NATO'nun İtalya'daki gizli ordusu Gladio'nun varlığını keşfeden yargıç Felice Casson oldu. Cason, Gladio'nun izine 1990 yılında aşırı sağ terör örgütlerin eylemleriyle ilgili olarak Roma'da yürüttüğü bir soruşturma esnasında girdiği askerî istihbarat servisinin arşivinde rastladı.
Bulduğu belgelerde bu birimin terör olaylarıyla yakın ilişkisi olduğu sonucuna vardı. Yargıç Cason, BBC'ye yaptığı bir açıklamada, muhafazakâr ve tutucu eğilimlerin güçlendirilerek, İtalya'da sol partilerin zayıflatılması için bu dönemde bir gerilim stratejisinin uygulandığını açıkladı. Çünkü Soğuk Savaş döneminin 1970'li ve 80'li yıllarında ABD ve İngiltere, güçlü bir İtalyan Komünist Partisi'nin Sosyalist Parti'yle oluşturacağı bir ittifakla, NATO ittifakı içerisinde önemli bir yeri olan İtalya'da iktidar olmasının, NATO'yu zayıflatacağından korkuyordu. Cason'u bu düşünceye sevk eden, geçmişteki birtakım terör olaylarına ilişkin olarak elde ettiği belge ve delillerdi. Cason'un bu dönemde uygulanan gerilim stratejisi konusunda ulaştığı en çarpıcı örneklerden birisi, 1972 yılında Peteano köyünde vuku bulan olaydı. Bu olayda, İtalya'nın paramiliter nitelikteki anti-terör ve istihbarat polisi olan Carabinieri teşkilatına mensup üç görevli, bulunduğu aracın bombayla havaya uçurulması sonucu öldürülmüştü.
Sivil ve askerlerden oluşan örgüt
Yıllarca, bu olayın sorumlusunun sol terör örgütü Kızıl Tugaylar olduğu sanıldı. Yargıç Cason ise, yapmış olduğu soruşturma ve ulaştığı belgeler ışığında bu olayın gerçek sorumlusunun aşırı sağcı bir terörist olan Vincenzo Vinciguerra olduğu sonucuna vardı. Vinciguerra, aşırı sağcı radikal bir örgüt olan Avanguardia Nazionale mensubu bir teröristti. Bu bulgular üzerine dosyayı yeniden açan Yargıç Cason, Vinciguerra'yı tutuklattı. Vinciguerra, aslında kendi gibi anti-komünist görüşe sahip güvenlik örgütleri mensuplarınca hapisten kaçırılabilirdi. Fakat bu gerçekleşmedi. 1984'teki duruşmalarda tanıklık yaptı. Bu bombalama olayı sonrasında bütün mekanizmaların harekete geçtiğini, Carabinieri örgütü, İçişleri Bakanlığı, gümrük teşkilatları ve gizli servislerin bu olayın arkasındaki ideolojik gerekçeyi benimsediklerini ifade etti. Vinciguerra, İtalya'da sivil ve askerlerden oluşan, silahlı kuvvetlere paralel, Sovyetler Birliği karşıtı gizli bir gücün olduğunu açıkça deşifre etmişti. Bu ifadelerin ortaya çıkardığı sonuç patlayıcı ve çeşitli silahlarla donanımlı, çok iyi eğitilmiş elemanları olan, olağanüstü bir yapılanmaya haiz, ‘Gladio' isimli gizli bir örgütün varlığı ve terörizmle ilişkili olduğuydu.
Bu ifadeler ve Yargıç Cason'un bulduğu diğer deliller üzerine, Gladio'nun bir terör örgütü olduğu ve CIA ve NATO tarafından ülkede terör eylemlerinin gerçekleştirilmesinde desteklendiği konusunda İtalya'da birçok insan ikna olmuştu. Yargıç Cason'un desteğiyle bir grup İtalyan parlamenter, Senatör Giovanni Pellegrini'nin başkanlığında Gladio'yu soruşturmaya başladılar ve 1995 yılında 370 sayfalık bir raporu kamuoyuna açıkladılar. Raporda, Soğuk Savaş döneminde CIA'in, İtalya'da maksimum düzeyde bir serbestlik ve takdir yetkisi içerisinde çalıştığı sonucuna ulaştılar.
