AkadeMilenyum




      
Ana Sayfa Yazılar Haberler Dost Siteler Site Haritası İletişim Hakkımızda  
| Kullanıcı Girişi: 
 YAZILAR
 Adli Bilimler
 Bilişim
 Diğer Disiplinler
 English
 Hukuk
 Kriminoloji
 Özel Dosyalar
 Polis Özel
  -Meslek İçi
  -Önleyici Polislik
  -Polis Eğitimi
  -Toplum Destekli Polis
 Polis Yönetimi
 Suç Türleri
 Terör
 
 

forum
ARAMA
   Arama
 
   Yazılarda Ara

   Haberlerde Ara
 

ANKET
Soru:
 Yazarlarımız Önder AYTAÇ & Emre USLU´nun "Yalan: TSK, Başbakan, medya" yazısında da geçen "Yalancı Medya" ´nın varlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ve bunlar yazıda belirtilen tarzda medya kuruluşları.

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ancak bunlar yazıda belirtilen tarzda medya kuruluşları değil.

   Evet bu tarz medya kuruluşları var ancak bunları yazıda belirtilenlerle sınırlandıramayız.

   Hayır böyle medya kuruluşları olduğunu düşünmüyorum.

   
 
Son Üyeler
mehtap
mimresat
mrguardian
selcukokmen
enginakman
 
En Çok Okunanlar
Mutluluk Yoldur

Türkiye'de Sol Terör Örgütlerinin Gençlere Yönelik Faaliyetleri Bağlamında Aile Ve Polisin Rolü

Aile İçi Şiddet

Askerlik Konusunda Atılacak Somut Adımlar

Seri Katiller

 
Son Yorumlananlar Yazılar
Polisiye Roman Ve Hikayelerin Polis Gözüyle İncelenmesi

Hala İçeriye Tıkılmamış Ama Sırasını Bekleyen Ergenekonculara Tavsiyeler

Dış Politika´nın İç Politika´ya Etkisi

 

 Polisin Düşünce Seyahati Yazdır 
 Yazar: İsmet KAPLAN 16.07.2006  
Polisin Düşünce Seyahati

POLİSİN DÜŞÜNCE SEYAHATİ
 
Farklı menzillere uğrayarak düşünce âleminde bir seyahat daha yapıldı...Bal üretebilmek , arının farklı farklı çiçeklere konması ile olur.Vızıldadığını duyduğunuz arılar  , yerinde sayıp “bal seyahati” ne çıkmadıkları için sesleri ile rahatsız ederler ; üstelik sokulma paranayosaına dûçâr olursunuz…Yedi yeni yazıyı  “kalem kullanma şartları” nın oluştuğunu düşünerek arz ediyoruz… “Düşünce arzı” mız budur , düşünce arızâmız var ise onu bulmak da diğer polislerin ve de sivillerin işi…
1-İSİMLER VE İNSANLAR
Sevgili dostlar  ,
 Vaktiyle,  avcının biri , bir toplulukta , yaşamış olduğu av mâceralarını anlatmak için söz sırasının kendine gelmesini bekliyormuş. Ne çâre ki dinliyor , dinliyor ve bakıyormuş ki , topluluğun diğer üyeleri , hep başka konulardan bahsediyor , “av” konusuna teğet bile geçmiyormuş. “Ne yapayım, ne yapayım da  söze gireyim” derken , birden “pat!” diye yanındaki sehpâya vuruvermiş.Bu sesle tüm gözler ona çevrilmiş ve o da:
 
-“Pat!” deyince aklıma geldi, demiş ve bu girizgâhın ardından mâceralarını anlatmaya başlamış..
 
Ben de bu köşede bu "şaşkın avcı" gibi hissederim kendimi...
Bakıyoruz , gündeme;
 Bir yanda “AB” tartışması, diğer yanda PKK,Kıbrıs , öte yanda “Emniyet Teşkilâtı'nın garâibi”...vs. almış başını gidiyor. Oysa , hâkimler bile , onca mâkûl delille ve kendilerinin bile şaşkınlıkları arasında azılı suçluları delil yetersizliğinden tutuklamaz iken , biz polisler   sağlıklı olmadığı bilinen ve çoğu yanlı , çarpıtılmış haber küpürleri ve televizyon kareleri ile îdâm cezâsı kaldırılmış bir ülkede , olaylar hakkında "temyîzi nâkâbil" hükümler verebiliyor, yaptığımız yorumlarla istediğimizi asıp , istediğimizi kesiyoruz.Yüz yüze görüşemediğimiz ve “zan” larımızın büyük rol oynadığı bu sanal platformda (akademilenyum mail grubu) , hâlimiz bâzen “kör döğüşü” nü hatırlatıyor. "Aslını göremediklerimiz" in kör döğüşü ile tribünlere mi oynuyoruz?
 Bu iş butlanla mâlûl...Zîrâ, medyanın ne kadar güvenilir olduğu hakkında bir  fikir sâhibi olmayan var mı? Bu karganın kılavuzluğu  ile “Dünyâyı Kurtarma yorumları” çelişkili bir gereksizliktir.
Bu durum , “cimri baba ile oğlu” arasında geçen konuyu hatırlatır:
"-Baba , harçlık verir misin?
-Şu “dünyâ yap-boz” unu bitir , ondan sonra.
-(...)
-Ne çabuk bitirdin!
-Arkası , “insan yap-boz”u imiş, insanı düzeltince , dünyâ da düzeldi. "
 Biz de
“sey@hat “ köşemizde , “çocuk” edâsıyla, darmadağınık dünyânın âfâkî meseleleri ile değil, “insan yap-boz” unun düzenli bir hâle gelmesi gayretinde , “kendimiz” den yola çıkarak ve “isim” konusunu başlangıç tavsiye ederek yolculuğumuzu sürdürmek isteriz.


