Ana Sayfa Yazılar Dost Siteler Site Haritası İletişim Hakkımızda  
| Kullanıcı Girişi: 
 YAZILAR
 Adli Bilimler
 Bilişim
 Diğer Disiplinler
 English
 Güncel
 Hukuk
 Kriminoloji
 Otobiyografi
 Özel Dosyalar
 Polis Özel
 Polis Yönetimi
 Polisiye
 Polislik
  -Asayiş
  -dış görev
  -Güncel
  -Kitap
  -madde bağımlılığı
  -Mesai
  -PMYO
  -Polis Okulu
  -Polislik
  -Toplum Destekli Polislik
  -Yabancı Polisler
 Sinema
 Suç Türleri
 Terör
 
 

ARAMA
   Arama
 
 

Son Üyeler
FROFESÖR
MKELEŞ
yemreavci
Bilal Erdem
salodemir
 
En Çok Okunanlar
Aile İçi Şiddet

Türkiye'de Sol Terör Örgütlerinin Gençlere Yönelik Faaliyetleri Bağlamında Aile Ve Polisin Rolü

Seri Katiller

Askerlik Konusunda Atılacak Somut Adımlar

Mutluluk Yoldur

 
Son Yorumlananlar Yazılar
BAĞIMLININ BİR GÜNÜ!

Makam teklifi neden istenebilir?

Sünnet Polisi Ultra Projesi

 

  ETÜT SAATİ -5 USÛL, ESASTAN ÖNCE GELİR Yazdır 
 Yazar: Sınıf Komiseri 11.03.2010  
    ETÜT SAATİ -5 USÛL, ESASTAN ÖNCE GELİR

ETÜT SAATİ – 5

- USûL, ESASTAN ÖNCE GELİR -

Merhaba arkadaşlar,

Bir hikayeyle başlayalım bugün.

Şehzade bir kıza aşık olur ama kızın ailesi, saraya pek de layık görülmez. Bu durum ilk başta padişahı epey bir hayal kırıklığına uğratsa da; sonuçta padişah da bir babadır ve evladının mutlu olması için, kalbinin istediğinin yapılması şarttır. Padişah, saraydan birisini kızı istemekle ve düğün için gerekli işlemleri yapmakla görevlendirir. Hemen hediyeler ve kalabalık bir heyetle, kız istemeye gidilir. Ancak kız babası, kızı vermez.  Hayal kırıklığı içinde geri dönen heyet, bir yandan ne gibi bir usûl hatası yaptıklarını, diğer yandan da hediyelerin az gelmiş olabileceği gibi ihtimalleri aklından geçirmektedir. Yeni ve daha kalabalık bir heyetle ve çok daha fazla hediyelerle tekrar istemeye gidilir. Ama ikinci kez de baba kızını vermez. Bu şekilde istemeler ve reddetmeler devam eder gider. Artık iş öyle bir noktaya gelmiştir ki, babası kızı vermemekte inat ediyor, şehzade aşkından eriyip bitiyor, padişah da oğluna dayanamayıp, bu işin bir an önce bitirilmesi için emir üstüne emir veriyor.

Sonunda vezir devreye girer, evin adresini öğrenip gider ve kapıyı hızlı bir tekmeyle kırıp içeri girer. Kızın babasını yakasından tutup duvara yapıştırır ve;

‘Kızını şehzademize istiyoruz. Var mı bir diyeceğin?’ diyerek kızı ister. Bu durum karşısında kız babası; ‘Ne demek beyim. Böyle bir lütufa nasıl hayır diyebilirim? Hayırlı uğurlu olsun.’ der.

Bu sefer vezir şaşırır. Kendisinden önce o kadar istendiği halde kızı vermeyip de kendisinin bir istemesinde vermesinin hikmetini merak eder. ‘Acaba korktuğu için mi?’ diye düşünür. Ve kızın babasına bunun sebebini sorar. Kız babası ;

‘Yok beyim neden korkayım ki? Ama onlar senin gibi, adam gibi usûlünce istemediler ki kızı.’