2000 yılında sol bir grup olan Gruppo Democratici di Sinistra tarafından Gladio'yla ilgili ikinci bir parlamento soruşturması gerçekleştirildi. Bu soruşturma neticesinde de çok açık bir biçimde, bu dönemde uygulanan gerilim stratejisinin PCI (İtalyan Komünist Partisi) ve PSI (İtalyan Sosyalist Parti)'ın iktidara gelmesini önlemek amacıyla ABD tarafından desteklendiği sonucuna ulaşılmıştı. Bütün bu katliamlar, bombalama eylemleri ve diğer birtakım operasyonlar, İtalyan devlet aygıtı içerisinde yer alan birtakım kişiler tarafından gerçekleştirilmiş ve son zamanlarda bunların Amerikan gizli servisleriyle bağlantılı bazı yapılarla ilişkili oldukları ortaya çıkmıştı. İtalyan Karşı-Casusluk örgütünün eski başkanlarından General Giandelio Maletti de, Mart 2001'de yaptığı bir açıklamada CIA'in İtalya'da terörizmi desteklemiş olabileceğini doğruluyordu. 12 Aralık 1969'daki Piazza Fontana katliamı olarak bilinen 16 kişinin öldüğü ve 80 kişinin yaralandığı olaydan sonra, bombaların bir kısmı ünlü bir solcu editör olan Giangiacomo Feltrinelli'nin villasına yerleştirilmişti. Böylece olayın sorumlusu olarak komünistler suçlanacaktı.
Zincirin en kanlı halkası: ‘Bologna Katliamı’
Piazza Fontana terör saldırısı, İtalya'da ‘gerilim stratejisi' uygulamasının başlangıcı olarak kabul edilir. Bu strateji içerisinde yer alan terör olayları zincirinin son halkası ise, 1980'deki Bologna Tren İstasyonu'nun bombalanması olayıdır ki ‘Bologna katliamı' olarak anılır. ‘Piazza Fontana bombalaması' olarak bilinen terör olayı, Banca Nazionale dell'Agricoltura (Ulusal Tarım Bankası)'nın Milan'ın Piazza Fontana semtinde bulunan şubesinin 12 Aralık 1969'da bombalanmasıdır. Bu eylemin daha sonra aşırı sağ örgütlere mensup teröristlerce gerçekleştirildiği anlaşılmıştır. 1998'de David Carrett isimli bir Amerikan donanma subayı da İtalyan adaleti tarafından olayla ilgili olarak soruşturma kapsamına dahil edilmiştir. Vincenzo Vinciguerra'nın ifadelerine göre saldırının amacı, kamuoyunu bu eylemin komünist başkaldırının bir parçası olduğuna inandırmak ve İtalyan devlet ve hükümetini olağanüstü hal uygulamalarına yöneltmekti.
Bologna katliamı [Strage di Bologna] olarak bilinen olay ise, Bologna Tren İstasyonu'nun 2 Ağustos 1980 günü sabahı bombalanması olayıdır. Bu olayda 85 kişi ölmüş ve 200'den fazla kişi de yaralanmıştı. Bu olayla ilgili olarak aşırı sağcı Ordine Nuovo adlı bir örgüt suçlanmış, İtalyan gizli servisinin iki ajanı ve P2 mason locasının önde gelenlerinden Licio Gelli, soruşturmayı saptırmaktan mahkûm olmuşlardı. Olayın olduğu sabah tren istasyonu turistlerle doluydu. Üstelik kasaba bu olay için hazırlıksız yakalanmış, ambulanslar yetersiz kalmış, yaralılar özel ve toplu taşıma araçlarıyla nakledilmişlerdi. Francesco Cossiga tarafından yönetilen İtalyan hükümeti ve polis, ilk önce olayın kaza sonucu bir patlama olduğunu düşündü ve hemen ardından dikkatleri Kızıl Tugaylar örgütüne çekti. Bir süre sonra, yapılan soruşturmalarda olayın saptırılmaya çalışıldığı açıkça ortaya çıkmaya başladı. Bu süreçte, benzer olaylarda ülkemizde de olduğu gibi komplo teorileri havada uçuşuyordu.