ADINI SEN ÇÖZ
 "Öğreten , merâktır."  "Sorgulama" konusunda eksik davranan insanlar, tamamlamak istedikleri konuları  "kurgulama" yoluyla gidermeye çalışırlar. “Kurgulama” yı , “sorgulama” ya tercih edenler, gerçeğin yerine “yanlış” ı , "uydurma" yı  hadi daha ılımlı bir ifâdeyle “şüphe” yi koyduklarının farkındalar mı acabâ?
 Merâk ederek , sorgulayarak , "bilmek" yolunda kazma vuran kişi, soru işâretinin burgulu kısmına darbeyi indirip, işin "nokta" sını koymayı öğrenir. Merâk ettiyseniz şâyet , merâkınızı gidermek için konuya giriyoruz.
 Günlük yaşamımızda, yeni bir işe başlarken, yeni girişler ve yeni girişimlerde bulunurken ismimizi isterler bizden. Başlangıç , isimledir. Kendimizi tanıtmanın ilk kelimesi ismimizdir. “İsim” ilk olduğuna göre , merâka en lâyık olan da isimler değil midir?
 Kanaatimiz o ki; (bozulmaz kâide olan “istisnâlar kâideyi bozmaz” ı göz önünde tutarak) “isimler”, insanların yaşamlarına dâir sırlar taşır. “İki kişinin bildiği sır değil” ise ve  başkasından da henüz duymadı iseniz , isminizin sırrına kadem basın, ve merâkınız kademe kademe bir yerlere taşısın sizi.
 İnsandan bahsediyorsak , isimler, cisimleri hakkında veriler sunar bizlere. “İsmiyle müsemmâ” derler meselâ...
 İsmini hatırlamadığım birisi; “insanların kulağına en hoş gelen kelime , kendi isimleridir” demişti , bana. Kolej yıllarında , bir öğrenci hastalığı olan “lakap takma” işine son vermiştim bu sözü duyduktan sonra.Herkese ismi ile hitâp edince birçok gereksizliğin önü alınıyordu.
 İsimleri merâk etmek, insanın kendini tanıması ve tanıtması yolunda atılmış önemli bir adımdır.Başkalarını tanırken , onun isminin "ne anlama geldiği , hangi şartlarda , kim tarafından konduğu" gibi sorular ile o insanın "analiz" i açısından ana başlıklar belirmekte idi.  İnsanın kendi ismi için ve sonra başkalarının ismi için ve önemlisi "târihteki isimler" için  bir sorgulamaya gitmemesi , "isimler" in öneminden uzak yaşaması  , "kaybetmek" olmasa da "kazanamamak" olabilir.  “İsmi lâzım değil” tavrı , "lüzûmsuz" kılabilir o insanı.
 Tanımak için ismini "sormak" yetmez, "sorgulamak" gerekir.
 "Kendi ismimizi kendimiz koymak" gibi bir seçeneğimiz olmadığından, o meşhûr arabesk şarkısı gibi , “adını sen koy” diyemiyoruz ; bu düğümü açmak için “adını sen çöz” diyoruz.
 Zaman, "isimsiz kahramanlar" ı bünyesinde barındırdığı gibi "isimli kahramanlar" ı da kucaklamıştır. "İsimli kahramanlar"  derken şöhret müptelâlarına değil ; tam aksine ,  taşıdıkları isimler ile birlikte çok anlamı taşıyan,  "unutulma meraklısı" iken hâfızalara kazınanlara işâret ediyoruz."Tesâdüf"  kelimesinin katli  ile nice ince noktaların , nüansların potansiyel kâşifi durumundaki bizler, kendimizi ve başkalarını ve dünyâları anlamak ve anlamlandırmak için , “isim” isimli başlangıcı kullanabiliriz.
 İsme dâir hükmü olmayanın , cismine hükmü olur mu?
 11.10.2004
2-EMPATİK SORGULAMA
 Bir aktör , diyelim ki “seyyar satıcı” rolünü oynayacak , rolüne adapte olabilmek için sokaklarda , pazarlarda dolaşabilir. “Mahkûm” rolünü iyi canlandırabilmek için , cezâevinde bir süre kalabilir.Bir aktris , “hayat kadını” rolü için yüksek kaldırımlara , “piyasa” ya uğrayabilir.Zâten , kamera arkası röportajlarında , bu “staj tecrübeleri” ni kendileri de anlatırlar. Demek ki , insan , bulunduğu konumun dışında bir işlere girişirse kendisini o işin emekçileri gibi hissetmeli , bir süre kendini onların yerine koymalı ; ve yâhut diğer ifâdesiyle kendisinden bir süre uzaklaşmalı. “Kendisinden uzaklaşmalı” derken , bir sahtelik teşvîkini değil , bir “empati” yi dikkate sunuyoruz.Bu “hayâlî yer değişim” , konsantre olmayı sağlar ;  meseleye taraflı bakmaktan , subjektif olmaktan alıkoyar.Rolünü daha iyi oynarsın.
 Bu açıklamalar birer ipucu ise şâyet , bu iple hangi konuları birbirine bağlayacağız? Bu "rol-değişimi" nin polislikle ilgisi ne?
  Tâkipçisi oldukları konular gereğince “alıcı” kılığına giren polisler , bu işi tamâma erdirmenin gerçek bir alıcı (târihî eser , esrar , eroin , sahte para , silâh…vs.) gibi davranmaktan geçtiğinin farkında olmak zorundadırlar. Hattâ yavuz polis , hırsızı bastırıp “sanki muhâtabı polismiş” gibi davranarak akıllı bir pişkinlikte bulunabilir.Rolünü iyi oynayamayanlar hayatı ile ödeyebilir bunu.
 Şâyet isimler , rütbeler silinse , bizim bu sitede , bu köşede çala kalem yazdıklarımız , bir devlet memuru , bir kamu görevlisi , hele hele “resmî” bir kurum çalışanı olmakla bağdaşmayabilir.O yüzden , yukarıda faydasını izâh etmeye çalıştığımız “empati” gereğince , burada yazdığımız konuların içeriğince bir çizgi tâkip etmemiz , kendisini onların yerine koymamız , gün gelip de “kardeşim sen gazetede , dergide mi çalışıyorsun?”, “yazmak da ne oluyor? ” diyebilecek ve polisliğe biçtiği çerçeve ile gözlüğüne taktığı çerçeve aynı olan ve “1845’ten günümüze Emniyet Teşkilâtı” müzesinde mumyalanmayı bekleyenlere cevâp olmalıdır.
 Geçenlerde , çalıştıkları yerlerin çalışma şartlarına aldırmadan web sayfaları hazırlayan Teşkilât mensûplarımızın sitelerini gezerken , ziyâretçi sayfalarında dolaşırken yukarıda anlatılanlara payanda olabilecek , destek çıkabilecek nice kareler , nice satırlar çıktı…Bu sitelerin içerikleri sâdece "kanunlar , yönetmelikler , ders notları" olsaydı;
 