Polis Akademisi’ne girdiğimde ilk öğrendiğim cümlelerden biriydi ‘Usûl, esastan önce gelir.’ sözü. Bir işi nasıl yaptığınız, yapma şekliniz ve yönteminiz, o işi yapmanızdan daha önemlidir, daha etkilidir. Bu yüzden, bir işi ne kadar safi niyetle yapmak isterseniz isteyin, usûlüne mutlaka dikkat etmelisiniz.

O işi sadece bu şekilde mi yapmak zorundasınız? Başka ve daha nazik, insanları rencide etmeyen, daha kibar, daha etkili ve daha hissedilmeden yapmanın bir yolu yok mudur? Ve bunlar gibi bir çok konuyu ince ince düşündükten sonra harekete geçmeniz, emin olun size çok şeyler kazandıracaktır. Birşeyler yaparken temel felsefeniz, kimseyi incitmeden, kimseye zarar vermeden ve yük yüklemeden yapmaya çalışmak olmalıdır.

Bir fakire yardım etmek gayet iyi bir niyettir ama bunu yapma şekliniz, yardım etmenizden daha da önemlidir. Milletin içinde, adamı rencide ederek, medya önünde gazetelere reklam vererek vb. şekillerde yapacağınız yardımı, karşınızdaki kişi, ihtiyacından dolayı, darda kaldığı için kabul edecektir belki ama, o insan içinden neler geçirecektir bir düşünün.

Bu sebeple; ‘Kalite ayrıntıda gizlidir’ sözünü aklınızdan çıkartmayın. Yaptığınız işlerin, niyetinizdeki gibi iyi ve kaliteli sonuçlar çıkartmasını sağlamak için, çoğu zaman ayrıntılarda yatan, usûllere çok dikkat edin. Örneğin, şehirler arası yolculuk yaparken, servis yapan görevlilerin, sundukları ikramları, sanki aç insanlara yardım dağıtıyormuş gibi, teker teker kendilerinin yolcuya vermeleri bana biraz kaba bir usûl gibi gelmiştir. Kendimi gıda yardımı alıyor gibi hissettiğim için, bu ikramları geri çevirdiğim de olmuştur. Oysaki, bunları güzel bir tepside yolcuya sunmak ve tepsiden seçme işini yolcuya bırakmak, çok daha büyük kibarlık ve nezakettir diye düşünüyorum. Bilmem sizin görüşünüz nedir?

Aynı şekilde, bazı meslektaşlarımızın, bir müracat için gelen vatandaşa, ‘Gel, içeri gel!’, ‘Geç bakalım şöyle de sor ne soracaksan?’ gibi cümleler yerine, ‘İçeri buyrun lütfen’, ‘Şöyle buyrun lütfen. Nedir sorunuz, nasıl yardımcı olabilirim?’ gibi, artık tüm teşkilatımızın kullandığı nazik üslubu kullanmaya bir an önce başlasalar nasıl olur diye düşünüyorum.  

‘Zarf da mazruf kadar önemlidir’ demiş atalarımız. Yani bir şeyin dışındaki (dışarda görünüşü, sunuluşu vb) de içindeki kadar önemlidir. Sizin mazrufunuz (içinizdeki) çok iyi niyetli olabilir. Ancak bunu, aynı iyi niyetli ve güzel görünümlü bir usûl ve üslüpla sunma inceliğini de göstermeniz hayati önemdedir.

Aksi halde, amacınız ne kadar safi olursa olsun, hatta söyledikleriniz veya yaptıklarınız ne kadar faydalı olursa olsun, sunma usûlüne dikkat etmezseniz, hakettiği karşılığı bulamayabilir, aksi bir tesir bile meydana getirebilir.