Uzun ve sıkıntılı bir mahkeme süreci ve siyasal gündem oluştu. Olayın mağdurlarının aileleri, kamuoyunun dikkatlerini olayın üzerine çekmek ve bir sivil dayanışma oluşturmak amacıyla dernek kurdular. 23 Kasım 1995'te İtalyan Yüksek Mahkemesi (Corte di Cassazione) son kararını verdi. Mahkeme, Neo-faşist Valerio Fioravanti ve Francesca Mambro'yu bombalama eyleminin esas failleri olarak ömür boyu hapisle cezalandırılmalarını onayladı. P2 mason locasının başkanı Licio Gelli, Francesco Pazienza ve İtalyan gizli servisi SISMI'nin mensupları olan Pietro Musumeci ve Giuseppe Belmonte'nin mahkumiyetlerini onayladı. Yine Licio Gelli'nin arkadaşı ve neofaşist Ordine Nuovo örgütünün bir yan kolu olan ‘Armed Revolutionary Nuclei (ARN)' adlı grubun üyesi olan Stefano Delle Chiaie'yi olaya dahil olmakla suçladı.
Aslında bu olayın arakasındaki kışkırtıcıların ve siyasal motivasyonların nedeni tam olarak ortaya konulamamıştır. Ama yaygın kanaat, bunun bir Gladio operasyonu olduğuydu. Fakat bu olay, İtalya'da hâlâ unutulmuş değil. Her yıl ağustos ayının 2. günü, bu katliamı anma günü düzenlenmekte ve Bologna Belediyesi, bu olayın mağdurlarının aileleri tarafından kurulan Dayanışma Derneği'yle birlikte onların anısına uluslararası beste yarışması düzenlemektedir. Bu yarışma, kasabanın Piazza Maggiore Meydanı'nda bir konserle sona ermektedir. Ayrıca bombanın etkisiyle yıkılmış olan tren istasyonu tamir edilmiş olmakla birlikte, olayın hatırlarda kalmasını sağlamak amacıyla, istasyonun bulunduğu kaldırım orijinal haliyle bırakılmış ve ana duvardaki derin bir çatlak olduğu gibi bırakılmıştır. İstasyondaki duvar saati de olayın anısına, patlamanın gerçekleştiği saat 10.25 üzerinde kalıcı olmak üzere durdurulmuştur.
General Maletti'nin izlenimine göre bu dönemde Amerikalılar, İtalya'nın sola kaymaması için her şeyi yapabilirlerdi. Zira hükümetinden aldığı emirle CIA, İtalya'da sola kaymaları önleyebilecek düzeyde bir milliyetçilik hareketi oluşturmak istiyordu ve bu amaçla sağ terör örgütlerini kullanmış olabilirdi. Maletti'ye göre, unutmamak gerekir ki bu dönemde Başkan Nixon görevdeydi ve kendisi tuhaf ama çok zeki bir adamdı. Bu yönüyle hiç de ortodoks olmayan girişimlerin adamıydı. NATO'nun stay behind operasyonlarının İspanya ayağına kısaca baktığımızda ise, Soğuk Savaş dönemi İspanya’sının ağırlıklı olarak Francisco Franco'nun aşırı sağ dikatatörlüğü altında yönetildiğini görüyoruz. Franco, İspanya iç savaşındaki zaferinin ardından 1939'da iktidara gelmiş ve 1975'teki ölümüne kadar iktidarda kalmıştı. Şubat 1981'den Aralık 1982'ye kadar başbakanlık yapan Calvo Sotelo, basına verdiği bir demeçte, "Franco döneminde aslında hükümetin Gladio olduğunu" söylemişti. Yine Sotelo hükümetinin Savunma Bakanı olan Alberto Oliart da, İspanya'daki anti-komünist gizli ordunun 1950'lerdeki terör eylemlerini soruşturmanın çocukça olacağını, zira o dönemde Gladio'nun hükümet olduğunu düşünüyordu.
Gladio’nun efsaneleştirildiği ve hakkında sayısız komplo teorilerinin üretildiği ülkelerin başında Türkiye gelmektedir.