“Polis resmî değil mi , çıkardığı internet gazetesi de ancak “Resmî Gazete” gibi oluyor!” diyenler çıkabilirdi.
 Önyargı , şaşırtmakla delinebilir.Halkın sevgisi , sempatisi , "empatik sorgulama" ile olur.İhtiyâca "cevap" vermek , "soru" ya ihtiyâç duymakla mümkündür.
 Her alanı sorgulayan polistir ki ; her ihtiyâca cevâp verebilir.(2004)
3-KAR TÂNESİ VE SIRADAN OLMANIN FARKLILIĞI
            “Modern Zamanlar” denilen, şu içinde bulunduğumuz çağın önceki asırlara göre bir farkı da, “fark dayatması" dır. İnsan teklerindeki parmak izlerinin ve  yağan her bir kar tanesinin farklı farklı motiflere sahip olması gibi bir farklılık değil bu… Zîrâ ; her ne kadar kar taneleri farklı farklı olsa da birinin bir diğerine üstünlüğünden bahsedemiyoruz. İşte mesele burada başlıyor. Hâl-i hazırdaki “modernizm” ise “farklı olun , üstün olun!” , hiç olmazsa (yâni kendinizi farklı kılamıyorsanız ve üstün olmak gibi şeyler sizden uzaksa) bari öyle görünün!”diyor.
- Ne var bunda?
-Şu var: “Olduğun gibi görün “kâidesine zıd düştüğü gibi İspanya ‘daki şatolara dünyânın her tarafından mühendis yetiştiriyor.*
(*İspanya’da şato kurmak: Uzun vâdeli planlar, ütopya, gerçekleşmesi zor hayaller için kullanılan tâbir.)
 
