı işlere , rüşvetçi belediyelerin ruhsat vermesi gibi ruhsat vermesinden dolayı , bu güzelim mesajlar da “kullanma” değil , “bulundurma” ruhsatlıdır.Oysa ki , gelişim hayâtını korumak adına bu silâh , “kullanma” ruhsatı ile taşınmalıydı.Yâni hikâyelerdeki mesajlar , insanın kişiliği adına bir “gelişim mevzuâtı” gibi algılanmalı ve o mevzuâttaki kanunlara dayanarak insanlar o mesajları birer kanûnî görev gibi yerine getirmeliydi.İllâ ki vardır bir kısım “aldığı mesajı yerine getiren” müstesnâ insan ve fakat çoğunlukla bu mesajlar birer mâlumatfurûşluk malzemesi , bir tiraj vesilesi , bir sohbet tatlandırıcısından öteye geçemiyor.Kitabın içindeki anlamlara duyulması gereken istekten ziyâde , cildine duyulan bir fetişizm (belirli nesneye dokunma sapkınlığı) ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.Yürüyüşünü düzeltmek için kafasında kitap taşıyan keklik taklitçileri , o yürüyüşle hangi yolda yürüyor dersiniz?İşte bu “derdi ders almak olmayan” kitlenin mağduru olmuş nefis bir hikâye:
“Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir nesne  atan başka bir adama rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sâhile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder ve
-“Niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsunuz?” diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi ,
- “Yaşamaları için” yanıtını verince, adama şaşkınlıkla
-“İyi ama , burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza imkân yok. Sizin bunları denize atmanız neyi fark ettirecek ki?” der. Yerden bir denizyıldızı daha alan kişi onu denize atarken,
-“Bak , onun için çok şey fark etti!” karşılığını verir.”
Bu hikâyeyi okuyan kaç kişi acabâ “denizyıldızı cankurtaranlığı” na soyundu?Denizyıldızları için çok şey fark ettiren bu hareket , okuyuculara bir şey fark ettirdi mi ?
Benim fark ettiğim şu ki; doğru işi yapmakta “nicelik” yâni “çokluk” değil “nitelik” yâni “kalite” önemlidir.Ve bunu anlamayanlar “caydırıcı” olmamalı , tam tersine caymayan bir tavrı ateşlemeli ve  caydırmak isteyeni  olumlu bir şaşkınlığa sürükleyerek niteliğe nicelik kazandırmalıdır.O da elini taşın altına koyması gerektiğini fark etmeli ve yük hafiflemelidir.Eceli gelmiş denizyıldızının vebâli , kurtarma kapasitesi belli kişilere sorumluluk yüklemez ve okkanın altına götürmez. “Battı denizyıldızı yan gider” şeklindeki embesil anlayıştır karşı olduğumuz...
Bunlara ek olarak insan karakterinin dinamikleri olan özelliklerden tâviz vermek , “kurtarılamayan bir deniz yıldızı” gibi algılanmalıdır.Meselâ , bu hikâyeyi okuduğunu bildiğim  bir insan , okumadan önce de bildiğim kadarıyla  “doğrucu Davud” dedikleri gibi kendisini şartlara endekslemeksizin hep doğruyu söylemeye çalışırdı.O kadar ki , aynı odada yanındaki arkadaşa bir telefon gelse ve arkadaşı “olmadığımı söyler misin?” dese , söylemez ve fakat onu da mağdur etmeden prensibinden tâviz vermezdi.(nasıl olur demeyin ; ben şâhid oldum…)Ve bu hikâye ile o özelliğinin teorik dayanağını da bulduğunu düşündü.Eğer bir kez bile olsun doğru söylemeyecek olsa , bir denizyıldızının kâtili gibi hissederdi kendisini. “Yalandan kim ölmüş?” diyenlere , o arkadaş ,  denizyıldızı cesedlerini işâret etmekte ve böylelikle “deniz” in nasıl kirlendiğini göstermekteydi.Evet , yalandan denizyıldızları ölmüştü.Başkasının bu konuda ne düşündüğü önemli değildi onun için.Anlayana doğruyu söylemekle sorumlu bilirdi kendisini ve anlamayana veyâ yanlış anlayana karşı “sessizlik” şıkkını seçerdi.Üçüncü şık söz konusu değildi.
Demek ki , bu hikâyeler , sayfada durduğu gibi durmuyor , rakının şişede durmayıp “sarhoş etmeye” yaradığı  gibi bu anlatılanlar da kağıtta durmayıp “ayıltmaya” yarıyordu…Her anlatılan , bizim için bir denizyıldızı kurtarma potansiyeline sâhiptir.Yeter ki , sâhildeki diğer denizyıldızlarının çokluğu gözümüzü korkutup elimizden geleni yapmaktan alıkoymasın.Trafik kazasında çok yaralı var diye hepsini ilkyardımdan mahrûm mu bırakacağız? Kaldı ki böyle olağanüstü zamanlarda insana “niye hepsini kurtarmadın?” demezler ; olsa olsa “niye yapabileceğin kadarını yapmadın?” derler? Yanına gelip “biter mi bu denizyıldızları” diyenler , bu samimiyet karşısında ağzını değil elini çalıştırır ve üçüncü bir kişinin dikkatini çekebilir.
