|
| Okullaşan Şiddet |
|
| Yazar:
İsmet KAPLAN |
03.06.2006
|
 |
1-YAZMADIKLARI DEFTER , YAZILDIKLARI DEFTER Okuldaki ders defterlerini ellerinden atarak yazmayı unutalı epey zaman geçen liseli öğrenciler , artık karakolların “cerâim defterleri” ne yazılmaktalar…Arkadaşlık duygusunu birkaç kişilik grubuna (örgütüne mi demeliydim?) tahsîs ettikten sonra, “örgün” eğitim kurumu öğrencisi gibi değil de “örgüt” eğitimi veren bir kurumun militanı gibi Türk Cezâ Kanununa savaş ilân ederek , parmakları arasına sokuşturduğu “kesici , delici” âletlerle parmaklıklar arkasını boylaması , ergenlik çağı alâmetleri sırasına girdi handiyse…En azından topluma yansıtılan kare ve sayfalar bu izlenimi vermekteler. Liseli gençler , mâlum şiddet olayları sonrasında “suçlu” sıfatını alsalar da , bu yazı öğrencileri ele alırken , onlardan doğrudan “suçlu” olarak bahsetmeyecek…Medyayı , dizileri “azmettirici” olarak görsek de , bu yazı onları da doğrudan hedef almayacak…Çünkü biliyoruz ki , suç işlememek konusunda azmi olana , değil medya belki dünyâ toplansa bir maket bıçağı bile tutturamaz…Şiddet muhtevâlı olayları bir çıkış noktası kabûl ederek çocuk eğitimi konusunda âile , okul , medya, polislik konuları çerçevesinde bekâr muhtemel evlilik hayatımızı ipotek altına alan görüşleri bulacaksınız. 2-SORUNUN “ANA” KAYNAĞI Çocuğu kimler doğuruyorsa suçluyu da onlar doğuruyorlardır…Çocuk nerede yetişiyorsa suçlu da orada yetişiyordur…Çocuğun “kimyâ” sı âilede şekillenir ve bu “kimyevî gelişim” in etaplarında okul ve medya olsa olsa bir katalizördür…Zemîn etüdü yapılmış , blokajları sağlam , kolonları , sütunları dayanıklı , harcı en iyi malzemelerden karılmış , çeliğine çift su verilmiş bir binâ , Richter ölçeğini sersemleştiren depremlere bile dayanabilir…Ve fakat suyun üzerinde yüzmeye mahkûm ve de önemli ihlâl ve ihmâllerle mâlul bir yapı, “Titanic” de olsa , bir buz dağı ile tuzla buz olabilir. Şiddet içerikli hareketlerin okul çapına düşmesi , birincil olarak âilevî “boşluklar” netîcesi çocukta “dolduruşlar” meydana gelmesindendir.Âilenin olmayışı veyâ gerektiği gibi olmayışı…. (Yazıda kendimizce eksik kalmaması için belirtmek gerekli: Çocuk suçluluğu’nun önemli kısmı , sokaklardan ve yetiştirme yurtlarından kaynaklanmaktadır.Yâni âilenin , okulun ve bir anlamda medyanın tesirinden uzak mekânlar…Ve fakat bu da son tahlilde toplumun çekirdeği olan âileye gelip dayanmakta…Zîrâ, bu çocuklar buralara leylekler ile taşınmıyor.Ve bir anlık hevesin netîcesinde çocuğa bir suç hayatı hediye eden gayr-i meşrûluğun fâillerini “anne” veyâ “baba” kategorisine sokamadığımızdan , mesele o anlamda muhâtapsız kalıyor…Toplumun birbirine sıkıca bağlanmasında âileler , sağlam dikişlerdir.Ve bu dikiş yerleri kopmaya meylettiğindendir ki ; sonuç , mikro planda âilede , makro planda toplum ve ülkede “sokak çocukları” , “esirgeme kurumları” , “huzurevleri” cinsinden müşahhas bir hâle gelmektedir.Göçler, geçim sıkıntısı gibi bir çok neden de bu meyanda zikredilebilir ve fakat “şuurlu âile” nin nitelik olarak etkisi , nicelikçe gâlip bu sorunları