            Netice olarak sağlam bir dayanaktan , istinâd noktasından mahrum “özgürlük fikri” ortaya çıkıyor. Yani birbirinden bağımsız insanlar... Hal böyle olunca, hiç kimse “herhangi biri” olmayı kabullenemiyor ve insanlar birbirleri için “kendi bacağından asılacak koyun” haline geliyor. Demek ki “ben  özgürüm ve de farklı, hem çok çok farklıyım” tekerlemesi ,“-banane- ilkesinin vazgeçilmez savunucusuyum” mânâsına geliyor. Sorumluluk duygusu dinamitlenmiştir çünkü; zirâ ;sorumluluğa zemin oluşturan “birliktelik”  in yeri   “bir” liklere kalmıştır.
            Meselenin diğer tarafı daha da enteresan. Nasıl mı? Sorumluluk duygusundan mahrum insan tekleri , “genel” in başına olumsuz bir durum geldiğinde saklanacağı siperi bulmuştur. “Topluluk Psikolojisi” derler ya ; işte onun tatsız meyvesi olan “âlemle gelen düğün bayram” çadırının içine sığınacaktır bu insan. “Öyle ya; kendimi yormaya ne hacet, herkesin arasında kaynarım” der , devekuşu-misal gizler (!) kendini...
   Niye anlatıyorsun bunları? Rengârenk dünyâmızda renk renk bukalemunlar olduğunu belirtmek için mi? Yoksa, “Mâşaallah, ne güzel satırlar…” dedirtmek için mi?
Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi  “kar tânesi”…; hepsi değişik motiflerde yağarak,“nev’i şahsına münhâsır” kalarak özünü koruyan, ve fakat berâber yağdıkları zaman da bembeyaz zemin hazırlayan temiz kar tâneleri olabilmek... Durumdan vazife çıkartan, vaziyeti idâre eden bukalemunlar ancak “Zoo” larda güzel birer seyir malzemesi olabilirler. Evet, işte kar taneleri ve işte sıradan olmanın farklılığı...(2001)
4-KELİMELERİN DÜNYÂSI (WORLD OF WORDS)
  Her insanın hayatında bâzı kelimeler ayrı bir önem taşır. İşte benim de hayatımda “kelime” böyle önem taşıyanlardan. Öyle ki;  birkaç mail oldu ki, “seyahat” i tâkip edenler görüş belirtirken aynı ifâdeleri kullanıyorlar.Zîrâ ; sağolsunlar mail gönderen büyüklerimiz ,adımızı “kelimelerle dans” bahsinde geçirmekte. Bence büyük bir idealdir; “kelimelerin kavalyesi ve düşüncenin şövalyesi”  olmak.Kelimelerin dünyâsı , benim için “Alice’in Harikalar Dünyâsı” ndan daha sevimli, daha keşfedilmeye değer, daha mâcerâlı,daha kazandırıcı…Bu dünyâya adım attığım yılların bir hatırasını Akademik Bakış Dergisi’nin Ocak-2002 sayısında  yazmıştık. îcâp etti, buraya da taşıyoruz, ama îtirâf etmeliyim ki o günkü sivri dilliliğimden kendim bile ürktüm ve yazıya biraz “âdâb-ı muâşeret” dersi vermeye çalıştım ve yazı kuşa döndü; “kartal” yırtıcılığından “kanarya” masumiyetine büründü.Eh,  bir Fenerbahçeli için geçerli bir mâzeret kabul edin.Söz ola kese savaşı (..) diye başlıyordu ya hani ? İşte o sınıflandırmanın “söz ola ağulu aşı” kısmına örnek olacak bir yazı ile karşınızdayız
 Kelimeler, kelimeler... Kelimelerle anlatılamayacak kadar geniş bir dâire... Hangi biriniz bu meselenin mühim olmadığını iddia edebilir. “Ben” diyebilir misiniz? Dediğiniz anda kendinizi yalanlarsınız. Çünkü cevap verirken konuştunuz ve ağzınızdan bir kelime çıktı. Demek vazgeçilmezler. Vazgeçemeyiz, vazgeçemezsiniz, vazgeçemedik. Zaten , büyüklerimiz  ve daha niceleri bu vadide çok sözler sarf etmişler. Hatta , öyle ki “Gök kubbe altında söylenmeyen söz kalmadığına” hükmedilmiş.Fakat “şimdi yeni şeyler söylemek lâzım” diyen de gene onlar…
 Şimdi; bir insanı en iyi tarif eden bir özellik onun “konuşması”dır. İnsan sarrafı olmak iddianız varsa , kelimeleri tavsiye edelim size. Karşınızdakinin kelimelerine bakın. O insanın uyduruk mu, orijinal mi olduğunu ele verecektir size kelimeler. Muhatabınız sahte bir insan mı, değil mi? Evet, mücevherin sahtesi olduğu gibi insanın da sahtesi vardır. Dedik ya, kelimelerine bakın onun. Ne kadar , nasıl kullanıyor onları? Ya zengin, geniş bir kelime hazinesi vardır, ki hazine de bir sarraf için potansiyel arzudur, belki hayat gayesidir. Öyle ise, insan sarrafı için “ideal insan”, kelime hazinesi geniş olan, dünya kadar kelime ile kelime dünyasını feth etmiş “hakikî bir insan”dır. Ya da bir hurdalıktır o...
 Kelime meselesini enine boyuna ele almak birkaç ciltçi gerektireceğinden biz bazı hususlara temas edip geçmeyi uygun gördük:
 “Vecîz konuşmak”, az kelime ile çok mana ifâde etmektir. Az ve öz... Efrâdını câmi, ağyârını mâni... Muhatabınıza seviyesizlik atfetmiş olmazsınız. Yani “arkadaş,  biliyorum ki kolay idrâk ediyorsun, daha fazla açıklamaya ne hacet!” denmiş olunur. Aynen bunun gibi,  kendi seviyenizi de göstermiş olursunuz. Zaten,  bu sözlerin , vecîzelerin , bu “vecîz olma” özelliğidir ki “târih” denen zaman tünelinden bu güne gelmiş, söylenmiş, dinlenmiş, kâide olmuşlar. Elbette kapasitesi kaldıramayanlar da  olmuş. Çünkü “nice ışık saçanlar , yangın çıkartmakla suçlanmışlardır.”