Din alimden ders alan bir talebe, aldığı dersleri yeterli görerek, artık kendisinin de bir hoca olacak kadar alim olduğuna inanır ve ayrılıp gitmek için alimden izin ister. Alim: ’Evladım, tamam bir çok dersi aldın ama ilm-i siyaset dersini henüz almadın. Onu bilmeden, sahip olduğun bilgileri nasıl aktarabileceğini öğrenmeden, bu bilgilerin çok faydalı kullanamayabilirsin. İyi düşün!’ der. Ama talebenin ayrılmakta kararlı olduğunu farkettiği için de fazla ısrar etmez.

Oradan ayrılan talebe, vardığı ilk köyde camiye girer. Cami hocası yalan yanlış birşeyler anlatmaktadır. Talebe hemen heyecanla atlar ve ‘Bu adam yanlış anlatıyor, yalan söylüyor!’ diye çıkışır. Köyün hocası, bakar ki karizması elden gidecek, köylüyü gence karşı galeyana getirir. Bu duruma alışık olmayan ve yeni gelen bu densize kızan köylü de, çok sert tepki gösterir ve genci hırpalayarak köyden kovar. Halbuki talebenin söyledikleri sonuna kadar doğrudur ve haklıdır. Buna rağmen takdir edilmek bir yana bir de tekdir (dayak) görmüştür.

Bunun şaşkınlığı ile tekrar hocasına döner. Bir müddet daha eğitimine davem eder ve ‘İlm-i siyaset’ derslerini de alır. Neyi, nerde, nasıl söylemesi, nasıl yapması gerektiği gibi incelikleri iyice öğrenir. Aradan geçen zamandan sonra tekrar aynı köye gider ve yine aynı manzara ile karşılaşır. Köy hocası yalan yanlış atıp tutmaktadır yine. Talebe bu sefer usûlünü ayarlar ve :

‘Ey millet, bu hoca var ya; öyle mübarek bir adamdır ki, onun sakalından bir tel alan, cehennem ateşi görmez, cennetliktir.’ der. Bunun üzerine tüm cemaat, sakalından tel kopartabilmek için hocanın üzerine atlar. Hoca yüzü gözü mahvolmuş halde köyden kaçar gider.

Unutmayın arkadaşlar, hayatta her işin bir usûlü vardır. Oturmanın, kalkmanın, konuşmanın, giyinmenin, selamlaşmanın, yemenin içmenin, ikramın, davetin, misafirliğin, memurluğun, astlığın, üstlüğün, küçük olmanın, yaşlı olmanın ... Bütün bu usûller, genellikle kendi kültürümüzün içinden süzülüp gelerek hayat bulmuşlardır.

Bazı televizyon programlarında, isminin önünde bir yığın ünvan bulunan ve fakat halkın huzurunda oturmanın usûlünden bihaber olanları ibretle izliyorum. Halkın huzurunda olduğunun bilincine varamayıp ayak ayak üstüne atarak, koltukta kaykılarak vb. şekillerde oturan bu okumuş cahilleri görünce, ne bildiklerine değil, nasıl davrandıklarına daha çok dikkat kesiliyorum.

Yaptığınız işlerde usûle dikkat etmek, sadece kendinizi karşı tarafa doğru anlatabilmek için değil, aynı zamanda kendi iyiliğiniz için de elzemdir. İşyeri, devlet dairesi, görev yeri gibi resmi yerlerin yanısıra, aile, arkadaşlık, akrabalık gibi gayri resmi ve samimi ortamların her birinin kendine özgü yaşayış, davranış ve konuşma usûlü vardır. Resmi ortamlardaki usûller; kanunlar, yönetmelikler, talimatlar gibi resmi bir şekilde olurken, gayri resmi ortamların usûlleri; toplumsal normlar, kültür, adetler, örfler vb. şekillerde olmaktadır.

Bu okuldaki her türlü eğitimler, yazılı ve sözlü talimatlar da; size önce bu okuldaki, sonra da meslek ve tüm hayatınızdaki işlerinizde, görevlerinizde ve yaşantınızda hangi usûllere dikkat etmeniz gerektiğini, görevlerinizi ve ilişkilerinizi hangi usûller çerçevesinde yerine getirmeniz gerektiğini öğretmeyi amaçlamaktadır.