bertaraf edebilir.Ve her insan tekine yine “denizyıldızı kurtarmak” nev’inden bir sorumluluk düşer.Dünyâyı atalardan “mîrâs” değil , çocuklardan “borç” aldığımız anlayışı ile kamçılanırsak , borcumuzu ödemeye çalışan yiğitler olabiliriz…Ve yelpâzemizin bir ucunda “sağlam bir âile hedefi” ile “balık tutmayı öğrenme ve öğretme” , diğer tarafında “çocukları kucaklayıcı organizasyonlara katılma” ile “balık tutma” yer alabilir…) Kapasite sâhibi her bünye dolmaya meyillidir.Bu noktadan hareketle , çocuk , okul yaşına gelene kadar ebeveyninden sorgusuz – sualsiz her bilgi girişini alabilmektedir.Sorgu ve sualleri ile onlara “bana bunları da öğretin , şu işin doğrusu nedir , bu işin yanlışı nedir” in cevaplarını verme yolunda yol gösterici olacaktır. Esâsında ebeveynini , özellikle annesini yanında bulan bir çocuk , doğduktan belli bir zamâna kadar su bile istemeksizin “anne sütü” ile yaşayabildiği gibi , bebeklikten okul çağına kadar da sâdece annenin yanıbaşında oluşu ile yaşayabilir.Evet , en hayâtî gıda olan “su” yu bile akla getirmeyen anne sütü gibi , günümüzde en hayâtî bir yer tutan televizyonu , bilgisayar oyunlarını da “anne varlığı” unutturabilir.Anne evden çıkarsa , her vakit pusuda bekleyen bu kötü arkadaşlar , çocuğun hayatına üşüşmekte gecikmeyecek ve savunma mekanizması dayanıksız o naîf bünyeyi zir ü zeber edecektir. “Su uyur , düşman uyumaz” darb-ı meseli , âiledeki sevginin ve paylaşımın kış uykusuna yattığı günümüzde gözünü bile kırpmayan düşmân unsurların varlığını ne güzel resmetmektedir.Şiddet bir ekol hâline gelmiş ve medya , çevre , internet de birer “okul” durumuna dönüşmüştür…. Genelde bakıcılar , alacağı paraya bakar çocuktan ziyâde… Annenin “sağ” olduğu bir iklimde bu tarz sorunlar hayat sahası bulabiliyorsa meselenin “ana” kaynağı ortaya çıkmış demektir.Bir çocuk düşünün ki ; doğumundan itîbâren melek-vâri bir varlığın solukları altında , dokunuşları ile her daim berâber olsun , öğrendiklerini annesinden öğrensin , aldıklarını ondan alsın ve sonra günümüzün canavar ergenleri gibi bir hâle dönüşsün…Elbette böylesine tuhaf bir metamorfoz ancak fantastik bilim-kurgu filmlerindeki mutasyon sahnelerinin konusudur. “Âile bir okuldur” sözünü kimseye vermez ve dillerimizden düşürmeyiz.Pekî , o okulun müfredâtı nedir ve öğretmenleri kimlerdir?Bir okul düşünün ki dersler boş geçiyor , öğretmen asıl işini bırakıp daha fazla kazanmak için değişik yerlerde koşuşturmakta…Hangi zarûret öğretmene mâzeret olabilir? “Okulun ihtiyâçları” diyecekseniz hatırlatmak gerekir ki vaktiyle okul bulunmayan köylere öğretmen tâyin edilmiş ve kısa sürede sevgi ve azimle o köyde okul inşâ edildiği gibi nice öğrenciler yetişmiştir… Mesele yine “ihtiyâç” noktasına takılıp kalmakta…Yokluklar içinden öğrenci dolu bir okul çıkaranlar yanıbaşımızda dururken , âile okulunda derslerin boş geçmesi kabûl edilemez.Bu , döner sermâye kılıfına sokularak eğitime verilecek emeği , ticârî kâr şekline sokmağa benzer…Ve de tamahkâr bâzı okul müdürlerinin kayıt parası adı altında haraç kesmelerini hatırlatır.Aslî