Aslında denize atılması gereken “ufku böyle olmayan” insanlardır.Çünkü onlar denize atılırsa , dünyâda da çok şey değişir…Hem de herkes için!
Ve bu hikâye çok doğurgandır ; arzu eden sağdıkça sağabilir.Ben uzatmak istemiyorum.
ismet…22.09.2005
4-AĞYAR MECMUASI
            Bazı tâbirler alternatifsizdir...Sözlükler , böyle alternatifsiz kelimelerin karşılığını "apple:elma" gibi kesin hatlarla   veremezler ; âciz kaldıklarından o tâbirin açıklamasını yaparlar. Ben , başka ne kadar kelimeyle ne kadar tâbir permütasyonu üretirsem üreteyim, bu başlığın yerini doldurmaz. Anlam olarak " gereksiz olanların toplamı" gibi bir izah getirsem de , bu gerekli tâbir için siz daha uygununu bulmaya çalışın.Yoksa böylece biline ki ; ağdalı bir dil kullanma isteğimiz yok...
            Bugünkü başlığımız, ismini çok duymuş olduğunuz  bir deyimden almakta: “efrâdını câmi , ağyârını mâni” … Bilirsiniz , yalnızca “gerekli”  olanı veren , “gereksiz”i bünyesinde barındırmayan ne varsa , bunları tanımlarken bu deyimi kullanabiliriz. Özellikle , özlü kitaplara bir sıfat bulmak istenirse kullanılabilir. Yararlı oldukları gibi zarar da vermezler.
            Bu benzetmeyi yaptıktan sonra gelin hep berâber “Hayat Kitabı” mızın sayfalarını karıştıralım:
            “Gün” isimli harflerden, “hafta” isimli kelimelerden, “ay” isimli cümlelerden ve “yıl” isimli paragraflardan oluşan bu kitap , acaba mürekkebi sağlam ve çizgisi net bir kalemin satırları mı; yoksa yukarıdaki deyimin aksine olarak , ne okuruna ne de yazarına yarar sağlamaktan uzak bir “ağyar mecmuası” mı? (Bu “ağyâr mecmuası” deyimi , inanın çok fonksiyonel ve hele de şimdilerde kullanılabilirlik alanı çok geniş ; gel gör ki anlaşılamama kurbanı…)
            Şu örnek çok verilir. “İnsan başlangıçta boş bir defterdir…” Öyleyse ne yapmalı ki, başkalarının yaşantımızdaki yeri ;  hayatımızın oluşturduğu bu özlü kitabı tavsiye niteliğinde bir “önsöz” olsun.
            Bir polis olarak “isâbet” li olsun diye benzetmeyi meslekten verelim; “hedef tahtası” … Evet ; hedefi “kalbinden”  vurmaya tâlip olunmalı ; merkezde yer alan ve`hedefin kalbi  “12”  etrâfındaki birbiri içine geçmiş , rakam değerleri giderek düşen  ve gittikçe büyüyen çemberler,  “hedef” değil “karavana”dır. Dâire büyüdükçe önemi azalır , bu hedefe yönelik “önem sırası”  ters orantılıdır , geniş ve helezonik dâireler , göz ardı edilmesi gerekse de büyüklüğü bakımından göz alır ; ve fakat arpacığı net görmekten ve dolayısıyla hedefi vurmaktan uzaklaştırır… Arpacığı net göremeyen ise bir arpa boyu yol alamaz.
            Şimdilerde , “dillere pelesenk , davranışlara perde” olmuş bir söz var: "Ufkunu geniş tutmak"... Yanlı ve dolayısıyla yanlış anlaşılmaya alabildiğine müsait ; “post - modernizm” ve “demokrasi” kavramları gibi ; "mızrağı bile çuvala sığdıran"  , kulağa hoş gelip zamanı boş geçirten; “eleştiriye açık olabilme fırsatı”nı tepen , merkez ile uğraşmanın gerekliliğini değil , herkes ile uğraşmanın gereksizliğini meşrû kılan , kendisiyle barışık olamamaktan dünyaya küsen bir anlayış. Uğraşılan en boş iş bile, “ufkunu geniş tutmak” iksiri damlatılınca kaplumbağaların ninja olması gibi mutasyona uğruyor ; keyfe göre yapılanlar , ideal uğruna kat edilmiş kilometre taşı vasfına bürünüyor.
            Diyeceğimiz şu ki dostlar ; her ne kadar âfâk , ufuklar demekse de “ufku geniş tutmak , âfâkî meselelerle uğraşmak değildir”.
            Aşağıdaki cümleler bu yazıya âit değildi; ama misafir edeceğiz ; hani bâzen bâzı şeylerin illâ ki bâzı yerlerin yanında bulunmasını istersiniz ya ; bu düğünün “Kamber” i de aşağıda işte:
            “Vücut anatomisi şehir planına benzer.  Gözleri , haritanın yalnızca “Boğaz Köprüsü” ve  “Kemeraltı Çarşısı”na odaklanmış olanlarda anlam aramak,  anlamsız bir iştir.”
 