Türk Gladiosu ile 12 Eylül 1980 ihtilali öncesi terör ve anarşi ortamı, daha önceki askeri darbe ve teşebbüsleri, 6-7 Eylül (1955) olayları, 1970’lerdeki ordu içerisinde generaller Muhsin Batur ile Faruk Gürler ve Faik Türün ile Semih Sancar ekipleri arasındaki rekabet, faili meçhul siyasi cinayetler, Mehmet Ali Ağca ve Abdullah Çatlı’nın ilişki ve bağlantıları, yıllardır tartışılan ‘derin devlet’ olgusu, Susurluk süreç ve yapılanması gibi hususlar arasındaki ilişkilere yönelik birçok rivayet ve anlatılar söz konusu olmaktadır.
Bunlar genellikle birtakım hatırat, yaşanan tecrübeler ve gelişen olaylar üzerinde şekillenmiş tahmin ve yorumlara dayanmaktadır. Bu konularda yapılmış ve yayınlanmış resmi ve akademik nitelikte araştırmaların olmaması ya da nitelik ve nicelik itibarıyla çok yetersiz kalması, birçok spekülatif yoruma sebep olmaktadır. Bu nedenle, yazımızın Türkiye’ye ayırdığımız bu bölümünde, bu tür bir hataya düşmemek kaygısıyla, özellikle de ülkemizin mevcut gündeminde bu tür spekülatif haber ve değerlendirmelerin bombardımanı altında olduğumuz şu günlerde, bu konuyu sadece NATO’nun Soğuk Savaş dönemindeki stay behind operasyonu çerçevesinde ele almayı amaçladık. Yani sadece kamuoyuna resmi ya da yarı-resmi nitelikteki açıklamalarla yansımış, birtakım olay ve olgulara değinmekle yetineceğiz. Aksi takdirde, zaten karışık olan zihinlerin daha fazla karıştırılmasına gerek olmadığı kanaatini taşımaktayız.
Gladio’nun Türkiye boyutu
Soğuk Savaş döneminde Sovyet Bloku’na karşı en stratejik konumda olan NATO üyesi ülkelerin başında kuşkusuz Türkiye gelmekteydi. Jeo-stratejik konumu, güçlü ordusu ve Doğu Bloku ülkeleriyle sınır ve komşu oluşu, Batı değerlerini benimseme çabasında bir ülke olması gibi nedenler bunun en önemli nedenlerinin başında geliyordu. Dolayısıyla ‘stay behind’ operasyonunun Türkiye’yi de kapsamaması düşünülemezdi. Hatta Uluç Gürkan’a göre, Türkiye bu yapılanmada kuşkusuz özellikle önemsenmişti. Çünkü Türkiye, NATO’nun en doğu karakolu olması yanında, NATO ile Sovyetler Birliği’nin öncülüğündeki Varşova Paktı ülkeleri arasındaki toplam sınırın üçte birine de korumalık yapmak durumundaydı… Bu coğrafi konumu nedeniyle Türkiye, Sovyet tehdidine en açık NATO üyesiydi. Türkiye’deki Gladio tipi gizli NATO örgütlenmesinin bu nedenle oldukça faal olduğu açıktı. Geriye dönüp bakılınca, bunu görmek isteyen her göz, rahatlıkla fark edebilirdi. (1)
Türkiye’ye özgü bir durum olmayan, NATO bünyesindeki bu yapılanmanın finansmanı da tabii ki NATO tarafından karşılanacaktı. Özel Harp Dairesi’nin finansmanının da 70’lerin ortalarına kadar ABD tarafından karşılandığı, daha sonra Kıbrıs Harekâtı sonrası gelen ambargo nedeniyle para kaynağının da kesildiği ileri sürüldü. Zaten bu yapıdan kamuoyunun haberdar olmasında dönemin başbakanlarından Bülent Ecevit’in açıklamaları önemli bir rol oynadı. 1974’te Kıbrıs harekâtından sonra ABD, Türkiye’ye silah ambargosu koymuş ve Özel Harp Dairesi’nin finansmanı için Genelkurmay örtülü ödenekten 1 milyon dolarlık fon istemişti. Başbakan’ın bu konuda brifing istemesi üzerine kendisi bu oluşum hakkında bilgilendirilmişti. Fakat finansman desteğinin kesilmesi, bu yapılanmaları ortadan kaldırmış mıydı? Bu soruya verilen cevap çoğunlukla ‘hayır’ oldu. Hatta bundan sonra bu yapılanmanın tamamen içe dönük faaliyetler yürüttüğü, toplumsal ve ideolojik meselelerin gayri nizami kanallar içerisinde ‘çözülmesine’ hizmet ettiği kuşkuları ortaya çıktı. (2)
Özel Harp Dairesi...