ihtiyâçlar baba tarafından karşılanırken , aslî görevi olan anneliği bırakan bir kadın , doğum sancısına “yaşam sancısı” nı da eklemiştir… Çocuğunu annesizliğe mahkûm eden kadınların bu davranışı biraz da hâtâlarını test edebilmelerinin çok uzun bir süre istemesi ve yanlış yaptıklarını anladıklarında geriye dönüş olmayan bir noktaya gelmelerindendir.Bir toprağa bir tahıl tohumu eker ve bilemediniz 1-2 senede o toprağın bu şekil tarıma elverişli olup olmadığını anlarsınız ve bu 1-2 seneyi telâfi edebilirsiniz.Ama 45-50 yaşına geldikten sonra anne varlığından cudâ düşmüş bir sınır-tanımaz genci nasıl telâfî edeceksiniz?Hangi “ah” sizi tesellî edecek? Kreşe bırakıp hatırlamadığınız çocuğunuz , insânî ekolojik denge netîcesi “huzurevi” ne düştüğünüzde mi aklınıza gelecek? Temel fıkrasına dönmeyecek mi iş? Temel darağacında , îdâm edilecek ve son isteğini sorarlar ; cevâbı şudur? -Bu , bana ders olsun! 3-EKSTERN BABA OLUNMAZ Annenin baba ile berâber bir çelişkisi de “Çocuk Suçluluğu” dersinin armağanı olan şu tesbittir: Ebeveynler , çocuğun en çok öğrenmeye ve belli konularda sınırlanmaya muhtâç olduğu dönemlerde müdâhalede bulunmuyorlar ve fakat sınır ve kurallarla muhârebeye tutuşulan ergenlik döneminde bir çocukları olduğunu hatırlıyor ve ne yazık ki iş işten geçtikten sonra bir disiplini yerleştirmeye çalıştırıyorlar.Meselenin ciddiyetini belki bizim Çocuk Şûbedeki meslektaşlar ancak idrâk ettirebiliyor.Çocuk,muhtâç iken âilesinin “firar”ına , genç iken ise “azar” ına şâhid oluyor… Bir başka konu daha var….Elbirliğiyle çocuğun her bir isteğini yerine getiren ebeveynler, ileride her bir dediklerini yerine getirecek çocuk yetiştirdiklerini zannediyorlar.Oysa ki bu işte “doğru orantı” yoktur.Ebeveynini her arzusuna âmâde birer nefer olarak algılayan veled hangi sözü dinler?Çocukken totemleştirilmiş bir âciz , gençken mi lâf dinleyecek? Burada da “baba faktörü” devreye girer.Baba , çocuğun lehine olmak üzere uzun vâdeli terbiye planlarını icrâya koyacak kişidir.En üst seviyeden bir devlet memuru da olsa gerektiğinde çocuğun yasak alanlara girmemesi adına bir hudut memuru olmalıdır.Sevmek , sevdiğini sevilmeyenden alıkoymakla olur. Anneler , sevgi konusunda fıtraten babalardan daha donanımlı bir noktada dururlar.Baba , bâzen cinsiyetinin haşmetine çocuk sevgisinin gerekleri olan yakın ilgiyi , şirin mübâşeretleri yakıştıramaz. “Ben içimden seviyorum” soğukluğuna sığınır.Oysa ki sevgi gösterisine konan sansür âile ekranını karartır.Bu aldatmaca terk edilmelidir. Çocuk, anne babasının mevcûd olduğunu , onların vücûdları ile anlar…Bu , şu demektir: Yan odada çizgi film , oyun , oyuncak gibi “ebeveyn-dışı” unsurlar ile savsaklamak ancak uyuşukluğu geçtiğinde feryad-figâna gark eden ameliyat narkozları gibidir.Oysa birebir , capcanlı bir anne veyâ baba , bilcümle çocuklar için son kullanma târihi dolmayan bir beslenme mânâsı taşır… Anne-baba bahsinde bir cümleyi de lisânen mücâvir alana kayıp İngilizce destekli kuralım: Ebeveyn , çocuğun yetişmesinde kâh “parent” , kâh “partner” olmalıdır…. 