 Yarasalar savcı olursa, güneş zanlı olur. Zaten Cemil MERİÇ’in ifadesiyle “her büyük adam , devrinin üvey evlâdıdır.”
 “Kolumu kes sözümü kesme!”… “Dinlemek” zahmetine katlananlar “anlama” nın, “bilme” nin zirvelerinde gezerler. “Sormanın utancı” nı yenemeyenler “cehaletin ayıbı” na katlansın. Karşınızdakini dikkatle dinlediğinizde , ihtimal ki onun “dilinden düşürmediği”,  fakat “gözünden kaçırdığı” nı yakalama imkânını elde edersiniz. Boynuz kulağı geçer, kulak verilirse geçecek elbet.
 Dinlemek (Dinler gibi görünmek değil) erdemli insanların harcıdır. “Bir kulağından söz girip transit geçişle öteki kulaktan çıktığı insanlar, iki kulak arasında bir şey olmadığını gösterirler.
 Güzel konuşma sanatına “belâgat” diyoruz. Hangi kelimeyi nerede kullanacaksın, muhâtabın seviyesini bilecek ve ona göre konuşacaksın, beden dilini yedeğine alıp kelimelerini şahsında göstereceksin... Yoksa boyalı kelimelerle ağzını doldura doldura konuşmak asla değil.
 Meğer ki “Belagat”i  “Şatafatlı demogoji” olarak anlamış ola...
 Son bir ekleme yapmak istiyorum:
İngilizce’de “şifre” ye “password” denir.Password’un şifresi de , pass (=geçmek) ‘den sonra gelen “word” de saklı; sanki “anahtarı elde etmek için “kelime” ye geçin!” deniyor.Tabii ben o gözle baktığım için öyle görüyorum, sizler “fikrî hipermetropluğumu” tedâvi edebilir, yanlışlarımı düzeltebilirsiniz.(2001)
5-MÜFREDÂTTAN ÇIKARILACAK DERS
 “Ders çıkarmak” , açıklamaya gerek bırakmayacak kadar anlaşılır bir deyimdir. “Ders almak” ile de aynı sayılabilir. Olaydan , başa gelenden , görülenden , yaşanandan “ders çıkarmak” , bu iki kelimenin mecâzî anlamlarının kullanılması iledir. Ders çıkarılacak yer , “müfredât” olunca , “ders çıkarmak” , gerçek anlamında da kullanılabilir. Biz de bugün , bir “müfredât” tan yola çıkarak hem  mecâzî  hem de gerçek anlamlarını dikkatinize arz edeceğiz.
 Soğuk savaş yıllarında ABD’nin Rusya’ya olan tavrından ülkemiz de etkilenmiştir. Bu etkilenmenin garip şekillerinden birisi de , namlusu Rusya’ya bakan bir tabanca şeklindeki “Orta Doğu Teknik Üniversitesi” dir. Şekli tabanca gibi olan bu okulda Amerika , belki de Ruslara ateşleyeceği silahın şarjörünü doldurmak istemiş ve öğrencileri mermi olarak görmek istemişti. Gel gör ki , “tabanca” elde patlamış , namlu kendisine doğrulmuştu.Emperyalizmin önde giden karşıtları bu okuldan çıkmış , belki de Amerika için “gözünü oyan karga” olayı vukû’ bulmuştu.
 Yerli Che Guevera , şâir Can YÜCEL'İN "Mare Nostrum" (Bizim Deniz) isimli şiirinde "en sekmez lüverin namlusundan fırlayan devrim koşucusu" (lüver ,tabanca demekse de ve hattâ Deniz Gezmiş  ODTÜ'lü olsa da ; ne bu tabanca yukarıdaki  tabanca , ne de bu namlu yukarıdaki namlu ...) diye bahsettiği   Deniz Gezmiş’ in hayâtını okurken dikkatimi çeken bir nokta şu idi:
 Okyanus ötesindekilerin baskısıyla , ODTÜ ders müfredâtı yoğunlaştırılıyor ve öğrenciler dersten fırsat bulup da “emperyalizm karşıtlığı” gibi uğraşlarla vakit öldürmesinler isteniyordu. Gerçi , altmış sekiz kuşağının denizden kovaladığı Amerika , havadan tekrar dönmeyi bildi , o ayrı mesele…
 Bizim , dikkatlerin toplanmasını istediğimiz nokta , şu “müfredât” meselesidir. Yürürlükteki müfredâtı , “alın yazısı” zannedenlerden miyiz? Önümüze çıkarılan engelleri hemen kabûl edenlerden miyiz? Tavuk , yemin içindeki mısırları seçerken biz “müfredât” ı doğru değerlendirip “seçmeli dersler” konusunda seçme hakkımızı kullanmaktan âciz miyiz?
 Maalesef , görünen şu ki ; dolu dizgin akan ırmak olması gerekenler , toplum mühendisi ve mimârlarının , taşeronların , müteahhitlerin ortaklığı ile kurulan barajlarda durduruluyor.Elektriğinden , suyundan , alüvyonlarından  faydalanması gerekenler faydalanamıyor.Baraj , doğrudan veyâ dolaylı olarak yabancı topraklara yarıyor. “Su” olması gerekenler , serap kalıyor bu çölde…
 Meselâ ; bir entelektüel , nice konuları aydınlatabilecek iken , gidiyor , yukarıdaki ortaklığın şirketinden karşısına çıkarılan bir piyon ile polemiğe giriyor.O piyonun görevi , oyunu “pat” bitirmek , yâni sonuçsuzluk olduğundan görevini bihakkın yerine getiriyor.Fakat bu entelektüel , görevi polemik olmadığından , üzerine düşeni değil , üzerine vazîfe olmayan işi yapıyor.Dağ iken hem fare doğuruyor , hem de kendisine güvenenlerin “güvendiğimiz dağlara kar yağdı” teessüflerine yol açıyor.Yatağı böylece değiştirilen ırmak , kolları olan çaylardan , derelerden ve hattâ yağan “yağmurlar” dan gelen suyu da , yabancı denizlere akıtıyor.Bu örneğin eşelenmesi ile  hayatımızda çokça birebir eşleme yapabilirsiniz. “İt ile dalaşmaktansa, çalıyı dolaşmak yeğdir” sözü , zamân ve personel yönetimi açısından biçilmiş kaftandır.