“Türkiye’de Gladio’nun başıydım.” sözleriyle gündeme gelen MİT eski görevlisi Yavuz Ataç’a göre Gladio, Türkiye’ye has bir tabir değildi. İtalya’da ortaya çıkmış bir şey iken birileri bunu aldı, ülkemizdeki yapıya zarar vermek için Türkiye’ye monte etmişti. Yavuz Ataç, bir taraftan ‘Gladio’ diye tabir edilen ve Türkiye’de ‘Özel Harp’e yakıştırılan, öyle sürekli sevk ve idare edilen organize bir yapının olmadığını söylerken; diğer taraftan NATO’nun askerî harekâtı, gizli servisleri ve gayr-i nizami dediğimiz unsurları için kurulmuş bir yapının olduğunu ifade ediyordu. Bu yapı, Türkiye işgal edilirse, direnişi organizeli şekilde yürütmek ve bunun da hazırlığını şimdiden yapmakla yükümlüydü. (3)
‘Kontrgerilla’, ‘Gladio’, ‘Derin Devlet’ gibi kavramları, son günlerde Özel Harp Teşkilatı’yla irtibatlandırmaların artması üzerine Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yapılan bir açıklamada ise, “bilgi eksikliğinden kaynaklandığı değerlendirilen bu gibi suçlayıcı ve amacını aşmış yazı ve yorumların, Türkiye’nin maruz kalabileceği bir saldırıda mütecavize karşı çok hassas görevler icra etmek üzere Soğuk Harp döneminde teşkil edilmiş ve diğer birçok ülkede de benzeri bulunan bu birime zarar verdiği ve vatan savunması hazırlıklarında zafiyete sebep olduğu” vurgulanarak; bu birimin kuruluş amacını açıklayan şu ifadeler yer alıyordu:
“27 Eylül 1952 tarihinde 17 sayılı ve Milli Savunma Yüksek Kurulu (Başbakan ve bakanların imzalarıyla) onaylı kararı ile kurulan bu teşkilatımızın, kurulduğu tarihten bugüne kadar söz konusu yazı ve yorumlarda bahsi geçen karanlık olaylarla hiçbir kurumsal ilişkisi olmamıştır... Tamamıyla yetkili makamların onayı ile teşkil edilen, ilgili yasal mevzuat ve emir-komuta disiplini içinde Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olarak görev yapan Özel Kuvvetler Komutanlığı adının, bu tartışmalara karıştırılmasından üzüntü ve endişe duyulmakta, bu tür tartışmaların, resmi, yasal ve ülke güvenliği için çok gerekli olan birimimizi haksız ithamlarla yıpratacak seviyeye tırmandırılmamasının gereğine inanılmaktadır.” (4)
Soğuk Savaş döneminin hemen başlarında 1947’de Sovyetler’in Boğazlar’la ilgili iddiaları nedeniyle istilaya karşı milleti seferber edebilmek amacıyla Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla kurulmuş ve daha sonra 1964’te Özel Harp Dairesi’ne dönüştürülmüş olan bu yapıyla ilgili olarak son dönemde ortaya çıkan en önemli açıklamaların başında Orgeneral Kemal Yamak’ın bu Daire’yle ilgili anılarını da ihtiva eden “Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler” adlı kitabı oldu. Kemal Yamak Paşa, 1967-1974 dönemlerinde bu Daire’de en üst düzeylerde görevler ifa etmişti.