5-MAILY NEWS
 
            Değil mi ya? "Günden güne"   yazsaydık,   “daily news” diyebilirdik, “mailden maile” yazdığımıza göre “maily news” diyeceğiz. Bu sayfada, bâzen “polislik” adına ahkâm kesildiğinin farkındasınız.Çiçeğimiz daha burnumuzdayken , bu "mangalda kül bırakmama"  merakı nerden gele ki? Daha iki sene dolmamışken böyle emekli polis pozlarında yazı yazılıyormuş hissi vermeyelim sizlere. Zîrâ ; ne tecrübemiz var ki aktaralım? Bizimkisi tecrübeden değil “ukalâlık” tan kaynaklanıyor; erken öten horozuz , kim bilir belki yakında başımızı keserler.
 
Polislik hakkında yazı yazıyorsak , bu ,  gün boyu aldığımız bu "uygulamalı dersi"  not etmek , özetini çıkarmak ve sizin puanlamanıza bırakmak olarak algılanmalı. Zîrâ; bu sitenin büyük kısmı ,  bir 2002 mezûnu için  "üstlerinden , öğretmenlerinden , büyüklerinden müteşekkil" ; müteşekkir olansa biz... Ben, şu mâcerâlı meslekte , gün be gün yaşadıklarımı size “bilgi notu” olarak arz ediyor  ve sizin “ilgi notu” nuza göre dümen kırıyorum; gökten ne yağmış da yer kabul etmemiş?
 
Size Polyanna’yı kıskandıracak bir cümle söyleyeyim mi?
 
-“Polislik, "hayat okulu"nda en kaliteli ve faydalı dersi para vererek değil para alarak okumaktır.”
 