4- “OKUL” , ÖNCE SONUÇTUR , SONRA SEBEPTİR Lise yıllarını idrâk eden ergen canavarlar , bu şiddeti , süregelen düzensiz hayatlarının bir devâmı olarak bulurlar çoğu zaman…Okul , âileden sonraki basamağa terettüp ettiği için , “sağlam çocuğa” pek bir şey yapamaz… Bu , okula “sütten çıkmış ak kaşık” pâyesi vermez…Sâdece çocuk suçluluğunda “hafifleştirici bir sebep” tir.Öğretmen , olağanın üzerinde idealist değilse , okul çevresi çocuğu suça karşı bir dâvet bombardımanına tutuyorsa , liseli kızlar dişi birer azmettirici olarak arz-ı endâm ediyorsa , medya bilmem kaç devirli çamaşır makineleri gibi çocuğun beynini suç hesâbına yıkıyorsa , okula da ancak suçun işlendiği bir mekân olma mecbûriyeti düşer…Şiddetin ekolleştiği , şiddetin okullaştığı yer olur… Kolejde okuduğuma belki bu yüzden de sevinmeliyim…Kim bilir hangi aşüftenin sevdâsına “polis” olmak yerine “suçlu” olurdum?...Kim bilir hangi poşetçinin “captagon” uyla , “extacy” si ile bambaşka âlemlere uçardım?...Devre arkadaşları yerine çete arkadaşlarım mı olurdu?...Ruhsatlı silâhımı bile taşımaya erinirken , ruhsatsız silâhların peşine mi düşerdim?….Köşe yazısı kesmek için kullandığım maket bıçağı yerine sustalı çakı mı taşırdım…TCK yı Akademide değil , hapishânede mi hatmederdim?.... Elbette okul , bu azmettirici hücûmuna karşı eli kolu bağlı değildir. “Battı çocuk yan gider!” demeyen eğitimciler matematik , fizik formülleri yanında pedagojik formüllerle bu problemi çözmeye azmedebilirler…Tamamen yapılamayanın tamamı terk edilmez….Samimiyet iksiri bu formulasyonda ana maddedir.Tabîi kendi dertlerinden boşa çıkabilirler ise… Asıl okul evdir.Dolayısıyla anne ve baba günümüzde hayli zenginleşmiş bulunan âile kütüphânesini okumalıdır.Yâni “anne-baba eğitimi , çocuk eğitimi , çocuk psikolojisi” gibi kitapların hayata geçirilmesi ile meselenin spontane çözümleri bulunabilir.Okuyan ebeveyn , çocuğuna okuma sevgisini de tabîi yoldan aşılamış olur. 5-MESELENİN DİĞER “BABA” BOYUTU Mafya babaları yâni…Medyanın en çok eleştiri aldığı şu “mafyaya özendirme” konusu yanlış olmasa da eksiktir.Evet , mafya babası Polat Alemdar dizide , adamlarına “mafya olmamak , düzenli , sıradan bir insan olmak” konulu vaazlar veriyordu…Bu , dizi içine serpiştirilmiş “günâh çıkarma âyinleri” nin beyhûde oluşunu ispatlamak hiç zor değil.Neden mi? Kim kendisini nasihat dinleyen mafya adamı yerine koyuyor ki? Kim katledilen mafya üyeleri ile empati yapıyor ki?Emin olun %99 umuz , kendimizi görmüş geçirmiş nâsih (öğüt veren) mafya babası yerine koyuyor ve yola öylece devâm ediyoruz… Depremlerde enkaz altında kalanlar yerine koyuyor muyuz kendimizi? Trafik kazasında kurtulan değil de can veren hânesine ismimizi yazdık mı hiç? Kendimizi potansiyel gırtlak kanseri olarak görüp sigaraya vedâ edebiliyor muyuz? Sevdiği karakterlerden mikrop kapar gibi davranış kapan zayıf bünyeli çocukları anlayabiliriz o zaman…Medya, bir maymuncuk gibi suça açılan tüm kapıları açma gücünü hâizdir.Sana arkadaşını sorduğumda bana “medya” cevâbını veriyorsan , arkadaşın ile aynı âkibete yuvarlandığını söylemek kehânet