Teşkilat, 1952 yılında dönemin hükümetinin kararıyla ve çıkardığı özel bir kararnameyle‚ ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’ adıyla, aynen diğer NATO ülkelerinde olduğu gibi, muhtemel bir Sovyet işgaline karşı gerçekleştirilecek bir direnişi barış zamanında hazırlamak gerekçesiyle kurulmuştu. Bu kuruluş 1960’lı yıllarda Özel Harp Dairesi adını almış ve Amerikan Yardım Kurulu (JUSMAT) ile aynı binada iç içe faaliyet göstermişti: “Özel Harp Dairesi, özellikle Amerikalıların da verdiği destekle NATO’nun ‘örtülü harekât konseptine’ dayanarak kurulmuş bir harekât ünitesiydi. Memleketimizin bulunduğu coğrafi mevki ve stratejik konum, böyle bir teşkilatı çok lüzumlu ve faydalı hale getiriyordu.”(5)
Özel Harp Dairesi Başkanlığı’nda 3 yıl süreyle Yamak’ın kurmay başkanlığında bulunan, ardından da 2 yıl bu dairenin başında görev yapan Sabri Yirmibeşoğlu ise, bu Daire’nin 6-7 Eylül olaylarıyla hiçbir ilişkisinin olmadığını söylüyordu. Yirmibeşoğlu’na göre, zira bu dönemde henüz Özel Harp Dairesi daha kuruluş aşamasında bile değildi. (6)
Türkiye için asıl tehlike...
Sonuç olarak şunları ifade etmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Devlet ve kurumlarının konjonktürel tehdit algılamaları çerçevesinde diğer ülke ve uluslararası örgütlerle birtakım işbirliği sürecine girmeleri ve bu çerçevede örgütlenmeleri oldukça normal ve hatta gereklidir. Tabii ki demokratik denetim ve hukuk devleti ilkelerine uygun olmak kaydıyla. İçinde bulunduğumuz konjonktürel gelişmeleri de göz önünde bulundurduğumuzda, ülkemiz üzerinde hesapları olan özellikle bazı dış güçlerin, abartılmış tehdit algılamasını sağlayacak olaylarla ve yanıltıcı bilgilerle; birtakım refleksleri harekete geçirme, toplumun belirli kesimlerini birbirine düşürücü ya da devletin kurumları üzerinde toplumsal güveni sarsıcı operasyonlara girişmesi söz konusu olabilir. Unutmamak gerekir ki oyun kurucular, oyuncuları da oyunun stratejik ve taktik gereklerine göre seçerler. Özellikle takım oyunları her zaman strateji gerektirir. Bu sadece sizin nasıl oynayacağınızla sınırlı değildir. Karşı tarafın stratejisini ve reflekslerini de dikkate almayı gerektirir. Bu nedenle, sosyal etkiler yaratan olaylar karşısında soğukkanlı bir şekilde, acele kararlar vermeden ve her zaman için milli birlik ve beraberliğimizi korumayı öncelikli ölçüt alarak adım atalım. Türk milletinin tarihsel ve sosyal dokusuyla bağdaşmayan, gerginlik yaratıcı olmadık taleplerin sürekli bir şekilde belirli merkezlerce temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp servis yapılmasına müsaade etmeyelim. Hukuk sistemine güvenin ortadan kalkmasını sağlayacak uygulamalar, hukuk ve siyasetin bütünleştirici ve sorun çözücü olmasına, sorunun kaynağı haline getirilmesine asla müsaade etmeyelim. Bu tür olaylar sonuçta ülkemizin hayati kurumlarını yıpratmakta. Bu tür olaylar, siyasi ya da ideolojik hesaplaşmaların aracı haline getirildiğinde, zaten hassas dengeler üzerinde oturmakta olan ülkemiz demokrasisi ve hukuk devleti olma özelliği ciddi zararlara uğrayacaktır.
(1) “Türk Gladiosu gerçeği”, Cumhuriyet, 19.01.2006
(2) Örneğin bak.Etyen mahçupyan, “ Derin devlet ve yozlaşma”, Zaman, 13.03.2006
(3) “Çakıcı’yı dönmesi için ben ikna ettim” Aksiyon Dergisi, Sayı: 510-13.09.2004
(4) “Genelkurmay: Tartışmalar Özel Harp Dairesine zarar veriyor”, YENİŞAFAK, 16. 01. 2006
(5) Kemal Yamak, Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler, Doğan Kitap, Ocak 2006 s.248
(6) “Özel Harpçi Kürt Laz, Çerkez vardı”, Hürriyet, 4 Ocak 2006.