            İşte “yeni” leri (news) mailden maile yazmak bunun için…”Sosyoloji” yi August Comte gibi  fildişi kulenin filozoflarından değil, sokakların içinde yaşayarak öğrenmek; “psikanaliz” i Sigmund Freud’un mâlum teorilerinde değil,  sorgulamada yaşamak; “beden dili” ni konferans salonlarında değil; müştekîlerin ve şüphelilerin kılıktan kılığa girdiklerinde anlamak; “toplam kalite yönetimi” ni can sıkıcı toplantılarda değil, ekip memurlarınızı motive edebilme gayretiyle çözebilmek dersem izah edici birkaç cümle söyleyebilmiş olur muyum?Polislik , bir bakıma “ilaç” gibi ; içimi çok acı , fakat hayattaki bir çok hastalık için gerekli; hele "toplumun sağlığı"  için şart. Ben sizlere bu yazıları arz ederken ki amacım , bu ilacın yan etkilerinden kurtulmaktır.Yazmak panzehirdir.Mikroplardan müteşekkil "suç dünyâsı"ndan  “akademilenyum câmiası” nın sağlıklı , hijyenik ortamına  “seyahat” edip rahatlamak için rahatsız ediyorum sizleri.
            Polislik;  hayat denizinde boğulmamak için, suya atılıp çırpına çırpına yüzmeyi öğrenen çocukların durumunu hatırlatırdı bana…(Geçen de  böyle düşünen üstlerimden biri hatırlattı aynı şeyi) Ebeveynleri gereksiz bir acımak yerine , cesur ve mantıklı bir tavırla ağlayan çocuğu fırlatırlar suya; tâ ki  o çocukcağız , bu bataklıkta “karabatak” gibi boğulmasın, “sazan” gibi avlanmasın, “köpekbalıkları” onu ısırmasın; “yûnus” gibi yüzsün, karaya çıkabilsin. Ağlamayan çocuğa meme vermezler.
            Şimdi sizlere,  sözüm ona “polislik olgusu” dedikleri fenomeni târif ederken, kapağında “polis”  kelimesi geçen kitaplardan alıntılar yapmak da vardı, altını “dipnotlar” la oyup, üstünü “önsöz” lerle  kabartıp, arkasını “bibliyografyalar” la şişirmek de vardı. Ama “çam sakızı çoban armağanı” , sokaktan ancak bunları toplayabildik…Yazı burada bitmişti , şu aşağıdaki sözün de bu yazı içersinde bulunmasını istedim.
 
"Öğrenmenin de mâliyeti vardır;
 
Önceden öğrenenler , indirimli fiyattan…
 
Otoriteden öğrenenler , “özgürlük” bedeliyle…
 
Deneyerek öğrenenler , etiket fiyatından…
 
Hayattan öğrenenler , gecikme zammıyla…
 
Hayattan da öğrenemeyenler, boşa gitmiş hayatlarıyla öğrenirler.
 
Arthur Miller isimli biri söylemiş bu sözü.
 