 Bu , “sonuçsuzluğa , kargaşaya , polemiğe programlanmış maşa”ların faaliyetleri ile çıkan ateş, “polemiğin tarafı” olmakla söndürülemez oysa…Bu ,  yangına körükle gitmek olur. Polemikten ders olmaz ; laf yetiştireceğine , ödevini yetiştir!
 Müfredât ile ilgili tutum , yukarıdakiler gibi  müfrezeler kurup “vur , deyince öldür!” olmamalı , derslerin seçmeli olabildiğini  idrâk etmeli ve doğru dersleri seçmeli. Doğru öğretim üyesinden ders almalı…Öğretmenini doğru seçmek , bir dâhiyâne  tercihtir. Şu , o zaman ki müfrêdât meselesinden ders alıp , ders çıkarıp , bu zamandaki müfredâtın dersleri konusunda seçmeci davranarak , işe yaramayan dersler çıkarılmalıdır.
 “Hayat Okulu” nda da müfredât vardır ; zorunlu dersler olduğu gibi seçmeli dersler de yer almaktadır. Fakat , bu dersler ile ilgili seçimde , seçmen olarak  , gürültülü , şatafatlı , eşantiyonlu propagandalar ile meydanlara çıkanların kof kalabalıklarına tav olup olmamak , sizin “ders çıkarma” larınız ile oluşmuş “ders seçiminiz” e bağlıdır. Niceliğe aldanan niceleri gibi olmak değil , niteliği avlayanlardan olmaktır mârifet.
  “Hayat Müfredâtı” nda yer alan seçmeli derslerde doğru tercihi yapmak , hem branşlaştırır , hem seçilmeye değmeyenleri reddedebilmek gibi “vakûr” bir tavrı kazandırır.Böyle yatağında derin derin akan bir ırmak , kollarından aldığı gücü doğru denize taşıyabildiği gibi , barajlarında üretilen elektrik ile doğru insanları aydınlatır, yeşertir,ormanlaştırır.Yağmur da ormanlara çok yağar.Erozyon gider , atmosfer temizlenir ve sâire…(TEMA'ya da iki satırla destek çıkalım.)
  Ders almazsanız , ders verirler.(2004)
6-YARIŞI KAYBET, KENDİNİ KAZAN
 Bir komedyen varmış ve en önemli hüneri “başkalarını taklit ederek  izleyenleri güldürmesi” imiş.Olur ya hani , bugün de “stan-up show” larda , güldürü programlarında benzerlerine sıkça rastlarız.Bu komedyen , bu taklit özelliği ile hep gündemde kalıyormuş , meşhûr olmuş…Tıpkı taklidini yaptığı meşhûrlar gibi…Taklit yarışmalarında zirveyi kaptırmıyormuş.Bir gün bir yarışma daha yapılmış ; bu ünlü komedyeni en iyi  taklit eden kazanacakmış yarışmayı.Bizimki , kendi de katılmış , fakat sonuncu olmuş…Herkesi taklit etmekte üstüne olmayan komedyen , “kendisi” olmaya kalkınca “ al aşağı” edilmiş.
 İnsanın kendini taklit etmesi , “kendisi olması” değil midir? Olduğunuzun dışında sergilediğiniz hareketler ile zâten kendinizi gösteremezsiniz ki ! "Taklitler " , komedyeni o kadar “başka” laştırmış ki, “kendi” diye bir şey kalmamış.Pekî , kendine özgü bir yan kalmamışsa , onu taklit edenler ne yapmış ?
-Onlar da , kendileri için “başkası” olan birini taklit etmişler.Onun yaptığını yâni…
“Kendisi” olan kaybediyor bu yarışmada.
 Maymunlar arasında “insan taklidi” yarışması yapılsa ve daha sonra  kazanan maymunu taklit etmek için düzenlenecek yarışmayı “en iyi maymun taklidi” yapan insan kazanmayacak mı?Görün bakın işte ; yarışmalar nasıl “evrim” (!) geçiriyor?  Darwin hortlasa , “anlatmak istediğim tam olarak bu değildi ama neyse”  derdi belki.
 -“Başarılı” sıfatını kazanmak için ,  “güldürmek” şartını koşuyorlar , güldürmeyi de “başkasını taklit etme” ye bağlamışlar.
-Neden ?
-Taklit etmek “komik” bir iş de onun için…
-Kendimiz olduğunda neden bu “jüri” bizi diskalifiye ediyor?
-“Kendisi”  olabilmek , ciddî bir iş de ondan…Onlar , bu ciddiyetten rahatsız olurlar.
-O zaman “başarı” nasıl olacak? Hem kendin kal , hem derece bekle? Balık kavağa çıkınca mı?
-Hayır , "alık" lığı bırakıp yarışmadan çıkınca...
-"Tek kişilik yarış" olur mu hiç? Kendimle mi yarışacağım? Kazanırsam , kaybetmiş olmayacak mıyım?
-İnsanın kendisi ile yarışmasından , kendisi ile mücâdelesinden iyi maraton mu olur dostum? Kendini yenmelisin önce.Kendindeki “başka” lıkları ayıkla her şeyden  önce. Reddedebileceklerini reddet ki , neye “evet” diyeceğin ortaya çıksın. Yenilen tarafın , onlar olmalı , geriye “gâlibiyet” adına kalan taraf ne ise , o , “sen” olmalısın.
-Gülemeyecekler o zaman? Yüzleri asılacak?
-Güldükleri , senin ağlanacak hâlindi zâten… O yüzsüzlerin yüzleri çok nasıl olsa ; asılsın , askıya al , boş ver.Onlar “kral”  değil ki , sen soytarıları olasın….***
 Bu , “komedyen meselesi” ni ister kendi dünyânıza uyarlayarak kendi çapınızda , isterse ekvator çapında bir dünyâ meselesi olarak görün…Bu yarışta “bitiş” e gelen , kendi “bitiş” ine gelmiştir.
 Madalya yok ;  tasma var.Öyle ise , yarışmayı terk et , kendin ile yarış , kendini aş…Merâk etme ; (yanlış da anlama) bu tasmadan başka kaybedecek bir şeyin yok! Bilinci yerinde olmayana “kendini kaybetmiş” derler.
 