Sivil hayatta iken bir lokantada, otobüste, sokakta vb. yerlerdeki hal hareket, davranış, usûl ve üslubunuzla, bu okulda girdikten ve polis olduktan sonraki üslubunuz arasında çok fark olacaktır. Arkadaşlarınızla konuşma, şakalaşma şeklinizle, bir amiriniz ve bir büyüğünüzle konuşma usûlünüz elbette ki aynı olmayacaktır. Aynı şekilde bir arkadaşınız çağırdığındaki cevap verme ve yanına gitme usûlünüzle, bir amiriniz çağırdığındaki davranışlarınız arasında fark olacaktır.

Ancak bazı hususlar vardır ki, hem sivil hayatta hem de resmi hayatta, aynı usûller geçerlidir. Mesela, bir odaya girerken kapıyı çalmak, izinsiz girmemek, girince selam vermek, ortamın adabına uygun davranmak ve konuşmak, çıkarken izin istemek, ayrılırken kapıyı çarpmadan çıkmak gibi medeni kurallar, bu hususta birer örnektir.

Söz söylemenin de bir üslubu, bir adabı vardır. ‘Her aklına geleni söyleyen, hiç aklına gelmeyecek şeyleri duyar’ demişti ilk sınıf komiserim. Halk arasında da, ‘Söylerken, lafın belini kırk kere kır da söyle’, ‘İki düşün bir konuş’ gibi, sayısız düsturlarımız vardır. Aynı şekilde, izin almadan konuşmak, konuşanın sözünü kesmek, büyüklerden önce lafa atlamak, yüksek sesle, bağıra çağıra konuşmak gibi usûlsüzlükler de kültürümüzde hiç hoş karşılanmamaktadır. Bu usûllere dikkat etmeden, örneğin; lafın sonunu beklemeden, hemen aklına geleni paldır küldür ortaya boca etmek, büyük küçük saymadan, lafı edep süzgecinden geçirmeden atmak gibi edepsizlikler, siz çok önemli bir konumda dahi olsanız ve söyleyeceğiniz şeyler hayati önemde bile olsa, diğer insanlarda olumlu bir karşılık bulamayacaktır.

Bir markete gittiğinizi düşünün. Çalışanlar çok yoğun. Siz birinin yanına bir şey sormaya gidiyorsunuz ve aldığınız cevap:’Ya git başımdan, görmüyor musun ben yoğun çalışıyorum. Seninle uğraşacak halim yok...’ Bunu söylerken de, suratı beş karış ve sanki sizin üzerinize yürüyecek gibi sinirli ve ters hareketler yapıyor. Hatta daha ileri giderek, aynı tavırları, kendisini işe alan ve amiri konumunda olanlara karşı da sergiliyor. Hakkında müşterilerden defalarca şikayet olduğu gibi, amirleri de bu durumdan çok rahatsız ve kendisini defalarca uyarmışlar. Ama o çalışanın buna verdiği cevap: ‘Ben önemli işler peşinde koşuyorum. Çok yoğunum. Öyle amire saygılı davranmak, seviyeli konuşmak, müşteriye kibar davranmak gibi boş(!) işlerle uğraşamam. Benim yaptıklarım çok daha önemli. Siz ise, benim duruşumla, konuşma üslübumla, millete davranış şeklimle uğraşıyorsunuz. Benim yaptığım işlerin yanında, sizin dediğiniz bu boş şeylerin ne önemi varki...’