(Yeri gelmişken bir noktayı açıklamak istiyorum: Bâzen işte bu sözde olduğu gibi, bâzı insanların sözleri yer almakta; fakat meslek ve şûbe gereği , teoriden çok pratiğe dönük bir akışla geçiyor hayat; uzun uzadıya kitaplar pek okuyamıyorum; sağda solda bâzen bunun gibi güzel bir cümle,  bir ansiklopedi kadar anlamı dolduruyor boş kafama; hem öyle "şu kitabın şu sayfası gibi"  dipnotvârî eklemeleri de bir türlü yapamam.Akademide tez yazanlar arasında "150 sayfalık kitabın 250. sayfasından " alıntı yapan mûzip arkadaşları görünce bu kes-kopyala-yapıştır muhabbetinden zâten ısınamamıştım; iyice soğudum…Bu noktayı bilmenizi istedim.)
Şimdi, her geçen gün yeni bir şeyler öğrenmenin bedeli olarak neler ödüyoruz acabâ?Neyi neye fedâ ediyoruz? Siz oldukça fedâkârsınız; "seyahat" i okuyarak bakın ne kadar vakit fedâ ettiniz?
8.3.2004
6-KÖŞE YAZARI VE AKADEMİLİ TAVRI
Bir köşe yazarı , son tahlilde “elinin hamuruyla”  şeklinde anlaşılmaya müsâit bir yaklaşımla “Akademili” polisleri  sokak güvenliği hizmeti ile sınırlı bir  misyona hapsetti , bâzı makam , mevkî ve fonksiyonlar ile ilgili olarak zihnindeki “liyâkat” şartlarına “Akademili” yi yeterli bulmadı ve Akademili maillerine hedef oldu ve yine yeni bir yazısında  “inat” tazeledi…
Akademililerin polisin ne kadar “ileri” düzeyde olduklarına dâir sunduğu deliller “geri” adım attırmadı bu yazara…
Sessiz kalınmamıştı , “mail” isimli sessiz çığlıklar ile sesini duyurdu bu yazara Akademililer;  teklifler oldu “önyargısını yıkacak bir Akademi’ye dâvet” gibi…Brifingler verildi ; mübalağasız meblağlardaki lisans-doktora yapan Akademililer hakkında…Ve fakat “Akademisyen Akademililer"den bahsetmekle yazar memnun olmadı ; Akademiye dâvet etmek ise  başka bir yazardan sonra memnû’ olmuştu…
Şahsen , “polise güvensizlik” harcıyla yoğrulmuş kanunlarla görev yapan donanımlı Akademililerin hâli “anakronik bir vak’a” dır ve “doğru polis , yanlış zaman” dedirtir kanaatindeyim…Ülkenin “devâ” sı olan polise bu ithâmlar , bu yüksek perdeden bakmalar “revâ” değildir….Ve fakat Akademili , hareket tarzı olarak çuvaldızı eline almadan akupunktur tedâvisi gibi iğneleri vücûdundan eksik etmemelidir…
Şu “Yazar-Akademili polemiği” nin bugünlere denk gelmesi de benim için çok mânidârdır.Öyle ki, Akademik Bakış Dergisinin kapatıldığı , Akademilenyum sitesinin bir sorundan ötürü “off-line” olduğu bir zamanda “Çağın Polisi” gibi yabana atılmayacak bir dergide yazmaya başladık.Dergide “misâfir” sıfâtıyla emekli generaller , başsavcılar , hâkimler , Emniyet müdürleri yazmakta idi ve yazıların sıralaması hiyerarşik olduğundan bir komiser yardımcısı olarak zurnanın , pardon, derginin son sayfalarında yayınlandık.Mesele o değil ; benden tâ ilk sayfalara kadar ne bir komiser , ne bir başkomiser yazısı var…Müdürlük rütbesine kadar 1-2 yazı belki… “Çağın Polisi” isimli bir dergide farklı kurumlarda çalışmış insanların yazılarını görerek ne kadar misâfirperver olduğumuza mı sevinmeliydim acaba?Yoksa köşe yazarlarına demokratik tepkilerini ileterek “kuyudaki taşı çıkarmakla” meşgul Akademililerin sayısının “40 akıllı” raddesine gelmesi mi bana tesellî olacaktı?
Bu , bana dünyâ arenasında hamasî söylemlerle ne kadar stratejik öneme sâhip olduğunu söyleyen ve güçlülük izhârında bulunan ülkelerin meşhûd cürümlere bile “kınama” cezâsı vermelerini , yâni “bu olayı şiddetle kınıyoruz!” demelerini hatırlatıyor…Eser üretmek için emek sarf etmeyenin yumurtladığı demeç bir fasaryadır…
Yine bu bana , millet menfaatleri için bir çalışması , bir planı olmayan bir ülkedeki muhalefet parlamenterlerinin , hükümet üyelerinin  konuşmalarına bir “karşı-manifesto” hazırlayarak en üst perdeden bir “saylav” olduklarını ispat etme gayretlerini hatırlatıyor.Millet muhabbeti olmayanın , muhalefet illeti olur.
Tepki duymak , eleştirmek ancak bir aktivitenin , bir diğergâmlığın, bir adanmışlığın ve nihâyet ortaya “orijinal bir eser” çıkarmanın veyâ “orijinal biri” olarak ortaya çıkmanın yedeğinde olabilir…Zâten o ufku yakalayan bir polis , lâf yetiştirmeye vakit bulamaz…Aydın insan , aydınlanmış insan böyle durumlarda “lâf” a değil “af” a başvurmalı ve “kurunun yanında orman yakan” insanlara aydın bir itfâiyeci gibi davranmalıdır…
Akademililerin eser vermekten uzak  ve orjinallikten mahrûm olduklarını kast etmiyorum ; beni düşündüren mesnedsiz bir polemiğin bir tarafında Akademili görmek…Polemiğe vakti olmayan insandır Akademili…Düşünen insan , polemik konusunda üşenen insandır…Yazmaya üşenen insanlar , polemikte vereceği cevâpları düşünür…Düşünen polis olunmalı , üşenen değil…
Demek ki , “Türkiye’de bir yazardır ; ne yazsa yeridir!” denmeyecek , “Türkiye’de bir polisim ne yazmalı ve yapmalıyım?”denecek…Polis olsak bile , “hırsızın hiç mi suçu yok?” argümanını “polisin hiç mi suçu yok ?” şeklinde değiştirirsek ancak olumlu değişiklikleri ve açılımları tetikleyebiliriz…