değildir. Medya veyâ onun vâzifesini gören “sâbık avanesi , sâbıkalı selefleri” ancak tersinden okunduğunda faydalı bir seyrangâhtır…. Ahtapotu çolak bırakacak kollarıyla her alana elini uzatarak âile ve toplum sağlığına harp îlân eden yayınlar , Birinci Cihân Harbi’nden çıkışımız gibi , Sevr Antlaşması’nın öngördüğü sınırları bile arattıracak derecede parçalamaktadır… 6-BEBEKLİKTEN KELEBEKLİĞE ÇOCUK SUÇLULUĞU Kelebek son zamana kadar sempatik bir kuşçuktu benim için…Gel gör ki iki konuda ismi geçmiş ve nice vehâmetleri hatırlatır olmuştu bana… Birincisi “kelebek etkisi” ….Kaos teorisi….Yâni Amazon ormanlarında bir kelebek kanat çırpsa , bu Amerika kıyılarında bir tayfun sebebi olabilirmiş…Ufacık bir fiil ve silsile ve zaman ile felâketi netîce veren bir etki… İkincisi ise kelebeklerin “ateşi ışık sanıp yanmaya koşmaları”…. İşte , yukarıda “âile , anne , baba , okul , medya” gibi faktörlerin sebep olabileceği bir etki , “kelebek etkisi” olabilir ve çocuk , “aydınlık” diye koştuğu yerde “fırın” a girebilir…. İçinde bulunduğu yaşlar , kelebek etkisine müsâit olduğu gibi , içinde bulunduğu duygu ortamı da ateşi ışık zannettiren cinstendir… Sevgide ufak bir kusur , ekranda kısa bir görüntü , okulda yanlış bir tanışma ve sâire… 7-POLİS NE YAPABİLİR? Polisin yapabileceği en başta kendi çocuklarını doğru dürüst yetiştirmektir.Yoksa suça karışmış bir çocuğa dâir yapabileceği “nâdirât” sınıfına girer. Suçlunun “içeride” yâni hapiste veyâ gözaltında olmasını , “işlediği fiile” değil “yakalanma gafleti” ne bağladığı bir otokontrol (!) atmosferinde , kısa yoldan zengin olmanın câzip olduğu , normal yoldan ilerlemenin “kâzib” geldiği bir demde , polise düşen , kendi evinin içini temizlemektir.Zâten evinde kazanacağı donanım , mesleğine ister istemez yansıyacak ve yapabilirlik dâiresini o zaman keşfedebilecektir…Yâni önce “olmalı” , sonra “oldurmalı” dır… Elbette işbirliği ile mükellef organizasyonlar da sonuç vermeye müsâittir.Ama biz bataklığı kurutmaktan ve balık tutmayı öğrenmekten söz ediyoruz. Şâyet, meseleyi ilgili kuruluşlara ve ilgisiz insanlara havâle edeceksek , bir sokak çocuğunun veyâ bir lise öğrencisinin bizi bıçağı ile Allâh’a havâle etmesini Türkiye sınırları içersinde daha kolay hâle getiririz… Asıp kestiğimiz bu yazıyı Çocuk Suçluluğu dersinin hediyesi olan şu fıkra ile bitirelim.Fıkra , kirlenip temizlenmektense , “temiz kalma” yı ve bir yandan yıkıp bir yandan yapmaktansa “yıkmadan yapmayı” salık verir türden: ***Ağa atında , hizmetçi yanında , yerde bir böcek görürler.Ağa : -Şunu ye , sana servetimin yarısı, der. Hizmetçi yer ve fakat yediğine bin pişman…Bu alçaltıcı hareketin vicdân azâbını servet tatmîn edemez….Ağa da giden servetten üzüntülü…Bir gün yine aynı durum…bu sefer hizmetçi ağasına: -Şu böceği ye, verdiğin serveti geri al , der…Ağa yer , serveti geri alır.Sonra derler ki: -Mâdem aynı noktaya gelecektik , biz bu böceği niye yedik?....*** |
| |
| Yazar:
İsmet KAPLAN |
03.06.2006 |
| |
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş veya Eklenen Yorumlar Onaylanmamış.
|
|