Bu örneğin benzerlerini bazen, yoğun çalışan meslektaşlarınızda görebilirsiniz. Teşkilatımızın her biriminin kendine özgü bir yoğunluğu ve zorluğu olduğunun bilincinde olamayan bazı meslektaşlarımız, sadece kendilerinin çok hayati görevler yaptığını düşünecek kadar bencil ve cahilce davranabilmektedirler. İlaveten, gerek amirlerine ve meslektaşlarına karşı, gerekse halka karşı, disiplinsiz, kaba ve hatta seviyesiz davranışlarına, işlerinin yoğunluğu bahanesini perde olarak kullanmaya çalşıyorlar. Halbuki, aynı görevi ve hatta çok daha yoğun görevleri, insani terbiye ve mesleki teamülleri harfiyyen yerine getirerek görev yapan onbinlerce meslektaşımızın olduğunu, bu bahaneci arkadaşlarımız da gayet iyi biliyorlar. Ama doğruyu kabullenmek ve onlar gibi terbiyeli ve saygılı polisler olabilmek zorlarına gittiği için, kendi doğru bildikleri yanlış davranışlarında ısrar ediyorlar.

Arkadaşlar ne kadar önemli işler yaparsanız yapın, mesleki ve insani usûllere dikat etmiyorsanız, bu usûlleri ve adapları göz ardı ediyorsanız, kusura bakmayın ama yaptığınızın insanların gözünde ve gönlünde çok da bir anlamı olmayacaktır. Evet belki yaptığınız işten dolayı başarılı olacaksınızdır ama insanların gözünde kendini beğenmiş, saygısız, usûl erkan bilmeyen, haddini bilmez, terbiyesiz vb. bir insan konumunda olacaksınız. Atatürk’ün ‘Ben sporcunun zeki, çevik ama aynı zamanda ahlaklı olanını severim’ vecizesine atıf yapmadan geçemeyeceğim.

sinifkomiseri@yahoo.com 

 
 Yazar: Sınıf Komiseri 11.03.2010  
 

Yazarın Diğer Yazıları:

  Yorumlar
 
İsim:  kanki
 
Yorum: 
 
İsim:  Erdoğan
 
Yorum: 
 
İsim:  AFYON PMYO Bilgi İşlem
 
Yorum: 
 
İsim:  ömer
 
Yorum: 
 
İsim:  taner
 
Yorum: 
 
İsim:  Yolcu
 
Yorum: 

  Yorum Yaz
 
İsim: 
 
Yorum: 
Kalan Karakter Sayısı:
 
Şifremi Unuttum 
Kayıt Ol 
YAZARLARIMIZ
Sınıf KOMİSERİ
Sınıf KOMİSERİ ETÜT SAATİ 21 BİRİNCİ VE İKİNCİ SINIFTAKİ ÖĞRENCİLERİN İLİŞKİLERİ
Abdullah MOLLAOĞLU
Abdullah MOLLAOĞLU Ertuğrul ÖZKÖK Medya Peygamberi mi?
İsmet KAPLAN
İsmet KAPLAN Makam teklifi neden istenebilir?
Elveda TANIK
Elveda TANIK Uyuşturucu Madde Kullanımının Kişi ve Toplum Üzerindeki Etkisi
Emsal TOPRAK
Emsal TOPRAK BAĞIMLININ BİR GÜNÜ!
Alparslan ALTEKİN
Alparslan ALTEKİN İNGİLİZ POLİSİ 16 ÜNİFORMA TEÇHİZATLARI
Caner TEKİNTAŞ
Caner TEKİNTAŞ KADRO MEKTUPLARI 17 Kalecik
Ercan TAŞTEKİN
Ercan TAŞTEKİN POLİSLİĞİN "P" Sİ
AST SINIF
AST SINIF KOLEJ YAZILARI-7 NÖBETLER
Önder AYTAÇ
Önder AYTAÇ Emniyet ve Anadolu´nun Sesi: Yaşasın TSK, Kahrolsun Militarizm ve Polis Devleti
Murat DAĞLAR
Murat DAĞLAR Tecavüzü Seyretmek
Fatih BALCI
Fatih BALCI Düşsel Gerçekler
İlhan DAĞDEVİREN
İlhan DAĞDEVİREN BU, ACI..
Ömer Faruk GÜLTEKİN
Ömer Faruk GÜLTEKİN Yokolan İnsanlık
 
 

   designed and coded by sucveceza.comekibi © 2007. Ayrıntılı bilgi  Her Hakkı Saklıdır.