Hâni, bir sarhoş Mevlânâ’nın civârındakilerce alıkonulmak ,    istenmiş ; tâ ki Mevlânâ’ya zarar gelmesin…Tolerans âbidesi o insan talebelerine ne demişti hatırlayın:
-İçkiyi o içmiş , sarhoşluğu siz yapıyorsunuz!
Öyleyse ellerimizi “anlamamaya kilitlenmiş” zihinlere “çilingirlik” yapmak için kullanmayacağız…O kilitlerin anahtarı , o insanlara “izahat” yapmadan önce kendimiz  “icraat” yapmaktır.Herkesin polisi kendi vicdânıdır.Meslek olarak insanları “vicdânları ile başbaşa bırakma” yı seçmeliyiz  ; amacımız “yenmek” değil , “yanmak” olmalı ; “ben yanmazsam nasıl aydınlanır?” demeli ve öylece hareket etmeliyiz…İnsâfı olmayana anlatmak ne kadar abesle iştigâl ise , irfânı olanın kendisini eleştirenleri “vicdânı ile halvet” e zorlamaması da o kadar abestir…Vazifen konusunda sana “unutmamak” düşerse , vazifesi olmayana karışana da “utanmak” düşebilir…
Demek ki , polis olarak , hele de Akademili olarak bizler de “yasaların elverdiği , yasakların son verdiği” zaman ve zeminde “teorileri pratize ve de pratikleri teorize” döngüsü anlayışı ile  verimli bir üretimhânenin çarkları olmaya çalışacağız.Çarka çomak sokmak isteyenler , bu çarklar hızlı döndüğü müddetçe kırılan sopalarından öte bir kâr sağlayamazlar…
Doğru fiiliyât , yanlış fikriyâtın kurutulması açısından “önleyici polislik” tir…Eleştirilen yazar bir köşe kapmış yazıyor , sen ise mevcud köşelerde bile yazmıyor ve değil kamuoyuna , belki o yazara bile doğruları iletecek iletişim organlarını kullanmıyorsun…İşte ben buna ölüyorum!
Ve o yazara içimi dökmeyi sağlayacak ortamı sağladığı için teşekkür ediyorum…
“Akademili” olmanın “A” kademi , bence bu anlayıştır  ve kıdemimiz ne olursa olsun bu “kadem” i görmeyen , ademe mahkûm olur…
ismet...28.04.2006
7-AYSBERG YANARDAĞI
            Medenî hâlini değiştirerek dünyâ evine giren üyeleri tebrîk ediyoruz; sultanlık bitti; demokraside deneyin şansınızı....Eylül, yılın en faal ayı olsa gerek; yeni öğretim yılı, yeni yayın dönemi,yeni adlî yıl ve nice yeni yeniler bu ayda...ama biz eski hamam eski tas , yazılara devâm ediyoruz, zîrâ eskimeyen tas da yeni sayılır....
            Mesleğimiz, bâzen öyle bir şekle getiriyor ki insanı; ROBOCOP 'dan tek farkım metalik aksâmımmış gibi geliyor...İnsanın duygu coğrafyasını , yeryüzü coğrafyasının literatürüyle açıklamaya çalışalım; zîrâ insan da apayrı bir dünyâ sayılır.Sizden dışarı akanlara sebep olanı açıklamak için, “içinizdeki alevlerin dışınızdaki buzları eritmesi” diyebilir misiniz? “Altında Etna Volkanları bulunan, Grönland Aysbergleri” gibi hissetiniz mi kendinizi? Dağın içindeki volkanları kimse görmez, ama aysbergin soğuk yamaçları ile soğukluk belli olur.İşte, böyle bir dalgıç, “şu aysbergin altında ne var?” deyip bir baksa ve alttaki volkanları görse, elbette vücudundan önce beyni donacak , “gerçek olabilir mi böyle bir şey? deyip alttaki yanardağa yaklaşsa beyninden kaynar sular boşanacak…Böyle anlarınız oldu mu? Yâni kaynar kaynar kaynadığınız halde buz kütlesi gibi göründünüz mü hiç?Sosyoloji dersinde öğretilmişti; iklimler insan üzerinde etkilidir.İşte, insan kendini açıklarken de iklimlerin etkili olduğunu görebiliyoruz.Hayatın baharı, kışı denir, ikinci bahar denir…vs.
            Aslında bu bir giriş yapmak içindi.Bitkilere geleceğiz, güneşi seven bitkiler vardır, hattâ öyleleri var ki “güne bakan” deneni, güneş nereye gitse oraya çevirir başını. Ama, soğuk kış girer araya, buzlarını gönderir, dondurur.Pes etmeyenler vardır, kardelen azminde olanlar gibi. Bu sefer de soğuk kış, bir çığ gönderir, ezer geçer…Kış gitse, ay girer araya, güneş tutulur…Hâsılı ; engeller bitmez (gibi görünür).(Aslında bu benzetme, bir ildeki  arkadaş içindi; onun duygularına tercümân olmak istedim…) Ama özel konuyu yatay bir geçişle, genel bir konuya taşıyoruz; zîrâ benzetme iki konuya da ışık tutacak nitelikte.
            Bir öğretim üyesinin, “şikâyet spor” isminde bir kelimesi vardı, karamsarlık mümkün göründükçe, karamsarlığı tercih eden, boş kafasıyla bardağın boş tarafını gören tiplerdi , ihtimâl bu benzetmeyle kastedilen.Evet, at gözlüğüyle bakanların yiyeceği arpaydı “karamsarlık”;
beynini “bird” den, gözünü “bat” tan, yüreğini “rat” tan alanların marifeti…
İngilizce kelimeler de yeri geldiğinde lâzım oluyor. “Every way that I can” in Avrupa birincisi olduğu bir dönemde, İngilizce-Türkçe karışımı bir yazı, abes kaçmasa gerek, hattâ tavsiyem Cola-Turka içerek okumanız.Aslında câriye rolündeki Sertab’ın şarkısının sözleri de konumuzun İngilizce özeti; zîrâ her yolu denemenin , pes etmemenin melodisi bestelenmiş.Câriyenin sözleri cârî …
17.9.2003