“Kendini kaybeden” , şuurluca bir iş yapabilir mi?
ismet...1/1/2005
7-POLİSLİK , AMA NASIL?
             Bu sefer çok bildiğiniz bir sözü yazıp , yazıyı bu sözler üzerine binâ etmeye çalışacağız. (ekip rûhu yansıtır ümidiyle , “biz” li cümleler kullanılmakta; yoksa şu ân yanımda kimse yok...) Söz konusu söz şu: aynası iştir kişinin lâfa bakılmaz...
            Her ortamın farklı gündemi var; bazıları da var ki; gündemin demirbaş konularıdır adetâ; temcid pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önünüze gelir, tekerleme gibidir; nakarat gibidir,”peynir gemisi” nin laftan  yakıtıdır bunlar. Konferanslara konu olan fakat konferansın verildiği salonun dışına çıkmayan, çarşaf çarşaf yayın organlarında yazılan; fakat yazanın dahi uygulamadığı, yapmadığı sözler, nasihatlar... Nikotin kokan ağzın, sigaranın zararlarından bahsetmesi kadar ikiyüzlüce gelmez mi size de?
            Şu dergiye bir yazı verirken, elbette kes- yapıştır yöntemini kullanıp, doğrudan alıntı yaparak sayfayı doldurmak da var; gel gör ki papağan gibi hissediyor insan  kendini o zaman; olsa olsa başka fikirlerin yardımı alınır... Anlaşılmak ne kadar güç.. Anlaşılabilir olmaktan bahsettiğimiz bir yazıyı okuyan, grubumdaki bir memur, “komserim, iyi hoş da , pek anlayamadım yazınızı“ deyince, ne hissedilebileceğini gelin siz düşünün artık.çok zor, çetrefilli gibi görünen hâdiselerin, özellikle bu zor meselelerde, hep aslında kolay bir çözümün olduğunu düşünen ve de yaşayan bir insan olarak, ilk ve son tavsiyemiz öğrenmek, bilmektir.”Bilgi güçtür.” Diye boşuna söylenmemiş.
 Peki ne yapacağız o zaman? Sorunu söyleyen çok da, çözüme gelince ortalığı “günü idare etmek “ türünden lâflar almakta.
 Anlatırlar ki ; bir devlet dâiresi , kendisine gelen o kadar evrakı gereğini yapmak üzere sınıflandırırken, içinden çıkamayacaklarını karakola gönderirmiş; polis gereğini yapar nasıl olsa...Gerçekten de, bazen akla gelmiyor değil; kanunun en çok ihlâl edilen maddesi PVSK.4 mü acaba?: “polis , vazifesinden başka bir işte kullanılamaz....”maddesi yani....Polis, aslında bilmesi gerekenleri tam olarak bilebilse, mesele farklı şekilde cereyân eder. Evet, yıllarca , giydiği idâm hükmüne rağmen , infâz edilemeyen mahkûmlar varken, polis , şartlar oluştuğunda bu infâzı ân meselesi olarak değerlendirip, yapabilecek bir güce sahip. Gel gör ki , suçluya doğrulttuğu namlu, olay sonrası sanki kendisine doğrultulmakta gibi endişe hisseden polisler yok mu sizce?
 Polis, konumunu iyi belirlemeli; adâlet çizgisinin hangi noktasında olduğunu iyi tespit etmeli. Haftalık “Tempo”  dergisinin 17-24 (2003) nisan arasında çıkan sayısında, böyle bir durumdan bahsedilmiş. Hukukçulara sormuşlar; onlar da “polis , kendini hâkim zannediyor” demişler ve eklemişler:
 - Polis, olayda kendini yargı mercii yerine koyup, küçük bir infâz yapar gibi; iki tokat da ben vurayım mantığıyla hareket ediyor, oysa yapması gereken sadece soruşturma evrâkını tamamlamak..”
 Gerçekten de polis bunu iyi kavramalı, çok kullanılan bir tâbirle ifâde edeyim: “kraldan çok kralcı olmamalı” …Grubumda , bu konular hakkında memur arkadaşlarla sohbet ederken bir tanesi çok hoşuma giden bir söz söyledi:
 -“Polislik, en rahat çağını yaşıyor!” dedi. İlk bakışta pek gerçekçi gelmese de, üzerini eşelediğinizde bu sözden doğrular çıkartabilirsiniz. Üzerine düşeni yaptığınızda, üzerinize vazîfe olmayan işe karışmadığınızda, devletin verdiği yetkiyi, öfkenize peşkeş çekmediğinizde polislik rahattır. Ama mesele bu kadarla bitmiyor. Söz konusu haftalık dergide polisin de görüşünü almışlar:
 - “Biz suçluyu yakalıyoruz, ifâdesini alıyoruz, mahkemeye çıktığında savcıya , hâkime “işkence yaptılar” iddiâsında bulunuyor, ve suç sicili “cerâim defteri” gibi olsa da, o suçlu yüzünden, biz suçlu oluyoruz. . Suçlu yakalamanın , suçlu olmakla eş anlamlı olduğu şartlarda çalışınca hevesimiz kırılıyor; bunun üzerine bir de çıkan “af” lar, gayretimizi törpülüyor..”
 Evet, bir tarafta adâlet, bir tarafta emniyet, ortada suçlu var; maalesef suçlu , ikisinin ortasına oyunbozan gibi girmiş ve de hakem gibi etkili bir konuma gelmiş. İşbu halde, savcılar, hâkimler ve polisler arasında acil bir mutâbakata, sağlam bir diyaloga ihtiyaç vardır. Yetki itibariyle bu mutâbakata ilk adımı onlar mı atsınlar? Yoksa, “gecikmesinde sakınca bulunan hâl” deyip  biz mi atalım?(2003)
 