 

 
 Yazar: İsmet KAPLAN 27.07.2006  
 

Yazarın Diğer Yazıları:

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş veya Eklenen Yorumlar Onaylanmamış.

  Yorum Yaz
 
İsim: 
 
Yorum: 
Kalan Karakter Sayısı:
 
Şifremi Unuttum 
Kayıt Ol 
YAZARLARIMIZ
Önder AYTAÇ
Önder AYTAÇ Yalan: TSK, Başbakan, medya
Murat DAĞLAR
Murat DAĞLAR Kadınlara Karşı İşlenen Suçlara Genel Bir Bakış: Şiddetin Sebepleri Ve Çözüm Yolları
Ercan TAŞTEKİN
Ercan TAŞTEKİN Teçhizattan Teşkilata
Erol ÖZDEMİR
Erol ÖZDEMİR Emeklilikte Tabanca Yerine Bilgisayar
Fatih BALCI
Fatih BALCI Çocuk Suçları Ve Aile
Emsal TOPRAK
Emsal TOPRAK Bir Bağımlının Günlüğünden
Abdullah MOLLAOĞLU
Abdullah MOLLAOĞLU Amerika, Bazı Kürtler ve Prezervatif
Ali Kemal TERZİ
Ali Kemal TERZİ Kent ve Çocuk Suçluluğu
İlhan DAĞDEVİREN
İlhan DAĞDEVİREN Türkiye Bir Milad Yaşıyor.
Özgün ERGİN
Özgün ERGİN İnsan Taklidi
Ömer Faruk GÜLTEKİN
Ömer Faruk GÜLTEKİN Yokolan İnsanlık
Metin Murat ARSLAN
Metin Murat ARSLAN İngiltere´ de Toplum Destekli Polis-III
Halil YILMAZ
Halil YILMAZ ´Adli Kolluk´ Açısından Polis Teşkilatı
 
 

   designed and coded by aahmetyildiz © 2007. Ayrıntılı bilgi  Her Hakkı Saklıdır.