Not:illâ ki dikkatinizi çekmiştir; yazılarda şapkalı harfler..
 
Şapka olmadan "kâr'ı paylaşmak"  ne hâle gelir?şu kadar diyeceğim:
 
"şapkayı atmak isteyenler, bilerek veyâ bilmeyerek, karşılarındakinin şapka çıkarılacak bir şey olduğunu mu ifâde ediyorlar?”
 

 
 Yazar: İsmet KAPLAN 16.07.2006  
 

Yazarın Diğer Yazıları:

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş veya Eklenen Yorumlar Onaylanmamış.

  Yorum Yaz
 
İsim: 
 
Yorum: 
Kalan Karakter Sayısı:
 
Şifremi Unuttum 
Kayıt Ol 
YAZARLARIMIZ
Önder AYTAÇ
Önder AYTAÇ Yalan: TSK, Başbakan, medya
Murat DAĞLAR
Murat DAĞLAR Kadınlara Karşı İşlenen Suçlara Genel Bir Bakış: Şiddetin Sebepleri Ve Çözüm Yolları
Ercan TAŞTEKİN
Ercan TAŞTEKİN Teçhizattan Teşkilata
Erol ÖZDEMİR
Erol ÖZDEMİR Emeklilikte Tabanca Yerine Bilgisayar
Fatih BALCI
Fatih BALCI Çocuk Suçları Ve Aile
Emsal TOPRAK
Emsal TOPRAK Bir Bağımlının Günlüğünden
Abdullah MOLLAOĞLU
Abdullah MOLLAOĞLU Amerika, Bazı Kürtler ve Prezervatif
Ali Kemal TERZİ
Ali Kemal TERZİ Kent ve Çocuk Suçluluğu
İlhan DAĞDEVİREN
İlhan DAĞDEVİREN Türkiye Bir Milad Yaşıyor.
Özgün ERGİN
Özgün ERGİN İnsan Taklidi
Ömer Faruk GÜLTEKİN
Ömer Faruk GÜLTEKİN Yokolan İnsanlık
Metin Murat ARSLAN
Metin Murat ARSLAN İngiltere´ de Toplum Destekli Polis-III
Halil YILMAZ
Halil YILMAZ ´Adli Kolluk´ Açısından Polis Teşkilatı
 
 

   designed and coded by aahmetyildiz © 2007. Ayrıntılı bilgi  Her Hakkı Saklıdır.